Babama Mektup-III

Sözün değerinin kalmadığından bahsetmiştim sana. Sözün değersiz olması insanın da değersizleştiği anlamına geliyor aslında. Ama şimdilerde insan kendini çok değerli, dokunulmaz, ulaşılamaz sanıyor. Dünyaya da çok değer veriyor insan. Bir oyun ve eğlenceden ibaret olan dünyaya… Muhammedü’l Emin kendini dünya karşısında konumlandırırken şunları söylemişti: “Şu dünyada ben, bir ağacın altında gölgelenen, sonra da onu terk edip giden bir yolcu gibiyim.” Evet, belki bütün sır buradaydı. Bir yolcu olmakta… Yolculuğun bilincinde olabilmekte… Cümle Müslümanlar olarak bu ince çizgiyi anlamaktan uzaklaştığımız, mevziimizi terk edip dünyayı ele geçirme, dünyaya hükmetme hırsına kapıldığımızdan beri ne dünyamızı mamur edebildik ne de ahiretimizi!… İki cami arasında bînamaz bir vaziyetteyiz. Ne doğuluyuz ne batılı… Ne hakkın sınırları belli ne de batılın… Demek ki babacığım! Bir şeyi iddia etmek o şeyi gerçekleştirmek anlamına gelmiyormuş. Zaten yaşayan boş bir iddianın peşinde olur mu? Ancak yaşamayanlar bağıra çağıra iddia ederler!… Yaşayanlar sessiz yaşar, sükûtun en güzel suretinde…

Şimdi çok iyi hatırlıyor ve anlıyorum. Ne var ne yok, nasılsınız dediğimde “amanatı gezdiriyok”derdiniz hep. Emaneti gezdirmek… Koca bir ömrü iki sözcük ile anlatmak. Upuzun bir hayatı kısa bir cümleye sığdırmak. Bu da sanırım bizim gibi sözlü geleneğin çocuklarına özgü… Batı’nın ciltlerce kitapta anlatmaya çalıştığı şeyi bir iki cümle ile anlatabilmek… Ben buna hem bizim derdimiz hem de ilacımız diyorum. İki sözcükte hem hayatı hem de hayatın gayesini ifade etmek. Bunu yaparken de arı duru, katışıksız, karmaşasız, kaostan uzak dillendirebilmek… Emaneti gezdirmek cümlesi ilk bakışta amaçsız, gayesiz, bilinçsiz bir eylem şekli gibi gözüküyor ama hiç te öyle değil. Bir kere sizler sorumluluğunun, kulluğunun bilincinde insanlardınız. Bir kere Hz. Muhammed’in de işaret ettiği üzere hepimiz bu dünyada yolcuyuz aslında.

Burası nihai meskenimiz değil. Hepimiz buraların garipleriyiz. Hepimiz gelip geçiciyiz bu cihan mülkünden. Aynı zamanda bedenimiz, ruhumuz, aklımıza gelen her şey bize emanet. Kendimizin asıl sahibi bile biz değiliz. Bizim vazifemiz emanete iyi bakmak. Emanete ihanet etmemek… Bize emanet aklımızı, beynimizi, gönlümüzü her türlü pisten pastan, kötülükten koruyarak bütün bunların sahibi Allah’a eksiksiz, sağlam bir şekilde teslim edebilmek. Aklımızı, gönlümüzü fena işlere yorarak yıpratmamak… İşte dünyada yolcu olduğumuzu bilmek ve emanete iyi bakmak dünyayı da güzelleştirmek, yaşanabilir kılmak anlamına gelir. Hz. Muhammed’in işaret ettiği bu yolculuk, dünyasal yolculuklara benzemez. Şefkat, merhamet, irfan, feraset ve fazilet yüklüdür. Yağmayı, talanı, yıkıcılığı akla getirmez… Yani dünyaya hükmetmeye, onu arzularının nesnesi yapmaya benzeyen anlayışların bozgunculuğundan Müslümanı uzak tutar. İddiasız, mütevazı anlayışlar aslında dünyayı daha mamur, daha yaşanır, daha paylaşılabilir hale getirir. Hırs, öfke, tahakküm yıkım getirir… Hırsla, öfkeyle, güçle, tahakkümle harekete geçirilen anlayışlar ister Müslümanca olsun ister Kâfirce, ister maddi olsun ister manevi… değişmez yıkım getirir, kaos…

“Amanatı Gezdirmek” ya da Emaneti… Aslında bu cümlenin arkasında müthiş bir varlık tasavvuru var. Gerçi sizin böyle varlık, tasavvur gibi sözcüklerle işiniz olmazdı. Çünkü siz gerçekten yaşardınız. Yaşadıklarınızı kavramsallaştırma gibi bir derdiniz olmazdı. Biz şimdi entelektüel gevezelikler için kullanıyoruz bu kavramları. Sen yine de o engin gönlünle okursun bu cümleleri. İnsanın bilerek, isteyerek kendinden bu denli uzaklaşabilmesi, uzakta olması… Benliğin kozasından çıkıp bir başkasıymış gibi kendine üstten bakabilme… Modern öğretilerin iddialarını bir cümle ile geçersiz kılmak. Hani modern paradigma benliğinin, vücudunun sahibi sensin diye insanı kandırıyor ya! İşte buna en güzel cevap “amanatı gezdiriyok.” Bir yolcu olan sen, senin sandığın şeylerin bile sahibi değilken dünya üzerinde kafana göre tasarruf hakkını nereden alıyorsun? Sizin bu varlık düzeyinizi modern insan asla anlayamayacak. Asla!…

Sizi düşünürken aklıma hep Hasan Basri Hazretlerinin kendi zamanında dünyaya ve maddiyata batan insanları, dünyayı baki sanan gafilleri uyarmak maksadıyla söylediği şu sözler geliyor. “Öyle insanların sohbetinde bulundum ki onları görmüş olsaydınız ‘bunlar mecnunlardır’ derdiniz, onlar da sizi görmüş olsalardı: ‘bunlar şeytanlardır’ derlerdi.” Evet, makas her gün biraz daha açılıyor. Her gün biraz daha kopuyoruz hakikatimizden. İnsanlığın medeniyet burçlarında şeytanın sancağı dalgalanıyor. Maddeye tapınıyor kitleler. Putperestlik yok olmadı aslında. Şimdi modern putlar var. Modern puthaneler… Bütün konuşmalar kazanmaya ayarlı, kaybetmek lügatinde yok insanlığın. Mağlubiyet aklımızın ucundan bile geçmiyor. Mü’min saflığı, inanmış olmanın masumluğu yok. Meczupları, Allah dostlarını, saf kulları, aklını ve bedenini Hakk’ın nâmütenahi sınırlarında bırakanları da hayatımızın dışına attık. Bize bu dünya dışında başka âlemleri hatırlatan ne varsa hepsini kovduk… Dünyevi başarılar için, baştan ayağa günaha kesmiş arenalarda kıyasıya vuruşuyoruz birbirimizle. Acımak yok… Acırsan acınacak duruma düşersin diyor içimizdeki kötülüğün sesi. Acıma diyor, acı yok… Oysa insan acıdan ve endişeden mütevellit değil miydi? Ehl-i dünya olmuş herkes, ehl-i dil yok!… Etraf kurnaz, cin fikirli, şeytana pabucunu ters giydireceklerle dolu. Gönlüne sığınacak, itminan bulacak, hayatın fırtınalarında yalpalanan gemimizi demirleyip azıcık nefes alacak bir gönül limanı yok. Saf, mert, özü sözü bir mü’min bulmak mucize…

Hayret ve şükür diyarından göçüp gideli çok oldu kervanlarımız. Kervansaraylarımız yağmalanmış. Yollarımızda haramiler… Hakikatin alıcısı kulaklarımız sağır. İmajların, gerçeğin, görüntünün ve gösterinin alıcısı kulaklarımız fal taşı gibi açık. Hakikati dinleyecek kulaklarımızı gözün emrine verdiğimizden beri eşyanın hakikatini aramıyoruz, eşyanın maddi yansımasına, şekline, rengine, büyüklüğüne meftunuz. Evet, eşyalarımız büyüdü, fiziki yapımız büyüdü ama ruhumuz küçüldükçe küçülüyor. Dünyayı midesinden ve cebinden gören, gözünden duyan garip bir varlığa dönüştük. Her şeyin insanların bile ruhundan önce dış görünüşü, görüntüsü dikkatimizi çekiyor. Ne tuhaf değil mi? İnsanlar kendilerinin eseri olmayan güzellikleriyle, boylarıyla poslarıyla övünüyor. Görüntü bir övünç vesilesi. Oysa bütün bunların yapıcısı, mimarı biz değiliz ki! Asıl övünülmesi, geliştiğinde sevinilmesi gereken şey bedenin içine konmuş. Bedenimizin içindeki ruhumuzu, ahlakımızı, maneviyatımızı yüceltmek… evet, asıl önemli olan ruhu olgunlaştırmak, kâmil bir insan olmak!… beden mahpushanesinin güzelliğiyle övünmek ancak akılsızların işidir. Aslolan içi temizlemek, kalbi kirlerden arındırmak. Allah’ın evini temiz tutmak… 

Muaz ERGÜ 

   

2 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir