Yerinden yurdundan edilenlerin ve hangi suçtan dolayı olduğunu bilmeden ölmek zorunda kalan masumların en zor anlarında açtıkları ellerin karşılık bulmayacağı, kalan son umutların insanı aşan bir güce ulaşmayacağı ve gecenin, her tür insani aydınlıktan ari gecenin, Allahın nurundan da mahrum kalacağı düşüncesi canavarca bir şey.

Der Gedanke, dass die Gebete der Verfolgten in höchster Not, dass die der Unschuldigen, die ohne Aufklarung ihrer Sache sterben müssen, dass die letzten Hoffnungen auf eine übermenschliche Instanz kein Ziel erreichen und dass die Nacht, die kein menschliches Licht erhellt, auch von keinem göttlichen durdrungen wird, ist ungeheurlich.

Max Horkheimer

Dini kirletmemek gerekir, Din’i akılla kirletmemek gerekir. Din budur işte, bundan öteye Din yok. Bundan daha güzel bir Din tanımı yok. Her şeyin bittiği, aklın, dolayısıyla insanın tükendiği noktada yine de her şeyin bitmediği, yine de bir yerlerde, göremediğimiz, duyamadığımız, fakat en içimizde, en derinimizde bir yerlerde hissettiğimiz bir Allah’ın, bir gücün var olduğuna inanmaktır iman; o Allah’a güvenmektir, o Allah’a dayanmaktır iman. Seslerimizin karanlık uzay boşluğunda takılıp kalacağı bir kulağın varlığına inanmaktır Din. Allah duyar, her şeyi duyar. En azından bazen. Bundan öteye Din olursa kavga olur, bundan öteye Din olursa savaş olur, bundan öteye Din olursa göz yaşı olur, kan olur. Bu tabii ki teslimiyet demek değildir, bu tabii ki haksızlıklara direnmemek, hakkını aramamak değildir. Bu sadece Dini kirletmemektir. De… Korkuyorum, ürperiyorum, haddizatında utanıyorum en derinimden, en içimde bir yerlerden söz ederken, aslında varlığına inanmadığım, hiç bir şekilde var olmasını mümkün saymadığım, hatta var olmasını istemediğim noktaları dile getirmekten; irkiliyorum. Ne içi, ne derini, ne demek en derinimde, en içimde? Saçmalık, bir yığın saçmalık, Metafizik, aptallık. Buna ihtiyacımın olmasından utanıyorum, son noktada gelip tıkanıp, yolda kalmak, yol bilmemekten utanıyorum. Bir Tanrıya da olsa yol sormaktan, evet ona ihtiyaç duymaktan, zayıf olmaktan, ağlamaktan, gözlerimin yaşarmasından utanıyorum. Yalnızlığa katlanamamaktan, dayanamamaktan utanıyorum. Kendimden nefret ediyorum. Zayıf olmak istemiyorum, muhtaç olmak istemiyorum. Rahmete, merhamete, şefkate, cennete, köşklere, hurilere, kızıl kızıl develere ihtiyacım olsun istemiyorum. Sevmesin beni Allah, atsın cehennemine, atsın yaksın beni kül etsin Allah; yüzüme bakmasın. Rezil etsin beni, küçük düşürsün, herkese güldürsün beni; onurumu kırsın. Otursun tahtına, gülsün, eğlensin benimle. Demek ki buna ihtiyacı var. Hegel’in Köle Efendi Diyalektiği geldi aklıma. Hangimizin ötekine daha çok ihtiyacı var acaba? Hangimiz öteki olmadan duramıyoruz? Hangimiz öteki olmadan olamıyoruz. O mu, ben mi? Kendi söylüyor, bana kul olsun diye, bana kulluk etsin diye yarattım. Eee, ihtiyacı var demek ki? Yoksa durup dururken ne bu gırgır şamata? İş mi bu yani şimdi? Seni ben yarattım, ne yapacağını sana ben söylerim, yaparsan seni cennete koyarım, yapmazsan cehenneme atar sonsuza kadar yakarım. Acı çektiririm sana, kırarım belini, kırarım umutlarını. Sen ne yaparsan yap, son kararı ben veririm. Ben istemezsem sabah olmaz, ben istemezsem akşam da olmaz. Tamam, anladık büyüksün, her şeye gücün yeter; tamam. Eee, o zaman sen de iste; ne olur? Kimse aç kalmasın ne olur? Kimse ölmesin ne olur? Kimse yurdundan vatanından kovulmasın ne olur? Kimse haksızlığa uğramasın ne olur? En azından sabi sübyanlar analarının kucaklarında açlıktan ölmesinler. Her zaman senin taraftarların kazanmasın. Herkes mutlu olsa, herkes gülse ne olur? Ölür müsün? Olmaz; imtihan dünyası bu. Hanginizin iyi, hanginizin kötü davranacağını sınamak için yarattım ben bu hayatı ve sonundaki ölümü. Akıl verdim size, siz, ben değil, siz halledeceksiniz bu işleri. Eee, olmuyor görüyorsun, olmayacak biliyorsun. Battıkça batıyoruz, kendimizle beraber seni de dibe çekiyoruz. Hoşuna gidiyor galiba, eğleniyor musun? Mazoşist misin sen nesin? Vazgeç artık. Artık imtihan mimtihan yok de, topla kağıtları sal bizi çayıra, biz mutlu sen mutlu sonsuza kadar yaşayalım ne olur? Elini tutan mı var? Sıkıntı nerede? Oyun mu oynuyorsun sen? Canın mı sıkılıyor? Nedir yani, nedu ne? Ne isteysun bizden? Bırak bizi daa, daralduk… Düş yakamızdan artık. Siz bilmezsiniz, ben bilirim? İyi güzel de, sen hiç bilmediğin bir oyunun parçası oldun mu? Bunun ne kadar zor olduğunu biliyor musun? Bilmiyorsun. Bilemezsin de, çünkü sen Allah’sın. Sen acı çekemezsin, sen göz yaşı dökemezsin, sen ağlamazsın, evet, ağlayamazsın sen. Sen Allahsın. Sen yalnız da kalmazsın, sen pişman da olmaz, hata da yapmazsın. Ancak bize eziyet edersin sen, başka bir şey değil.

Deniz kenarında, bomboş gece denizinde
Genç bir adam duruyor
Yüreği hasret, kafası şüphe dolu
Ve soruyor karanlık dudaklarla dev dalgalara

[…]

Dalgalar her zamanki gibi mırıldanıyor
Rüzgar esiyor, bulutlar geçip gidiyor
Yıldızlar parlıyor, her zamanki gibi ilgisiz ve soğuk
ve bir aptal cevap bekliyor

Am Meer, am wüsten, nächtlichen Meer
Steht ein Jüngling-Mann,
die Brust voll Wehmut, das Haupt voll Zweifel,
Und mit düstern Lippen fragt er die Wogen:
[…]
Es murmeln die Wogen ihr ewges Gemurmel,
Es wehet der Wind, es fliehen die Wolken,
Es blinken die Sterne, gleichgültig und kalt,
Und ein Narr wartet auf Antwort.

Heinrich Heine

Buz gibi, kapkaranlık; kulaksız, kalpsiz bir doğadan cevap bekleyen aptal. Bak, dön bir daha bak; bir daha dön, bir daha bak; hiç bir şey göremeyeceksin karanlık ve soğuktan başka. Hiçbir şey söylemeyecek sana karşında duran uçurum. Arı peteklerinde gördüğün lafzı celal, tuzlu suyla tatlı suyun birbirine karışmaması, evrenin genişlemesi, ana rahminde kemiklere giydirilen et, hiç biri, ama hiç biri Allah’tan sana değil, senden kendine. İlk baharda açan çiçekler, kış günü yağan kar, ölü toprağın yeniden dirilmesi, hepsi ama hepsi mezarlıktan geçerken ıslık çalmak gibi. Korkuyorsun, hem de çok. Her an bir adım daha yaklaşan sonundan korkuyorsun; sonrasından korkuyorsun. Çünkü bilmiyorsun. Olmayan en içinde, olmayan en derininde biliyorsun aslında sen bunları, biliyorsun da itiraf edemiyorsun kendine. Yalnızsın, yapayalnız; kimsesiz…. Tabii ki bunları böyle devam ettirebilirim, sorun değil. Aslında gerçekten; bazen gerçekten böyle düşünüyorum. Allah’ın müdahale etmesi gerektiğini düşündüğüm, fakat müdahale etmediği her an varlığı ya da yokluğu önemini kaybediyor benim için. Olsa ne olur, olmasa ne olur cümlesini mırıldanırken buluyorum kendimi. Özellikle inanan mutlu insanları gördükçe, hayır diyorum, bu dünyanın sahibine inanalar mutlu olamaz, olurlarsa inandıkları Allah o Allah olmaz. O halde ya Allah’a inanacaksın, ya mutlu olacaksın; ikisi bir arada olmuyor maalesef. Acı çekeceksin, çok fazla acı. Nietzsche gibi mesela. Ben de çekiyorum. Bilmiyorum. Yalpalıyorum sağdan sola; kırıyorum kendimi. Yukarıda sıraladığım bütün çelişkilere ve daha da fazlalarına katlanacaksın, yırtılmayacak, çözülmeyecek, parçalanmayacaksın. Eritmeyeceksin çelişkileri. Onlarla yaşamasını öğreneceksin. Akletmeyeceksin, düşünmeyeceksin, inanacaksın diyorum kendime o zaman. Sadece inanacak ve teslim olacaksın. Zorla değil ya; ya da benden bu kadar deyip tası tarağı toplayıp göçeceksin bu diyardan. Ama aklı sokmayacaksın işin içine, ki soktuğun an yola çıkmışsın demektir; yani tas ve tarakla. Çok zor yaşamak, çok zor. İnanmak kolaylaştırmak değil bu zorluğu, isteyerek zorlaştırmak. Sorun çözmek değil, soruna sorun eklemek, alan geniştetmek. Keşke Türk dizilerini haftada bir kez değil de günlük çekseler, günlük çekseler de oturup bir şeyler yazmak zorunda kalmasam, okumak zorunda kalmasam. Özellikle yılbaşı dolayısıyla iki haftadır dizi izleyemiyorum maalesef. Ya da bir davam olsa keşke; beni kurtaracağına inandığım bir uğraşım. Yok…

Ama Allah var, bir şekilde vazgeçemiyorum, ya da o benden vazgeçmiyor. Korktuğum için değil, seviyorum, çok seviyorum. Sanırım o da beni. Ne diyo İsmail YK

Ayrılmam koparma beni senden,
Ayrılmam atamam yüreğimden,
Ayrılmam canıma can katandan,
Ayrılmam, ayırma [y]ollarından…

Mustafa KÜÇÜKHÜSEYİNOĞLU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir