Kalp Davranışı: Merhamet

“İnsanlara merhamet etmeyene, Allah’ta merhamet etmez. Merhamet, ancak katı kalpli insanlardan çekilip alınır.” (Hadis)

“Hiçbir şey acımasızlık ve zalimlik kadar ahlakla çelişmez” diyen Arthur Schopenhauer (1788-1860) merhameti ahlakın temeli olarak görmüştü. Merhameti en yüksek duygu gören Schopenhauer, merhameti hem vicdanla hem de sevgi ile bağdaştırarak “bir davranış ancak ve ancak merhamet duygusu ile ortaya çıkmışsa, ona ahlaki bir değer verilebilir, bunun dışındaki güdü ya da duygularla tetiklenen davranışların hiçbirinin ahlaki olmak söz konusu değildir” diyecektir.

Merhamet bağlantısı olmayan sevginin kökeninde, ‘bencillikten’ başka bir duygu bulamayan Arthur Schopenhauer, adil olmakla övünenlerin, genelde adaletsizliğe karşı çıkmadığına vurgu yaparak, çoğu zaman adaletsizlik sorunlarına, ‘ben ve öteki’ arasına fark koyarak, ‘sebep unsuru’ yaratıldığını söyler. Oysa insanı zalimliğe ve merhametsizliğe sevk eden “asıl düşman” içimizdedir: “Bencillik”, her zaman onur ve adaletin karşısında yer alır. Sevginin ve erdemin karşısına, her yerde “kötülük ve kin” duygusu çıkar.

“Kötüye, kötülükle karşılık verenin tek amacı, aynı acıyı ona tattırmaktır. İntikam duygusunun zalimlikten farkı, intikam alanın, sadece ‘bir sebebi’ olmasıdır” diyerek, intikamcılık ile zalimliğin birbirine yakın duygudaşlık olduğunu söylemektedir.

İnsan davranışlarında üç temel güdü vardır, diyen Schopenhauer: “Bencillik, insanın kendi rahat ve arzusunu istemesi; kötülük başkasının acı çekmesini istemesi; merhamet ise başkasının/ ötekinin rahat ve mutluluğunu istemesi hali“ diye tanımladığı bu duygu durumunda, insanı yüce olana sevk eden hissin sadece “merhamet” olduğunda ısrar eder. Ancak, kendimizi başkasının yerine (empati) koyarak, başkaları ya da öteki dediğimiz kişiler için iyi bir şeyler yapabileceğimizi, ifade eder.

Schopenhauer devamla, “Her kim ki merhamet ile doludur, o insan güvenilirdir, o insan kimseye zarar veremez. O kişi herkese karşı hoşgörülü olabilir, herkesi bağışlayabilir, herkese elinden geldiğince yardım eder. Onun davranışları, adalet ve insan sevgisi ile doludur” demektedir.

Düşünüre göre, insan sevgisinin kökeninde adalet değil, merhamet duygusunun olduğunu ve menfaat olmadan insanlara iyi davranmayı sağlayanın ve haksızlıkları önleyenin de “merhamet” olduğunu tespit eder.

Düşünürün bu tespiti üzerinden, günümüz insanının çoğu davranışlarında, erdemden ve sevgiden yoksunluk bulunduğu gerçeğinden hareketle, insanın merhamet duygusundan uzaklaşmasını ‘zalimlik’ olarak görmek gerekiyor…

Nitekim kendi kültürümüzde buna en iyi örnek, Necip Fazıl Kısakürek’in (1904-1983) “Reis Bey” romanıdır.  “Merhamet yangınına” dönen, bir hukuk faciasının, yürek yakan acısıdır, anlatılan:

Ağır Ceza Başkanı, Reis Bey, bir masum genci idama götürmüştür. Neden sonuç ilişkisi üzerinde (determinist) o kadar ısrarcı olur ki olayda şüpheli kısımları, var olan deliller üzerinden kendisi tamamlar. Mahkum ettiği gencin kalbinden çıkan feryat ve itirazlara, “ben yapmadım” deyişine aldırış etmez. Reis bey, merhameti, ‘ağızların iğrenç sakızı’ olarak görmektedir. İdam gerçekleştikten sonra eylemi yapan kişinin bir başkası olduğu ortaya çıkınca, Reis bey vicdan azabıyla mesleğinden istifa eder. Masum gencin infaz öncesi ona söylediği sözleri hatırlar ve o taş kalp her gün daha fazla yumuşar: ”Reis bey! Siz ağlayamazsınız! Ağlayabilseydiniz,anlayabilirdiniz…Siz merhametten, acıma duygusundan, yalnız kötülük doğacağına inanmışsınız. Yerine göre haklısınız.. Fakat ondan ne büyük iyilik doğacağını unuttuğunuz için en büyük hakkı kaybediyorsunuz. Rahmet kaldırılmış sizin kalbinizden.. Reis Bey! Mühürlü kalbinizin açılmasını dilerim, Allah sizi de arındırsın!..”

Bu mühürlü kalp, o masum insanın mezarına her geldiğinde çözülür ve taş (kalp) artık ağlar… Ağlayan bir taş, kemale erer ve kalpten konuşmaya başlar:

“İnsandaki kötülük iktidarını döve döve pekiştirmek yerine, hohlaya hohlaya yumuşatmak için Merhamet! Hava gibi, su gibi muhtaç olduğumuz iksir… Baş aşağı bir cemiyeti,baş yukarı edecek bir kudret! Acımasızca idama götürdüğüm çocuk; bana “Buz çölünde yol alıyorsunuz.” demişti. Hepimiz, bütün insanlık buz çölünde yol alıyoruz! Aldığımız nefesler bile, sipsivri kayalar şeklinde donuyor. Bakarken gözle bıçaklıyor, dinlerken kulakla zehirliyoruz! Damak kirletiyor, el donduruyor! Bütün bunların kanunlarını bilmiyoruz da, kanun çıkarmaya kalkıyoruz! Olur mu hiç? Sen kaplanı yetiştir, besle, sonra pençe atıyor diye kement at, ipe çek! Yazıktır kaplana, günahtır kaplana, merhamet!..Ben diyorum ki her fert baş ucuna; “Suçlu benim, herkes suçsuz!” levhasını asmalıdır. Ben diyorum ki yegâne kurtuluşumuz herkesin herkesi affetmesindedir. Daha ötesi kanunların sorumluluğuna girer. Ama görüyorum ki anlatamıyorum… Hissediyorum ama anlatamıyorum! Çocuk, “Ağlayabilseydiniz, anlayabilirdiniz…” dedi. Ağladıkça anlıyorum… Ağladıkça anlıyorum… Artık bütün mantık hesaplarımı kaybettim. hem de öylesine kaybettim ki; Amerika’da bir cinayet işlense de, Dünya çapında bir ses sorsa; “Katil kim?”, “Benim!” diye haykırabilirim! Soğuk kış geceleri, köprü altında yatan çıplakların vebali benim boynumda, gömleğimin yakasında… İsterse çareme adli tıp baksın, fakat bir hastaneye girsem de kan kanseri çeken hastalar görsem acaba onları bu hale ben mi getirdim? diye düşünüyorum. Ben ne yaptım? Uykuda, baygınlıkta, annemin karnında, babamın kanında hangi cinayeti işledim? Hangi mukaddesi kirlettim ki kendimi gelmiş gelecek bütün fenalıkların tek sorumlusu biliyorum? Dışımda ne arıyorlar? İçime doğru suçluyum ben! Bir de kalkmış belki kendimden birine, ondan öbürüne geçer, bir merhamet yangını çıkar, bütün ülkeyi sarar diye; tımarhanelik bir hayalin peşine düşmüş gidiyorum!..”

Reis bey, tüm pozitivist düşünceleri terk etmiştir. O kalbin ve ruhun hayat derecesine, “kendi kusurlarına bakarak eksikliklerini görerek” girmiştir:

“Göklerin merhamet dolu olduğuna inanıyorum… Bizse nefsimizin beton çatısını tepemize dikmiş, yaşamayı öldürüyoruz! Merhamet… Âlem bu temel üzerinde! Eğer toprağa, tohuma, hatta kire, lekeye merhamet olmasaydı, su olur muydu? Rengi merhamet, sesi merhamet, pırıltılı şırıltılı su…
Ne duruyorsunuz! Sökün sahte su borularını! Ev ev merhamet şebekesi kurun! Tepelerinizdeki çatıları da yıkın! Göklerle temasa geçin! O zaman göreceksiniz ki; acı su borularından, kendi kendine tatlı su akacak… Ve başlar üstünde, güneşe yol veren kubbeler yükselecek…”

İşte iki derin düşünceli insanın merhamete bakışları… Arthur Schopenhauer ve Necip Fazıl Kısakürek… Batı veya Doğu düşüncesi olması fark etmez… İnsan kalbinin derinliklerinde, sevginin ve insafın acı ile yoğrulması sonucu elde edilen bir duygudur bu: Merhamet…

Bayramımızı “merhametle” buluşturalım…

Metin KAZAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...