Entelektüel Kimdir, Ya Da Nedir?

Usül, usül, usül, usül, usül…∞
Birisi

Belki de entelektüel‘in en kısa tanımını epigrafta -şaka değil, gerçek- dışa vurulan Apotheose‘den yola çıkarak verebiliriz. Eğer usulsüzlük vusülsüzlük demekse, entelektüel‘lik de vusülsüzlük, dolayısıyla usülsüzlük demektir; bu da demek usül, dolayısıyla hukuki yasalar dışında hiç bir kural tanımamak ve hiç bir kurala uymamak, gidecek hiç bir yolu, varacak hiç bir sonu olmamaktır. Nitekim entelektüeli bir tarafta anarşist, diğer tarafta da asiden ayırt eden bu tarafıdır. O içerde kalmak zorundadır, aksi takdirde entelektüellik zeminini kaybeder. Oysa anarşist de asi de oldukları olarak dışardadırlar artık. Kaldıki anarişt ve asi olarak bir başına yapayalnız olmanız ve kalmanız mümkün değildir. Tek başına olarak ve davanız olmadan anarşist’de, asi’de olamazsınız. Aynılarını olabilmek için gerekli, fakat tabii ki yeterli olmayan şartlardır bunlar. Ama davanız olursa da entelektüel olamazsınız. İdeolog olursunuz. Nitekim dava demek, idea demektir. Bu demek entelektüel olarak sadece kendinizi bitirir tüketir, kendinizi yok edersiniz. Mum gibi yani. Biliyorum, bunu söylerken münevver kavramına yakınlaşıyorum belki, fakat değil. Entelektüellik mumun yanıp biten tarafıdır, yanıp biterken aydınlatan tarafı değil. Orası arızi bir durumdur. Önüne geçebilmek için de entelektüel yanarken kendisinden yayılan ışığı kirletmeli, sindirilemez hale getirmelidir. Aksi takdirde işlev değişikliği gerçekleşir. Bu bağlamda entelektüellik negatif bir uğraştır. Biraz afili bir ifadeyle söylersek, entelektüellik ontolojik bir kategoridir aslında. Biraz da patetik bir ifade seçersek, belki de Allah’ın ve toplumun bedenindeki yaralardır entelektüeller, Allah’a ve topluma her şeyin öyle sanıldığı gibi ve kadar güzel olmadığını varlıklarıyla sürekli hatırlatan garipler, kimsesizler. Aslında dünyanın yükünü taşıyan, dünyaya sığmayan tuhaf şeyler, ayakkabının içindeki küçücük taştır belki entelektüeller.

1898’de Emil Zola‘nın J’accuse haykırışıyla başlayan, ya da başlatılan bir serüvendir sosyolojik bir tipoloji olan entelektüel. Aslında önemli olan, entelektüel için önemli olan, şikayet etmek değildir; sadece şikayet etmektir. Acı çekmek değildir belki, sadece acı çekmektir. Leiden ohne zu klagen, klagen ohne zu leiden. Bu demek, şikayet etmeden acı çekmek, acı çekmeden şikayet etmektir entelektüellik belki de. Bu da demek ne acısını, ne de şikayetini birbirleriyle kirletmeyendir entelektüel. Bu aslında, entelektüelin acısı acı değil, şikayeti de şikayet değil demektir. Entelektüel acı çekmez, acıdır; şikayet etmez, şikayettir demektir bu. Entelektüelin acısının da, şikayetinin de nesnesi yoktur. Onun bir şey yakmaz canını, bir şey acı vermez ona. Daha doğrusu canını yakan bir şey, ona acı veren bir şey varsa, çektiği acı entelektüel bir acı değildir; insandır nitekim. Aynı şekilde feryadının, haykırışının da bir nesnesi, bir hedefi yoktur. Haddizatında kulaklara ulaşmaz onun sesi, ki ulaştığı anda entelektüel olmaktan çıkar. Ya kavga eden birine dönüşür, ya da ahlak polisine. Ya da her şeyden haberdar olan, her şeyi gören; eleştiren, ne yapılması gerektiğini emreden, nasıl mutlu olunacağını, nasıl iyi olunacağını, nasıl doğru olunacağını; çocukların saat kaçta yatmasına kadar her şeyi bilen bir Dummkopf olur çıkar. Ya da terfi eder ve diametral olarak bir Peygamber olur sesi kulaklara ulaştığı an. Fakat biz biliyoruz ki, onlar yok artık. Sadece Dummkopflar geziniyor ortalıkta. Aydınlanmalıyız der işte bunlar, aydınlanma nasıl olur anlatır. Hurafeleri bırakın, ışığa koşun, aydınlığa yürüyün der ve insanları arkadan arkadan iteler. Çekilmez bir hal alır; aynen entelektüel gibi. Fakat bunun çekilmezliği onaylar, sağlamlaştırırken, entelektüelin çekilmezliği boşaltır, korkutur, ayak altından yeri çekip alır.

1981 yılıydı sanıyorum. Ekim’de bir Pazar günü yanlış hatırlamıyorsam. Her Pazar olduğu gibi babam kardeşimle beni kahvaltıdan sonra o gün de yine camiiye bırakmıştı; ve akşam namazına bizi almaya gelip namazdan sonra hep birlikte eve dönünceye kadar yaklaşık 8 saatlik bir süre vardı. 11-12 yaşında ve bütün hafta okula gitmiş bir çocuk için işkence tabii ki aslında. Fakat hayatta her zaman ve her yerde olduğu gibi; yaptığınız işi seviyorsanız, yapmanız gerekeni, sizden bekleneni gerektiği gibi yapabiliyorsanız, kafanızı kullanıyor ve çalıştırıyorsanız, hiç bir zaman sorun yaşamıyorsunuz. Benim için değişen bir şey olmadı, ta ki Türkiye’de işinizi iyi yapıyor olmanın ve iyi çalışan bir kafanın, bir işe yaramadığını geçtim, işinizi çok fazla zorlaştırdığı tecrübesini yaşayana kadar. Sadece kurumlarda değil, sokakta da, hatta sokakta daha çok. Ya da düzelteyim; eğer doğru kişi değilseniz çalışan bir kafanın hiç bir işe yaramadığı tecrübesini olsa daha yerinde olur sanırım ifadem. Da bu daha mı iyi daha mı kötü bilemedim şimdi. Neyse. Özgürlük oldukça pahalı bir ürün, ancak sahip olduklarınızın çok fazlasını vererek satın alabiliyorsunuz. Elinizde kalan da ancak hayatın banliyösünde, kuytu bir köşede bir yer bulmaya yetiyor. Özgür ama yalnız, fakat yine de herkes gibi yaşayıp vaktinizi doldurabiliyorsunuz. Bazı bazı mutlu dahi olabiliyorsunuz, herkes gibi ve, evet gerçekten öyle, herkes kadar. Sanırım sadece toplumsal refah açısından değil, aynı şekilde mutluluk ve memnuniyet bağlamında da bir şekilde o görünmeyen el tarafından herkesin katlanabileceği bir ortam oluşturuluyor.

Niklas Luhmann ve Jürgen Habermas. Almanyanın son yüzyılının ikinci yarısının en önemli iki sistem kurucu sosyologları. Haliyle; Habermas’ın filozof kişiliği mahfuz, ki aynısının Luhmann için de geçerli olmasının önünde bir engel göremiyorum. Toplumdan öğrenmeli miyiz, topluma öğretmeli miyiz? Aralarında geçen tartışmayı en genel şekliyle bu soruya geri taşıyabiliriz. İlk yaklaşım daha Hegelyen dururken, Luhmann, ikicisi daha Kantvari, en azından aydınlanma, dolayısıyla aydınlatma kavramı üzerinden Kant’a daha yakın gibi duruyor, Habermas. Nitekim Minervanın Baykuşu eğer çökmeye başlayan karanlıkla birlikte kanatlarını açacak ve felsefe de ancak o noktada konuşmaya başlayacaksa, olan olmuş demektir. Nelerin nasıl olup bittiğini görüp anlamaktan başka yapacak bir şey kalmamıştır artık. Yani, hırsız kaçtıktan sonra kapıyı kilitleseniz ne olur. En iyisi gelen polislere ne anlatacaksınız onu düşünün siz. Eleştirel Teori, Habermas’ın geldiği gelenek, farklı düşünüyor. Şöyle; Onlara göre bir olan vardır, aktuel toplum, yani bir sosyal gerçeklik, bir de olması mümkün, hatta olması gereken gerçeklik vardır. Mesele bir şekilde olanı olması gerekene doğru ileri taşımak, dolayısıyla öncelikle bu zorunluluğu vurgulamak, haddizatında aydınlatmak, görünür kılmak bu farkı yani. Son tahlilde mesele, Adorno/Horkheimer‘nın Aydınlanmanın Diyalektiğinde ifade ettikleri gibi, insandan korkularını alarak onu her türlü işin başına geçirmektir. Pace Habermas, ben tabii ki daha çok Luhmann’a, dolayısıyla Hegel’e yakın duruyorum. Aslında Kant dahi o taraftan çok bu tarafta, da bu bir bahsi diğer. Gerçeklikte saklı, aslında saklı değil, işleyen bir akıl, bir düzen var, bunu anlamak gerekir. Luhmann’ın yaklaşımı doğrultusunda ve birazcık karikatürize ederek, mesele her gün niçin bu kadar kavga oluyor ve bunu nasıl çözeriz değil, neden bu kadar az kavga oluyor sorusuna cevap aramak. Bir şekilde işler az ya da çok iyi bir şekilde ilerliyor. Bunu mümkün kılan nedir? Neyse biz yine camiiye dönelim.

Namazlarda babamın sağ tarafında dururdum genellikle, çok severdim namaz kılmasını; ki hala daha çok seviyorum, her ne kadar artık kılamıyor olsam da; olmuyor. Umarım günün birinde tekrar aynı duyguları yaşayabilirim. Özellikle camiide birlikte kıldığımız namazlardan aşırı derecede zevk alırdım. Ne bileyim, kendimi olmuş hissederdim, sanki büyümüş, yaşlanmış ve cennete gitmeye hazırmış gibi. Nereden bilebilirdim ki o yaşlarda biriktirmeye başladığım tutkunun daha sonraları aklımı kilitleyeceğini. Bazen Allah’la şakalaşıyorum ve yani diyorum, evet ben çok hata yaptım, yaptım da, sen de yarattığın ne kadar namaz kılan şeytan varsa hepsini benim karşıma çıkarttın ve hâlâ daha çıkartıyorsun? Neden o kadar çok sevdiğim namazdan beni soğuttun? Ve neden tekrar ona kavuşabilmem için yardım etmiyorsun bana? Beni cehenneme atmak için mazeret mi arıyorsun? Ne gerek var ki; ben senin, cehennem senin; tut kolumdan at içine bitsin. Neden böyle yaptın ve yapıyorsun? Madem, hani diyorlar ya diyorum, dağına göre kar veriyorsun; kar verdin, fakat o karı taşıyacak sırt vermedin, neden? Tabii ki onun cevabı hazır. Ben de kalsın. Namazı kıldıktan sonra babam hemen eve gitmeyeceğimizi, camiide bir organizasyonun olacağını ve ona katılacağımızı söyledi. Merak etmedim önce, fakat kısa bir süre sonra camii yöneticilerinden birinin bir elinde biraz büyükçe bir kutuyu andıran ve diğer elinde bir kitap kalınlığında siyah iki şeyle içeriye girip aynı şeyleri masanın üzerine bıraktığını görünce merakım uyandı. Nitekim söz konusu şeylerin masanın üzerine bırakılmalarıyla camii cemaatinin aynı masanın etrafını işgal etmesi neredeyse eş zamanlı gerçekleşen bir olay oldu. Gerçi babam daha önce bahsetmişti; akşamları televizyonda izlemek istediğimiz yayınları geç, nispeten geç vakitte olmalarından dolayı izleyemediğimiz zamanlarda, nitekim okul çocukları olarak saat 20:30 da yatağa girmek zorundaydık, bizi sakinleştirmek için, o zaman öyle düşünüyorduk, yeni bir cihazın bulunduğunu ve bu cihazın biz uyurken izleyemediğimiz yayınları kaydedebildiğini ve daha sonra ya da ertesi gün uygun bir zamanda söz konusu yayınları kaydedildiği banttan izleme imkânımızın olabileceğini anlatmıştı bize. İnanmamıştık tabii ki, fakat çok geçmeden gerçekten evimizde bir video cihazı vardı. Fakat video cihazını ilk kez o akşam camiide görmüştüm. Yarım saat kadar uğraşıldı cihaz istenilen şekilde harekete geçirilene kadar ve ardından herkes yerde yerlerini alarak filmi izlemeye koyulduk; tahmin etmişsinizdir, Çağrı. Tabii ki, yaşım nispeten küçük olmasına rağmen o yaşlarda oldukça zengin bir Peygamber bilgisine sahiptim; okumasını seviyordum. Özellikle Hz. Peygamberin hayatını okumayı çok seviyordum. Okuduklarımın ekrana nasıl yansıtıldıklarını merak ederek yere babamın yanına oturdum, sanırım sol tarafına, ve başımı babamın sağ bacağının üzerine uzatarak filmi izlemeye başladım. Onca zamandır camiide ders görmüş ve erken bir saatte yatmaya alışkın bir çocuk olarak ilk denememde Çağrıyı sonuna kadar ve kesiksiz izleyemedim tabii ki o akşam. Uyumuşum. Fakat ara ara uyanıp da gördüklerim olmuş, ki o gördüklerimden iki sahne 40 yıldır aklıma kazınmış bir halde Allah’a ve Peygambere olan sevgimin temelini oluşturuyorlar. Burda filmin eleştirisini yapmayacağım haliyle, ne yeri ne zamanı.

İlk sahne sanırım nispeten filmin henüz başlarında bir sahneydi. Biliyorsunuz, Hz. Peygamberin yüzü gösterilmiyor söz konusu film boyunca; sadece Hz. Peygamberin değil, bilinen bir çok tarihi şahsiyetin hakeza. Geçen bir tanıdığımla konuşmamız esnasında bir şekilde bu meseleye gelince söz, aslında dedim Hz. Peygamberin gösterilmesi yanlış olmamalı; çok yakışıklı bir oyuncuyla, ki benim aklıma ilk gelen Brad Pitt oldu tabii ki, temsil edilerek zihinlere öyle yerleştirilebilir. Haliyle şöyle bir eleştiriye karşılık vermek gerekir bu durumda. Belirli bir kişinin Hz. Peygamberi oynaması daha sonra o kişiye karşı, her iki anlamda da, Müslümanların farklı bir tavır içerisine girmesini getirmez mi beraberinde? Ona karşı aşırı saygının oluşabileceği gibi, onun yaptığı hataların, sadece zihinde de olsa, Hz. Peygamberin şahsıyla bir arada düşünülmesi mümkün olabilir. Fakat bence bu tehlike, tehlikeyse eğer, yersiz bir endişeye işaret ediyor. Kanımca Müslüman bir zihin neyin ne olup olmadığını ayırt edecek güçtetir, dolayısıyla benim açımdan bu şekil bir tehlike ve öncesinde endişe yersizdir. Bu demek bu meselenin üzerinde oldukça yoğun ve detaylı düşünülmesini gerektirecek hiç bir sorun yok demek değildir, ki bu da diğer bir bahsi diğer. Kabilelerden birinin lideri olduğunu düşündüğüm bir şahıs Kâbe’nin etrafında Hz. Peygamberle göz göze geliyor. O anda omuzlarda taşınan şahıs Hz. Peygamberle göz göze gelmesinden kısa bir süre, bir kaç bakış sonra gözlerini Hz. Peygamberin gözlerinden çekerek, o şahsın kim olduğunu soruyor ve ordan götürülmeyi istiyor; Kimdi o diyor, içime baktı. Bana kalırsa entelektüel bu demek. Birlikte yaşadığı insanların ve toplumun kendisiyle göz göze gelmekten kaçındığı; birlikte yaşadığı insanların ve toplumun içine bakabilen. Birlikte yaşadığı insanlar ve toplum ona karşı, onun gözlerinin önünde kendilerini çıplak ve oldukları gibi hissettikleri gözlerin sahibi. Dolayısıyla ona bakınca, onunla karşılaşınca aslında kendilerini görmelerini, kendileriyle yüzleşmelerini, dolayısıyla kendilerinin farkına varmalarını sağlayan kişi. Bazen, ben baksam Hz. Peygambere keşke de bana içimi söylese diye geçiriyorum içimden. Korkmuyorum, çünkü içimi biliyorum. İkinci sahne ise Habeşistan’da Habeş Kıralı huzurunda Cafer’le Amr’ın tartışmasının yaşandığı sahne. Ne demişti Habeş Kralı; onun tek ilahına karşı sizin 360 ilahınızın söyleyecek tek bir sözleri yok mu? Yok, olmadı da, olmayacak da.

Mustafa KÜÇÜKHÜSEYİNOĞLU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir