Immanuel Kant ve Ahlak

1

Immanuel Kant Birinci Eleştiride aklın bütün ilgisinin kendilerine yönelik olduğunu söylediği üç soru sorar -Alles Interesse meiner Vernunft.-; 1-Was kann ich wissen?/ Sahip olduğum teknik imkanlarla ne, nasıl ve ne kadar bilebilirim?; 2-Was soll ich tun?/Ne yaparsam, nasıl davranırsam doğru yapmış, doğru davranmış olurum?; ve 3-Was darf ich hoffen?/Haklı, dolayısıyla meşru olarak ne umut edebilirim? Aynı sorular bağlamında Kant‘ın her bir soruda kullandığı farklı modal fiiller (Modalverben) Kant‘ın bütün düşünce sistemini içlerinde taşırlar aslında. Almanca, hepsi olarak, altı modal fiil (Modalverben) kullanır: müssen, wollen, sollen, können, dürfen, mögen. Bu fiillerin ilk üçü -müssen, wollen, sollen- zorunluluk ifade ederken, sonraki üçü -können, dürfen, mögen- bir imkânı dışa vururlar. Sadece bu kadar da değil ama; üçlü yapı bunun yanında ve farklı bir boyutta daha çok belirli bir Antropolojiyi de görünür kılar aynı zamanda ve aslında. Nitekim daha sonra Mantık‘ında bu üç sorunun toplamı olan dördüncü bir soru daha ekler Kant aynılarına; 4-Was ist der Mensch?/İnsan nedir? Son tahlilde bu dört soru bir arada ve hep birlikte felsefenin alanını belirlerler ona göre –´das Feld der Philosophie´. İnsan bilen, yani düşünen, davranan, dolayısıyla çevresini etkileyen ve çevresinden etkilenen ve umut eden, bu demek sınırlı ve bilinmeze açılan bir varlıktır öyleyse.

Müssen zorunluluk ifade eder demiştim, fakat bu noktadaki zorunluluk dışardan, hukuki ve doğal yasalar üzerinden kendisini dikte eden bir zorunluluktur sadece. Bu demek bireyin tercihine, dolayısıyla ahlaki yasaya kapalı, aynısını kapsamayan bir zorunluluk. Trafikte kırmızı ışıkta durmak (hukuki yasa), ya da yemek yemek, su içmek ve uyumak (doğal yasa) zorunluluğu gibi mesela. ‘Ich muss bei Rot anhalten’, yani ‘kırmızı ışıkta durmak zorundayım’, ya da ‘kırmızı ışıkta durmaya mecburum’. Buna karşın ve ek olarak wollen içerideki dışarıdan, ki aynısını, bu demek içerdeki dışarısını da doğa, içerdeki doğa, kapsamı altına almalıyız, gelen bir zorunluluğu ifade eder. Her zaman olmasa da, ya da sıklıkla, içinde var olduğumuz dünyanın, ya da sağlığımızın, mutluluk ve huzurumuzun, temelde aklımızın onay vermediği haddizatında, vermeyeceği, fakat buna rağmen bir şekilde önünü alamadığımız bir istek, bir istemek yani. Bu şekil istemekleri, bu demek aklın onay vermediği dürtü ve arzuları, dolayısıyla sadece müssen/wollen modunda kalan zorunlulukları iç doğamızdan kaynaklanan eğilimler (Neigungen) olarak tanımlar Kant; sigara kullanmak gibi mesela. ‘Ich will/muss rauchen‘, yani ‘sigara kullanmak istiyorum’, ya da ‘sigara kullanma isteğimin önüne geçemiyorum’, dolayısıyla ‘sigara kullanmak zorundayım’. Haliyle, istediğimiz ve yapabileceğimiz her şeyi yapmamalıyız, yapmayız da zaten, iyi ki de, ki bunun için ahlak yasası, ahlak yasasının yetmediği yerlerde de hukuki yasalar vardır zaten, ki özgür olma imkanı insan için ancak bu yasalar çerçevesinde gerçek olur. Fakat tabii ki, Arthur Schopenhauer‘yla birlikte düşünürsek, insan olarak istediğimizi, teknik imkanlar çerçevesinde, yapabilsek de, istediğimizi isteyemiyoruz maalesef. -Der Mensch kann zwar tun, was er will. Er kann aber nicht wollen, was er will.- Bu şekilde tasarlanan insan, Kant‘ın ifadesiyle verirsek, iki farklı dünyanın vatandaşıdır. -Bürger zweier Welten.- Bir tarafta doğa (Hetoronomie), diğer tarafta akıl ve akıl doğrultusunda kullanılan irade (Autonomie). Söz konusu iki dünya arasında kalan insan, önce aklı (Vernunft) ve ardından aklı doğrultusunda uyguladığı iradesi (der gute Wille) aracılığı ile bu arada kalmışlığa son verebilir ancak. Nitekim özgür insan, ki Kant‘ın bütün düşüncesi aynısına yöneliktir ve onu temel alır, uymak zorunda olduğu yasaları kendi özgür iradesiyle belirlemiş, dolayısıyla söz konusu arada kalmışlıktan kendisini aklı dolayımıyla kurtarabilmiş olan, bu demek autonom olan insandır. Hukuki yasalar çerçevesinde siyasi karar oluşumuna katılarak, bu demek demokratik süreç içerisinde gerçekleşir özgürlüğü insanın. Tercihlerimiz doğrultusunda oluşan ve irademizin yansıdığı, dolayısıyla tek tek hepimizi, oluşan siyasi iradenin oluşum sürecine katılmış olma şartıyla tabii ki, temsil eden parlamentoda yer alan temsilciler, bu demek Milletvekilleri tarafından yapılandırılan yasalar söz konusu irade üzerinden kendimize izafe edebileceğimiz yasadırlar nitekim. Bu demek trafikte kırmızı ışıkta durma zorunluluğum dolayımlı olarak son tahlilde kendi üzerimde kendimin inisiyatif kullanımından ibaret olduğu için özgürlüğümü yaralamaz. Doğal zorunluluklar ise aynı derecede bütün insanlar için geçerli oldukları açısından özgürlüğümü yaralamak bir tarafa, haddizatında özgürlüğümün temelini ve çerçevesini, dolayısıyla da imkanını oluştururlar. Özgürlüğümün bire bir ortaya çıktığı, çıkmasının mümkün olduğu alan ise ahlaki alandır Kant açısından ve bu noktada zorunluluk ifade eden üçüncü modal fiil girer devreye: sollen.

2

Sollen modal fiili, iki zorunluluğun örtüştüğü alanı, bu demek ahlakı kapsar. Was soll ich tun? Nasıl davranırsam doğru davranmış olurum? Ya da: Belirli bir durumda doğru, dolayısıyla ahlaki davranmış olmak için nasıl davranmalıyım, nasıl davranacağımı nasıl belirlemeliyim? Bu ve benzeri sorulara cevap olarak akla ilk gelen kurumlar din, gelenek ve içinde yaşadığımız toplumun bir şekilde ve söylenilenlerden ayrıca ve farklı olarak belirlediği kurallar bütünü olabilir öncelikli olarak. Fakat Kant için bunların hiç birisi hiç bir şekilde kendileri olarak ve kendilerinden aklın talep ettiği, dolayısıyla aklın onay verdiği, verebileceği ahlakiliğe ulaşamazlar. Ve Kant söz konusu ahlakiliğe ulaşabilme adına kendi ahlak sistemini oluşturur.

Der Mensch nun als vernünftiges Naturwesen (homo phaenomenon) ist durch seine Vernunft, als Ursache, bestimmbar zu Handlungen in der Sinnenwelt, und hiebei kommt der Begriff einer Verbindlichkeit noch nicht in Betrachtung. Eben derselbe aber seiner Persönlichkeit nach, d.i. als mit innerer Freiheit begabtes Wesen (homo noumenon) gedacht, ist ein der Verpflichtung fahiges Wesen und zwar gegen sich selbst. (Immanuel Kant AA VI, MdS, S.418)

Akıllı doğalvarlık (homo phaenomenon) olarak insan en nihayetinde, aklından dolayı duyular dünyasında davranışlara ait sebeb olarak belirlenebilir, ki bu durumda yükümlülük kavramı henüz daha göz önüne gelmez. Fakat tam da aynısı kişiliği ile ilgili olarak, bu demek içsel bir özgürlükle donatılmış bir varlık olarak (homo noumenon) düşünülünce, yükümlülük üstlenebilir bir varlıktır, kendisine karşı hem de. (Immanuel Kant AA VI, MdS, S.418)

Akıllı (vernünftig) ve dolayısıyla temelde iyiyi (das Gute) isteyen varlıklar olduğumuz ve fakat aynı zamanda arzu, istek ve dürtülerimizin (Neigungen) etkisi altında bunu her zaman olması gerektiği gibi gerçekleştiremediğimiz için, kendisine uymamız, bu demek kendisini hesaba katmamız durumunda her zaman ve şartta iyi davranmamızı ve iyi olmamızı sağlayabilecek bir prensibe, bir davranış kuralına ihtiyacımız var. Bu demek kendimizi bir şekilde iyi olmaya zorlamalıyız aklımız üzerinden. Kant‘ın Kategorischer İmperativ, bu demek Kategorik Prensip olarak isimlendirdiği kurum, bu ihtiyacı karşılıyor. Farklı ifade şekilleri olmakla birlikte temel ifade şekli (Grundform) şöyledir:

Handle nur nach derjenigen Maxime, durch die du zugleich wollen kannst, dass sie ein allgemeimes Gesetz werde.

Aynısı aracılığı ile aynısının aynı zamanda genel bir yasa olmasını isteyebileceğin bir kurala göre davran sadece.

Evet, akıllı varlıklarız biraz önce de ifade ettiğim gibi, bunda şüphe yok; fakat gel gör ki, biraz önce yine aynı şekilde ifade ettiğim gibi, davranışlarımız her zaman aklımız çerçevesinde hayat bulmuyorlar maalesef. Hatta yanlış davranırken dahi aklımız vasıtasıyla aslında nasıl davranmamız gerektiğini bildiğimiz halde, söz konusu yanlış davranışa hayat vermekten geri durmuyoruz yine de sıklıkla, nitekim akıllı olmak, bu demek ahlaki davranmak imkanına sahip olmakla birlikte her zaman akıllı olamıyor, hatta bazen açıkça akıllı olmak, dolayısıyla aklımıza kulak vermek istemiyoruz çünkü. Kant‘a göre bu durum içimizde bir kıpırdamaya, bir hareketlenmeye, haddizatında bir rahatsızlığa, bir huzursuzluğa yol açıyor yine de. Aklın sesini (die Stimme der Vernunft) ensemizde hissediyoruz bir nevi. Bu ses, aklın bu çağrısı yani (der Ruf der Vernunft), aklın bize yönelttiği bu yükümlülük aslında (das Gebot der Vernunft), aklın irade üzerinde zorunlu kılıcı (nötigend) olmasıdır. Tabii ki son tahlilde söz konusu bu zorunluluğa uyup uymamak, bu demek ahlaki davranıp davranmamak, yine de bireyin tercihiyle alakalı bir durumdur, ki bireyin özgürlüğünün tezahür ettiği nokta burasıdır Kant‘a göre zaten; bu demek özgür olmak akla kulak vermektir haddizatında. Nitekim aklın irade üzerinde zorunlu kılıcı (nötigend) oluşu, dolayısıyla aklı olan her varlık için ve aynısından dolayı nesnel bir prensip (Imperativ) olarak kendisini dışa vuran bu yükümlülük (Gebot), sadece akli, dolayısıyla hukukun (Recht) ve doğanın (Natur) müdahalesine kapalı olup ahlaki (Moral) bir zorunluluktur. Tabii ki insan davranışlarının tümü ahlak alanına girmez. Soğuk bir havada evden çıkarken havaya uygun bir şekilde giyinmek, aynı şekilde aklın irade üzerinde zorunlu kılıcı oluşunu dışa vurmak ve hukukun, dolayısıyla doğanın müdahalesine kapalı olmakla birlikte, aynısının gereğini yapmak veya yapmamak ahlaki, dolayısıyla gayri ahlaki bir davranış olma özelliğine sahip değildir. Bu bağlamda aklın irade üzerinde zorunlu kılıcı oluşu Kant‘a göre üç farklı şekilde dışa vurur kendisini: a-Geschicklichkeit; yani sorun çözmede teknik yeterlilik, ki burada aklın istediği verimliliktir, bu demek belirlenen bir hedefi bireysel beklentiler ve olmazsa olmazlar çerçevesinde mümkün olan en az çabayla en iyi şekilde gerçekleştirmek; b-Klugheit; bu nokta bir üst seviyede mutlu bir yaşam sürmekle, bu demek mutlu olmak istiyorsak eğer, ki kim istemez, uymamız gereken kurallar ve yerine getirmemiz gereken şartlar  nelerdir sorusuyla alakalıdır yani. Ve üçüncü olarak c-Sitlichkeit, ki burası ahlakın alanıdır, bu demek ahlaki davranmak istiyorsak eğer nasıl davranmalı, dolayısıyla davranışlarımızı nasıl belirlemeliyiz. Bu üç zorunluluk, aklın irade üzerinde bu üç şekilde zorunlu kılıcı oluşu, farklı prensipler olarak tezahür ederler son tahlilde; ilk ikisi Hipotetik Prensip, üçüncüsü ise Kategorik Prensip olarak. Hipotetik prensipler şartlıdırlar, yani sadece belirli durumlarda ve belirli sonuçlara matuf olarak irade üzerinde zorunlu kılıcı olabilirler. Biraz önceki örnekten yola çıkarsak; soğuk bir havada evden dışarıya çıkarken, sadece evden dışarıya çıkıyor olma bağlamında aklın irade üzerinde zorunlu kılıcı olması söz konusu değildir. Fakat eğer hasta olmak istemiyorsak, ya da yağmurlu bir havada ıslanmak istemiyorsak, bu demek belirli bir hedefe matuf düşünüyorsak, bu durumda aklın irade üzerinde zorunlu kılıcı oluşu girer devreye. Aynı şekilde mutlu bir yaşam sürme açısından olmazsa olmazlarımızı hesaba kattıktan sonra neleri nasıl yapmalıyız konusunda zorunlu kılıcı olabilir akıl irademiz üzerinde. Nitekim kimin nasıl mutlu olacağına yine kişinin kendisi karar verir, fakat karar verdikten sonra aklın kendisine o yönde söyleyeceği sözü, kendisinin de akla vereceği kulağı olacaktır, olmalıdır haddizatında haliyle. Son nokta ise kayıtsız şartsız geçerlilik talep eden bir zorunlu kılıcılığın nesnesidir. Bu demek ahlakilik belirli şart ve durumlarda, belirli bir hedefe matuf değil, bizzat kendisi için istenilen ve gerçekleştirilmeye çalışılan bir hedeftir, araçsal değil, amaçsal olandır aslında yani.

Yukarıda Kategorik Prensip‘i şu şekilde vermiştim:

Handle nur nach derjenigen Maxime, durch die du zugleich wollen kannst, dass sie ein allgemeimes Gesetz werde.

Aynısı aracılığı ile aynısının aynı zamanda genel bir yasa olmasını isteyebileceğin bir kurala göre davran sadece.

Meselenin anlaşılması açısından üzerinde ayrıca fakat kısaca durulması gereken iki kavramı ele almak istiyorum bu noktada; 1-Maxime (Kural) ve 2-Gesetz (Yasa). Bir örnekle devam edelim isterseniz ve şöyle bir kural ileri sürelim: Her gün bir iyilik yapmak istiyorum. Bu kuralı analiz ettiğimiz zaman ortaya çıkan sonuç şu olur. Her şeyden önce burada söz konusu olan bizzat kişisel bir iradedir, bu demek dışarıdan gerçekleşen her hangi bir zorlama söz konusu değildir… istiyorum (a). İkinci olarak burada dışa vurulan her gün belirli, dolayısıyla aynı iyiliğin yapılması değil, genel olarak bir iyiliğin yapılma isteğidir. Nitekim bir gün bir kediye su vererek gerçekleşirken bu istek, ertesi gün otobüste yaşlı bir hanımefendiye ya da beyefendiye yerimizi takdim ederek yerine gelebilir… bir iyilik. Ve son olarak bir niyetin dışa vurulmasıdır kendisini söz konusu kuralda gösteren, bir kendi kendini sorumlu kılma, içsel bir motive olma… istiyorum (b). Bu demek bir kural öncelikle özneldir, kişisel verilmiş, dolayısıyla alınmış bir karardır yani. Daha sonra tek tek davranışların, bu demek davranışın kendisinin, aynısını aşan, aynısının üzerinde bir prensip ve son olarak da bir niyetin, kişisel bir niyetin, dışa vurulmasıdır. Kant Yasa derken hukukun ya da doğanın yasalarından söz etmiyor yukarıda da kısmen ifade ettiğim gibi. Bu nokta ve bağlamda söz konusu olan kayıtsız ve şartsız ve kategorik bir özerklik, dolayısıyla bir kendi kendine yasa koyma, kendi kendini zorunlu kılmadır, ki bu sadece insanlar için geçerli ve mümkündür. Nitekim sadece insan akıllı, dolayısıyla özgür olma imkanına sahiptir. Bu kendi kendini zorunlu kılış genel bir yasa olup olamayacakları, dolayısıyla akıllı her varlık için aynı derecede zorunluluk ifade edip edemeyeceklerinin oluru çerçevesinde teste tabi tutulmaları gereken prensiplerle gerçekleşir.

Bitirmeden önce son olarak Kant ahlakının önemli iki kavramıyla ilgili kısa da olsa bir şeyler söylemek istiyorum: İyi İrade (Guter Wille) ve Görev (Pflicht). Nedense Türkçeye, kim tarafından bilmiyorum fakat, son derece yanlış bir şekilde Ödev olarak tercüme edilmiş Pflicht kavramı. Bu noktada sorulması gereken, her bireyin belirli bir davranışı sergilemeden önce sorması gereken bir soru önem kazanıyor: düşündüğüm şekilde davranmak için sahip olduğum sebepler yerinde mi? Bir sebebin yerinde olması, aynısının Kant için nesnel ve istisnasız herkes için her durumda geçerli olabilmesi demektir; bu demek aklı olan her canlının kabul edip onay verebileceği sebeplere sahip olmalı ve aynılarını başkalarından kabul edebilmeliyiz eğer sebeplerimize yerinde olma sıfatını kazandırmak istiyorsak. Bir doğal varlık olarak, bu demek yukarıda kısmen dile getirdiğim gibi, iki dünya arasında, arzu/istek/dürtüler, yani eğilimleri ve aklı arasında kalmış, dolayısıyla öyle davranmak imkânına sahip olmakla birlikte söz konusu imkânı her zaman kullanamayan ve iyi davranamayan bir canlı olarak, sebeplerini sorgulamak insanın Görevidir ve o bu görevi yerine getirerek bir İyi İrade oluşturmuş ve dolayısıyla Görevi doğrultusunda davranmış olur. Kant‘ın Görev Ahlakı dediği budur. O halde görevi gereği davranmak, bütün akıllı canlılar için anlaşılır ve kabul edilebilir sebeplere sahip olmak, dolayısıyla aynı sebepler doğrultusunda davranmak demektir; yani Akıllı, Ahlaklı ve Özgür olmak.

Mustafa KÜÇÜKHÜSEYİNOĞLU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir