Sen Nerdesin Çiçero?

Yok yok, şu meşhur Romalı siyasetçi ve filozofdan bahsetmeyeceğim. Hatta onun şu anda bize en gerekli olan Bir yerde hayat varsa orda umut da vardır” sözünü de açıklamaya çalışmayacağım. Benim çağırdığım ve sizlerin huzuruna getirmek istediğim Çiçero Almanların önemli kültür ve edebiyat dergilerinden biri olan Çiçero’dur.

Doğu edebiyatına bu sıralar pek de  o kadar da yüz vermeğen Çiçero, kendi derdiyle meşgulmüş. En son Yazın Hızıyla”[1]  romanıyla Alman okuyucularının dikkatlerini üzerine çeken yazar ve çevirmen Julia Schoch[2] Çiçero dergisi için güzel bir makale yazınca Çiçero’nun derdinden haberdar olduk.

Julia Schoch, Niçin Edebiyatın Krize İhtiyacı var”  başlıklı makalesinde Batı edebiyatının niçin ve neden yoksullaştığını, gücünü yitirdiğini anlatıyor.

Julia Schoch

Aslında Yulya’nın makalesinin başına konulmuş‚Bankalar iflas ediyorlar, işyerleri kapanıyor, insanlar işsiz kalıyorlar, satılan kitap sayısı azalıyor, yayıncılar şikâyet edip duruyorlar” sözleri onun makalesinin içinde kaybolup gidiyor. Makalenin tamamını okuduğunuzda anlıyorsunuz ki bütün bu ekonomik krizler Yulya’nın umurunda bile değildir. Yulya’nın derdi insanın dünyasındaki yoksullaşmadır. Örneğin, Duvarlı zamanı yaşamamış bir yazar iyi yazar değildir” yazmasının nedeni de budur. Çünkü Batı dünyası Sovyetler Birliği çökene kadar duvar ve yasaklardan hem iyi bir edebiyat üretmeği hem de büyük paralar kazanmayı başardı. Meşhur 007 James Bond filmleri de bu edebiyatın reklam bölümleriydi. Tabii ki Sovyetler Birliği de aynı yolu izliyordu ve onların filmlerine, romanlarına göre de Amerika ve Batı dünyası yerlerde sürünüyordu.

Yulya bütün bu karmaşık karalamalar, propogandalar sonrası çözülen, yok olan bir dünyanın mağdurlarını arayıp buluyor, onları deşifre ediyor. Örneğin Prag’lı sürgün ressam Sabina…

Prag’lı ressam Sabina, Milan Kundera’nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” romanından kendi duvarının üstesinden gelmeyi öğreniyor. Ama 4 yıllık İsviçre sürgün yaşamından sonra taşımak zorunda olduğu hiç bir yükün kalmadığı bilincine varıyor. Ne istiyorsa yapabiliyor. Örneğin, sevgilisini takip edilme ve intikam alınma korkusu olmadan terk edebiliyor. Ayrıca, özgürlüğe kaçışından sonra ağır hayat şartları ve politik suçlamalar ortadan kalkıyor. Sonra, insan ülkesini, ailesini, aşkını gammazlayabilir. Ama ülke, aile, aşk yoksa ne yapacaksın? Kimi gammazlayacaksın? İlginç ve acıtıcı bir kayıp değil mi?   İşte Sabina’nın aniden duyumsadığı ve farkında olduğu  derin, sınırsız bir boşluktur. Bir Psikiyatrist bu durumu, geçmiş ve yok oluşun kıskacında kalmış bir insanın hayat boyu sürecek melankolisi olarak tanımlıyor.

Yulya soruyor: Peki Sabine’nin bu korkusu, bu hüznü, bu yalnızlığı bizlere tanıdık gelmiyor mu? Zorluklardan boşluğa, kalabalıklardan yalnızlığa, hapisanelerden özgürlüğe geçiş neler kazandırıp neler kaybettiriyor insana? Değişen dünyalar, değişen kaderler, aileler, çevre, insanlar, birden bire yok olan sistemler, diktatörler ve boşluk… Bu boşlukta neyin edebiyatını yapacaksın?

“Bütün zincirlerden kurtulmak…”

Bu da ne demek? Tecrit (İzole) olmak mı? Bu tecrübe sadece  politik sistemlerin değişmesiyle mi ortaya çıktı? Yoksa başka sebepler mi var? Değişen sınırlar? Değişen, kırılganlaşan hayat hikayeleri? Ama zamanın duvarı her yerde kendisini hissettirmiyor mu? Jonathan Franzen [3] ( Harper’ s Essay!) Niçin Bu Çaba?” diye haykırırken, hızla gelişen ve değişen iletişim dünyasının da Batı insanın yalnızlığı tecirti üzerindeki etkisini sorguluyordu. Eskiden karşılaşmalardan doğan anlaşmazlıklar şimdi yalnızlıklarla ve kendini toplumdan soyutlamakla ortadan kalkıyordu.(Klasik toplum romanlarının temeli olan olaylar.) Artık çok normal beraberlikler bile yadırganıp yalnızlık ve iletişimsizlik tercih edilirken bütün bağlardan kurtulan insan, dünya yüzeyinde daha da küçülerek görünmez hale geliyordu.

Ama bütün bu olumsuzluklara rağmen Yulya kendi dünyasını zavallı ressam Sabina’nın dünyasına benzetmek istemiyor. Şöyle yazıyor:

“Kendi geleceğimi yazmak istediğimde Sabina’nın sendromunu yaşayamayacağım. Ben uçarılığı[4] seçeceğim. Uçarılık aslında biraz da kader belirleyicilere görünmemek demektir. Kaderden arta kalan tecrübe insana casino içinde yaşamayı da öğretiyor. Ben orda oynanan, arada bir mantığa da sahip  ve içine sızılmaz yasaları olan  ruleti seviyorum. İnsan zamanla o casino’daki masaların birinin müdavimi oluyor ve ordaki artık modası geçmiş insanların yüzlerindeki çaresizliği ve gözlerindeki ışıltıyı anlayabiliyor…. Küçücük bir minyatür hayatı bize kalsa da  çok eski birer sürüngen veya işe yaramaz bir papaz gibi uzaktan da olsa eski tecrübelerimizi yenide yaşamaya çalışıyoruz.”

Değişen sınırlar, yıkılan sistemler, dağılan hayatlar ve küçülen insan… Bu dağınıklık ve küçüklükte Yulya gibilerin olduğu gibi bizlerin de işi oldukça zor. Ama bence edebiyat o kadar zengin ve büyüleyici ki hayatın her noktasında mutlaka karşımıza çıkacak ve hayatla insan ne kadar küçülürse küçülsün onları anlatmaya devam edecektir. Bu anlatmada ve arayışta Ömer Hayyam da bizleri yalnız bırakmıyor elbette…

“Gün doğarken sabah horozları niçin
Acı acı bağrışırlar, bilir misin?
Tan yerini gösterip derler ki sana:
Bir gecen geçti gidiyor; sen nerdesin?”

Orhan ARAS

Dipnot:

[1] “Mit der Geschwindigkeit des Sommers” 2009

[2] 1974 yılında Almanya’nın Bad  Saarow şehrinde dünyaya gelen Julia Schoch son dönem Alman edebiyatının en önemli yazarlarından biri olarak görülmektedir. Fransızca’ dan yaptığı tercümelerle de dikkati çeken Julia Schoch en son tercüme dalında Andre Gide ödülünü almıştır.

[3] Jonathan Franzen, 1959 Şikago doğumlu Amerikalı yazar.Özgürlük romanı bütün dünyada milyonlarca sattı.

[4] Almanca orjinalında “Luftigkeit” olarak geçiyor. Bu bazen havadar anlamına da geliyor. Ama ben bu cümleye uçarılığın daha da yakışacağını düşünerek öyle tercüme ettim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...