Nübüvvet ve Fütüvvet

Kur’an insana, “emanet aldıklarını iade et, söz verdiğin zaman onu tut, iffetini koru, ana-babana merhamet kanadını indir, çalma, uzak komşunu ve yakın komşunu gözet, sılai rahim yap, yoksulu doyur diye emreder ve yine insana “bak sen bunları yapmama temayülündesin, dikkat et.” diye emreder.

Eşref-i mahlûkat kavramına dayanan bir tefekkürüm yoksa da eğer “eşref-i mahlûkat” kavramını kullansaydım sanırım o kişi, yukarıda zikrettiğim ve Mü’minûn suresi, Lokman suresi gibi surelerden naklettiğim ilkeler üzerinden şahsiyetleşebilirdi.

Eşref-i mahlûkat kavramına dair ifadelerime kimi “Kur’an’da geçen ahseni takvim, tabiri eşref-i mahlûktur, bunu nasıl görmezden gelirsin”, kimi “tasavvufa aykırı söz söylüyorsun” diyerek çıkıştı, çıkışıyor.

Bütün bu yaklaşımlar doğru olabilir. Ancak وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَن۪ٓي اٰدَمَ (İsra 70) ayetinde “Andolsun biz insanoğlunu kerametli yarattık” beyanından sonra “onları yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık” ibaresinde insandan daha üstün başka mahlûkların yaratılmış olduğu iması bulunuyor. Bunlar kimdir? Bilmiyoruz!

Haddi zatında Kur’an’daki insana dair kavram çifti “ahsen-i takvim & esfel-i safilin”dir. Yani ahsen-i takvim & eşref-i mahlûk” çifti ile muhatap edilmeyiz.

İmam Mâtürîdî, İsra 70 ayeti hakkındaki görüşleri şöyle sıralar:

1) Melekler dışındaki cinlere, şeytanlara ve şeytanların arkadaşlarına üstün kıldık. Demek ki, insan meleklerden aşağıdır;

2) İnsanı, yarattıklarımızdan dört ayaklı hayvanlara ve elleri ile yemeyen canlılara üstün kıldık. Demek ki insan, yemek yemeyen cin taifesine üstünlük iddia edemez;

3) Hayır cinlere de üstün kıldık. Çünkü onlara kitap indirilmedi, ayrıca cinler beşerin yiyeceklerinden artık yemektedir;

4) Son olarak İmam Mâtürîdî, insanın “meleklerden de üstün olduğu” fikrini savunanları da reddeder. “Bu konu gaybtır” der (Mâtürîdî, 2018: 362).

Aslında (17 İsra 70) ayetinin tamamına nazar etmek gerekir: “Andolsun biz insanoğluna şan, şeref, v enimetler verdik ve denizde taşıdık, kendilerine güzel güzel rızıklar verdik ve onları yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık.”

İmam Mâtürîdî, bu ayeti tevil ederken “Allah yeryüzünde bulunan her şeyi sizin için yaratmıştır” (45 Câsiye 13) ayetini de zikrettiğinden insanın yaratıklar içinde en şerefli olduğu iddia edilecekse, onun “dünya içinde varlık” olduğu dikkatten kaçmamalıdır. İmam Mâtürîdî, Allah’ın Âdem’i üstün kıldığını, zira onu meleklere peygamber kıldığını da ifade eder. Bu hususta “Ey Adem! Onlara isimlerini haber ver” (2 Bakara 33) ayetini delil göstererek, Âdem’i meleklerden üstün kıldığını belirtir. Fakat peygamber olmayan insan da meleklerden üstün müdür?

İmam Mâtürîdî, Âdemoğullarının el ile yemek yemek nedeniyle hayvanlar ve yaratıklar üzerinde üstün olduğunu ileri sürenlere cevabı şudur: “Bunun bir özellik olarak belirtilmesinde bir hikmet ve fazilet yoktur.” (Mâtürîdî, 2018: 361).

İmam Mâtürîdî’ye göre, insanın aziz kılınmasında en büyük hikmet onların karada ve denizde taşınmasıdır.

“Birincisi, kara parçaları ve denizi Âdemoğullarının emrine vermesi, böylece denizin içinde ve yüzeyinde bulunan çeşitli mallara ve menfaatlere ulaşmasıdır. Kara parçaları da böyledir (…) İkincisi, deniz ile kara parçalarının ötesinden ihtiyaçlarını giderecek öyle şeyler yarattı ki, başka yaratıkların ötelerde ihtiyaçlarını giderecek şeyler yaratmamıştır (…) Bunun yanında, ‘insanoğluna şan, şeref ve nimetler verdik’ mealindeki beyanın ardından insanoğlunun üstün kılınması ve ikram edilmesinin açıklamasıdır (…) Allah Teala’nın Âdemoğullarını şerefli kılması ve üstün olarak yaratması (…) başka varlık türlerinin seçmediği şekilde onların içinden nebîler ve resuller, takva sahibi kimseler ve hayırlı insanlar çıkarması tarzında olması da mümkündür (…) ‘Kendilerine güzel rızıklar verdik.’ (…) Allah onların rızıklarını ve gıdalarını temizlikte nihaî dereceye ulaşmış özellikte yaptı. Öyle ki, hayvanların gıdası ve rızkı böyle temiz değildir (…) İnsanlar dışında kalan hayvanlar, gıdalarını çiğ olarak olduğu gibi, olgunlaşmamış halde yerler (…) bunlarda iğrençlik ve eziyet veren özellikler vardır.” (Mâtürîdî, 2018: 361).

Görüldüğü üzere İmam Mâtürîdî’nin “üstün yaratılma” meselesinde insanı daha çok hayvan ile kıyasladığı ve âlem olarak da “dünya âlemi”ne münhasır bir âlemi işaret ettiği söylenebilecektir. “Bütün insanlar eşref-i mahlûktur” ifadesinin melekleri ve cinleri de kapsaması için “bütün insanların nübüvvet, risalet” sahibi olması veya takvada melekleri, cinleri geride bırakacak bir Allah korkusu üzere hayat sürmeleri gerekmekte değil midir?

İnsanlık tarihini “nübüvvet zincirinin tarihi ve ona eklenen fütüvvet zincirinin tarihi” olarak okumak mümkündür. Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e (asv) kadar tarih, nübüvvet tarihi olarak “feta”yı da kapsamakta idi. Nebi/resul olmayan şahsiyetler ise “fütüvvet” değerleriyle yaşadıkları oranda seçilmiş kullara (peygamberlere) varis sayıldılar. Nihayet, Hz. Peygamber (asv) ile nübüvvet sona ermiş, fütüvvet başlamıştır.

Bu geleneğin açıkça beyan edilmiş kök başının Hz. İbrahim (as) olduğunu düşünebiliriz. Çünkü Hz. İbrahim, Kur’an’da “feta” olarak tavsif edilmiştir. Bu gelenek Kur’an’da ashab-ı Kehf, Hz. Yusuf, Hz. Musa’nın yol arkadaşı ile anlatılmıştır.

Fütüvvet, Hz. Peygamber (asv) ile devam etti ve Hz. Ali’nin beline sarılan şedd ile sürdürüldü.

Dikkat edilirse bu yol insanı “hemen şimdi” yapması gerekenlerle tanımlamaktadır. Örneğin vahiy, “yaşlandıkları zaman ana-babana merhamet et” demektedir. “Sözlerini yerine getir” buyurmaktadır. Bu emirler, ertelenemez emirlerdir.

Diğer ifadeyle ana-babanız size muhtaçsa, “ben önce insan-ı kâmil olayım veya önce eşref-i mahlûkat olmaya dair seyr-i sülûkumu tamamlayayım” denilemeyecektir. Yavrusu olan bir kadın, göğsüne o yavru için dolan “Tanrı ekmeği”ni bebeğine sunmak zorunda bırakılmaktadır. Çünkü o “ekmek” bir “emanettir” ve bebek için gönderilmiştir.

Çoğu kere “sıradan insan” diye gördüğümüz pek çok kişi, işte bu hayat içindeki fütüvvet değerleriyle Tanrı’ya bağlanmaktadır.

Demek oluyor ki, “insan-ı kâmil”den bahseden birinin emanetler, sözler, ana-babaya merhamet, sıla-i rahim gibi konuları, “nefsin terbiyesi” konularından öncelikli sayması gerekir. Nitekim, Hz. Peygamber (asv) kendisine vahiy indirilemeden önce toplumu tarafından “el-Emin” olarak görülen bir şahsiyetti. Benzer şekilde Hz. İbrahim (as) de pek çok imtihandan geçirildikten sonra nübüvvetle müjdelenmiştir. Yani fütüvvetini kanıtladıktan sonra nübüvvete nail olmuştur.

Denebilir ki, “Onlar peygamber oldukları için bu şerefe naildirler.”

O halde bir soru: Peki ya Ashab-ı Kehf?

Kehf suresi 10. ayette Ashab-ı Kehf için “fityetu” kavramı kullanılmaktadır: اِذْ اَوَى الْفِتْيَةُ اِلَى الْكَهْفِ “İz evâl fityetu ilâl kehfi.”

Anlaşılacağı üzere fütüvvet/feta, ahlâk değerlerinin “hemen şimdi” yapılmasıyla temayüz etmekte ve TÜRK ALPERENLİĞİ ile de bağdaşmaktadır.

Türk toplulukları asker-millettir. Bu toplulukların seyr-i sülûkunun “dergâhlara kapanış” olmadığının anlaşılması gerekir.

Ömer Lütfi Barkan’ın Kolonizatör Türk Dervişleri makalesinde de görüldüğü üzere Türk alperenliği uclarda, kuş uçmaz, kervan geçmez ve fakat eşkıyalığın hüküm sürdüğü bölgelerde bir nevî “karakol” vazifesi görmektedir. “Karakol” kelimesi, Moğolca “karağul/karawul” kelimesinden gelmekte, “gözcü, nöbetçi, öncü” anlamları taşımaktadır. Türkçede de “karak” (göz bebeği) kelimesi vardır.

Diyeceğim o ki, Türk ordu-millet tasavvurunda fütüvvet esaslı bir “insan” tahayyülü bulunmaktadır. Bu tahayyüldeki “derviş” tipinin uyması gereken kaideler “mertlik”, “yiğitlik”, “cömertlik” esası taşımalıydı.

Türkler “onlarca yıl nefislerini terbiye ederek insan olma” programına bağlı bir seyr-i sülûka yakın olmamıştır. Asker-millet, ordu-millet anlayışı onların dervişlik zihniyetini “yaylak-kışlak” esaslı bir sosyal organizasyon sağlamayı zarurî kılmaktadır. Türk alperenliği en nihayette “çoban asker” tipidir. Çünkü her alperenin yüzlerce, binlerce atı vardır. Onlara yiyecek tedarik etmesi gerekir. Bu ise içtimaî anlamda hareket eden bir toplum demektir.

Cengiz Yasaları’nı okuyan her kişi, fütüvvet esaslarının bu yasaya sindiğini izleyebilir.

Lütfi BERGEN

İmam Mâtürîdî, Tevilâtü’l Kur’an Tercümesi, Ensar Yayınları, c: 8, 2018.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...