Yalnızlığın Binbir Yüzü…

Çok eski bir semt… Bir cuma günü… Farklı yaşların, farklı yaşamların insanları… Her birinin ortak noktası, yine farklı boyutlarda yaşadıkları ve başka başka biçimlerde gizledikleri yalnızlıkları…

Dış dünyaya yansıttıkları eski yaşanmışlıkları ve bunlardan kalan, üzerlerinde artık eğreti duran dünlerinin izleri…

Susuyor her biri… Diğer ortak noktaları da bu işte… Geçmişlerinde kalan yaşanmamış sevgilerini, yetersizlik duygularını, sevgi eksiklerini, yaşayamadıklarını nasıl düşünmekten kaçtıklarını, çoğunun ben merkezli yaşamlarının nasıl da büyük kanıksamışlıklarla ama buna tezat hoşnutsuzluklarla sürüp gittiğini, birbirlerinden habersizce aynı mekânlara girip çıkan hepsinin de ortak duygularının bir başkası tarafından önemseme isteği olduğunu başka birinin sessiz sesinden, görünmez olmayı başarmış bir öykücü-anlatıcının dilinden okuyorum bugünlerde…

Okurken, kendi köşemden gözlemlediğim yaşamlar geliyor aklıma. Keskin değil bakışım kimseye. Yapım gereği olamaz da zaten.

Herkesin kendi koşullarıyla, kendi deneyimleriyle, pişmanlıklarıyla, korkularıyla, cesaretiyle, cesaretsizliğiyle, seçimleriyle, çokça da seçimsizlikleriyle yaşamını sürdürdüğünü görecek kadar yaşadım ben de herkes gibi…

Ancak çok insan ve çok öykü var. Bazı insanlar, yıllardır canlı öyküler gibi yaşıyorlar, yaşlanıyorlar, acı çekiyorlar, başka yaşamlara aldırış etmeden var olmayı seçiyorlar gözlerimin önünde…

Yazamayacağım öyküler, çoğunun hala süregelen öyküsü… Benim yazamayışımın nedeni, kimsenin öyküsüne girip bakacakları ayna yaratmayı istememek… Görecekleri yüzlerden hiç hoşlanmayacaklarından son derece eminim çünkü. Yok, kendimi ya da bakış açımı çok mahir bulduğumdan falan değil bu…

O kişileri ve yapılarını çok uzun yıllardır tanımaktan ve yine de incitmeyi istememektan kaynaklanan bir çekinme hâli sadece, asıl neden bu… Hem yazsam da olacak olanlar olacak nasıl olsa… Olacakları değiştirebilecek kadar etkim yok hiçbir kahramanın üzerinde…

Mario Levi‘nin kitabı düşündürüyor bütün bunları bana. Aslında, son zamanlarda için için yaşadığım, gözlemlediğim durumlara çok denk düşen bir okuma…Yazarı, yıllar önce yolun başındayken bir imza gününde tanımış, aldığım üç öykü kitabının ilk sayfalarına ayrı ayrı birer sunu yazısını özenle yazıp imzaladığında sevmeye başlamıştım. Yıllar boyunca her yeni kitabını okuduğumda bu sevgi temellendi ve pekişti.

Mario Levi, benim bugün de sevdiğim yazarlardan…Geçmişi mekânlarla, insanlarla ilişkilendirerek anlatıyor. Hem, ben de onun gibi uzun ve devrik cümle kurmayı seviyorum… Anlatımını yüreğime yakın buluyorum.

“Susmak da bir tür cinayettir” diyor sevgili yazar, az önce bitirdiğim bölümde. Belki de bazı durumlar için öyledir.  Ama bazen susmak, gereklidir. Bakmak, görmek, anlamak, yargılamadan kabul etmek ve susmak…

Yalnızlığın binbir hâlini okumak, içinizden bu hâllere yazarın hiç düşünemediği yeni yalnızlık biçimleri eklemek isterseniz, siz de okuyun derim…

Öznur Eren KANARYA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...