Yağmur Yağa Yağa Andık Güzel Adamların Ağabeyi Pakdil’i

Yedi Güzel Adamın ağabeyi idi O… Nuri Pakdil büyüğümüz… 18 Ekim 2019 tarihinde kaybetmiştik onu. Güneşli bir Ankara kuşluğunun Cuma vaktiyle buluşmasına ramak kala, İlahî huzura yelken açmıştı merhum Pakdil ustamız. Daha dün kadar yakındı. Koskoca kırk gün geçmişti vefatının üzerinden. Dolayısıyla gönül dostlarının organizesi; sevenlerinin, okurlarının ve öğrencilerinin katılımı ile 29 Kasım Cuma günü ikindi namazının ardından, bir anma etkinliği düzenlenmişti merhumun Tacettin Camii haziresindeki mezarı başında.

Ortalık kıpır kıpır, katılımcılar kalabalık ve heyecanlıydı. Önce kabrinin yanı başında, ruhuna aşırlar ve Fatihalar gönderildi merhum Pakdil’in. Hatim duası yapıldı, lokmalar ve kuru pastalar ikram edildi. Hava yağışlı ve soğuktu ama insanı üşütmeyecek kadar tatlıydı. Merhumun yattığı toprak, ince ince rahmet damlalarıyla ıslanıyordu. Deyim yerinde ise, yağmur yağa yağa anmıştık Yedi Güzel Adamın ağabeyini. Hayatının son demlerine kadar yanından ayrılmayan Necip Evlice Bey anlatıyor: “Yağmuru çok severdi Nuri Pakdil. Yağmur rahmettir derdi. Bundan böyle yağmurlu günler için ‘kötü’ veya ‘elverişsiz hava’ denilmesinden hoşlanmazdı. Hatta yağmur onun, önemli gündem maddelerinden biriydi.” Kısacası, yağmur da o gün merhum Pakdil’i gündemine almıştı sanki.

Daha sonra katılımcılarla birlikte, cami haziresinin yaklaşık kırk elli metre yakınında bulunan Kabakçı Konağı’na geçilmişti hafiften çiseleyen yağmur damlaları altında. Beraber konuşa konuşa yürümüştük üstadın hatıralarını yâd etmek için Necip Evlice Bey ile konağa kadar. “Necip abi, bir insanın dünya yaşantısıyla mezar hayatı arasında bir paralellik görüyorum ben naçizane. Üstadın da öyle oldu sanki. Onun yağmuru sevdiğini söylemiştiniz, sevenlerinin kendisini anmaya geldikleri gün tatlı tatlı yağmur yağıyor bakınız” deyince “doğru” dedi, “ben de aynı kanaatteyim…”

Önce, katılımcılara beş on dakikalık bir ney dinletisi sunuluyor Kabakçı Konağı’nda. Bir yandan üstadın eserleri dağıtılıyor üçer beşer tane liseli ve üniversiteli öğrencilere. Sonra kısa bir takdim konuşması… Ardından Necip Evlice Bey’in Nuri Pakdil ile olan anılarını dinlemeye başlıyoruz büyük bir alaka ve heyecanla. Kendisinden söz edilirken, Nuri Pakdil’in “evlatlığı veya oğlu” gibi kelimelerle gündeme gelmek yerine, üstadın kendisine hitap ettiği ifadelerle anılmak istediğini vurguluyor öncelikle: “Nuri Pakdil bana hitap ederken ideoloji arkadaşım veya dava arkadaşım ifadelerini kullanırdı” şeklinde önemli bir anekdotla başlıyor anılarını paylaşmaya bizimle.

Yaklaşık bir saat dikkatle dinliyoruz kendisini. Hafızama kaydedebildiğim kadarıyla şöyle anılar paylaşıyor ve şu mesajları veriyor: Nuri Pakdil’in Kudüs şairi olarak anıldığını, ancak bu tanımlamanın kendisini, düşüncelerini, hedef ve ideallerini tam olarak karşılamadığını ifade ediyor öncelikle. Nuri Pakdil’in Kudüs’ü çok sevdiğini, Kudüs hakkında şiirler kaleme aldığını; hatta Kudüs gezisi sırasında Filistinli bir esnafın dükkânının camında:

 “Yüreğimin yarısı Mekke’dir
Geri kalanı da Medine’dir. 
Üstünde bir tül gibi Kudüs vardır”

sözlerinin Arapçaya çevrilmiş olarak yapıştırıldığı kendisine haber verildiğinde çok sevindiğini, seyahat sırasında kendisini en çok duygulandıran olaylardan birinin de bu olduğunu söylüyor. Ama bunun ötesinde Nuri Pakdil’in daha çok fikirleri, değişim ve devrimciliği ile öne çıkması gereğine dikkat çekiyor.

Kabakçı Konağı

Bu dikkat çekme vurgusuyla birlikte şöyle bir izlenim beliriyor zihnimde: “Nuri Pakdil’in en belirgin özelliği devrimciliği… Bu, öyle klasik anlamda, siyasi bir devrimcilik olmamalı. Bence Pakdil’e göre devrimcilik; insanın öncelikle kendisi üzerinde yapması lazım gelen özdeğişimin adı olmalıydı. Çünkü insan, kendi enaniyet dağının altında kalmıştı. Dahası kendi egosunun, kendi duvarlarının ve kendi enkazının altındaydı. Dolayısıyla Türk milletinin ve Müslüman toplumların, öncelikle kendi yıkıntılarının altından kurtulmaları, kendi duvarlarını ve kendi baskılarını, kâbuslu birer yorgan gibi üzerlerinden fırlatıp atmaları gerekiyordu. Müslümanlar yenik durumdaydı. Bu yenilgiden kurtulmak için bir devrime ihtiyaçları vardı. Hemen şimdi; donukluktan değişime, tüketimden üretime, uykudan uyanışa geçmeliydiler. Bu da onların, karşılarındaki pehlivanı devirebilmeleri için, önce kendilerini alt etmeleri; kendi benliklerinin altını üstüne getirmeleri, üzerlerindeki gafleti, gerilik ve tembelliği bir an evvel atmalarıyla mümkün olacaktı.” 

Bu devrimi, bu değişim ve özdönüşümü, önce kendisinde tatbik etmişti çınar ruhlu üstat… Anılarını paylaşmaya devam ediyordu Necip abi: “Bir şeyi en güzel ve eksiksiz şekilde yapmanın; geçiştirmeden, tam olarak hakkını vererek yerine getirmenin çabası içerisindeydi Nuri Pakdil. Sözün, düşüncenin ve kelimenin hakkını verirdi o. Mesela, sıradan bir vatandaşın telefonunu kaydederken bir rakam hafif eğri yazılmış; onu tekrar temize çeker, en güzel biçimiyle yeniden kaleme alırdı. Yazmak ve okumak, başlı başına bir değerdi Nuri Pakdil için. Bundan böyle sahip olduğu binlerce kitabın neredeyse yarısını, satırlarını çize çize, sayfa kenarlarına şerhler düşe düşe okumuştu. Hatta bu notlarda, bazen ağır ve argo kelimelerle yazılmış reddiyeler ve karşı çıkışlar da vardı. Bunun nedeni, kitabı ve içindekileri çok değerli görmesinden, sanki bir canlıymış gibi ona bir nevi kişilik atfetmesinden kaynaklanırdı.”

Necip Evlice – Nuri Pakdil

Bütün bunların yanında, Nuri Pakdil’in insana verdiği önem üzerinde duruyor Necip Evlice. “Bu önem verme, öyle laf olsun diye söylenmiş bir ifade değildir” deyip ilave ediyor: “Mesela benim Nuri Pakdil’e hayranlığım, bana gönderdiği bir yazıyla başlamıştı. Lise son sınıf öğrencisiyken kendisine bir kart göndermiştim. Bu karta “Bayramınızı kutlarım” şeklinde iki kelimelik bir cümle yazmıştım sadece. Ama Nuri Pakdil bana, bunun karşılığında tam bir daktilo sayfası yazıyla cevap vermişti. İşte beni yüreğimden Nuri Pakdil’e bağlayan bu yazıdır. O gün bugündür hep onun yanında olmaya çalıştım. O, yazı ve mektuba çok kıymet verirdi. Bir de okuduğu yazılar ve kitaplar arasında anılara, mektuplara ve biyografi kitaplarına ayrı bir değer atfederdi. Çünkü bunlarda saf ve katıksız bilgiler yer alıyordu.

Daha birçok anı ve malumat paylaşmıştı Necip Evlice Bey. Yazdıklarım, bunlardan bazılarıydı sadece. Bunun yanında, bir ara, üstadın kitaplarını ve kütüphanesini yeniden düzenleyip elden geçirdiğini ifade etmiş; bu konuda bazı edebî ve kültürel etkinlikler yapmayı düşündükleri müjdesini vermişti. Programın sonuna doğru, kendisini büyük bir heyecanla dinleyen gençlerden üç dört adet soru almayı da ihmal etmedi Necip abi. Gençlerin Nuri Pakdil’e olan ilgisi onu çok sevindirmişti. Bu ilginin nedenini çarpıcı bir ilişkilendirmeyle açıklamış; bunun, üstadın gençlere verdiği değerin bir yansıması olduğunu söylemişti.

Bu sözler şöyle bir çağrışım yaptırmıştı benim zihin dünyamda: Gelecek denildiğinde, Nuri Pakdil’in gözlerinin önüne, en çok gençler gelmiş… Fikir denildiğinde, onun aklına, en çok gençler gelmiş… Dava denildiğinde, onun gönlüne, en çok gençler gelmiş… İşte bütün bu gelişlerin bir yansıması olarak, onun anıldığı güne de en çok gençler gelmişti… Sosyal veya psikolojik olgular da, tıpkı kimyasal ve fiziksel olaylar gibi, rakamsal bir ölçü veya kilogram çerçevesinde mi meydana geliyordu, ne?

Elbette… Nuri Pakdil, ektiğini biçiyordu. Bunlar, onun fikir çilesinin nadide meyveleriydi. Kendisini bir kez daha rahmet ve minnetle anıyoruz. Mekânı cennet, toprağı nur olsun.

Mesut ÖZÜNLÜ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir