Kadın  ve Trajedi

Aphrodite, Helena, Iphigenie, Klytaimnestra ve zavallı Agamemnon

Yemin eder misin hep benim kalacağına?
Yoksa yalan söyler, kaçar saklanır mısın?
Çok mu inandım, çok mu kaybettim kendi mi?
Olsun, sen burdasın ya bu gece…

Would you swear, that you’ll always be mine?
Or would you lie? Would you run and hide?
Am I in too deep? Have I lost my mind?
I don’t care you’re here, tonight

Enrique Iglesias

Hayatımda tek bir kez dahi tiyatroya gitmedim, sevmedim tiyatroyu. Bundan sonra da gitmeyi hiç düşünmüyorum. Müzeleri de sevmiyorum, resim ve sanat sergilerinden de nefret ederim. Konserlerden, konferanslardan, fuarlardan, salonlardan hakeza. Aslında kalabalıkları, yüzü olan kalabalıkları sevmiyorum. Suratsız kalabalıklarla bir sorunum yok, severim hatta. Michelangelo, Albrecht Dürer, Pablo Picasso, Egon Schiele ve Rene Magritte son derece ilgimi çeken insanlar, fakat söz konusu düşünürlerin yapıtları benim için her hangi bir kategoride olduklarından dolayı değil, her hangi bir şey oldukları için hiç değil, benimle konuştukları, dolayısıyla onlara kulak verebildiğim için önemlidirler. Sessizlikten de nefret ederim. Bir şekilde okumak ve yazmak dışında ayrıca bir şey yapmam gerekirse eğer, müzik dinlerim ya da evde film izlerim, nadiren de olsa şiir okurum, ki şiir okumak benim için okumak değildir, dinlemektir daha çok. Martin Heidegger‘nın ifadesiyle, Dichten … [ist] ein Hören (GA 12, 67). Şiir yazmak bir duymaktır/dinlemektir. O halde okumak da öyledir. Johann Sebastian Bach, Antonio Vivaldi ve Frederic Chopin, ya da Freddie Mercury (Queen), Sting (Police), Phil Collins (Genesis), belki Whitney Housten, fakat kesinlikle Michael Jackson; belki de Müslüm Gürses ya da Zakkum dinlerim. Ankara’nın, hani o meşhur Türk’ün dediği gibi, dönüşünü bile değil, ki her dönüş bir gidişi gerektirir, hiç bir şeyini sevmem. Kuş olsam üzerinden uçmam yani, o kadar. Fakat Zakkum dinlemeyi seviyorum. Film izlerim derken de öyle karanlık filmleri değil tabii ki. Ne bileyim, Andrei Tarkowski, Lars von Trier, Ingmar Bergman ya da Michael Haneke ve benzeri adamların filmlerini çok fazla izlemem, her ne kadar ilki bazı noktalarda oldukça ilgimi çekebilecek olsa da. İkicisi ise, the enfant terrible of arthouse, oldukça uzak bana. Üçüncüsünü Woody Allen, tescilli manyak, tüm zamanların en iyi yönetmeni olarak tanımlamış; kalsın, o da kalsın. Hyperbel‘leri oldum olası sevmem zaten. Haneke bir söyleşide, ich würde […] sagen, dass unsere Gelsellschaft das Recht auf die Tragödie verwirkt hat (Die Zeit, Nr.40/2017) demişti. Yani, bana kalırsa toplumumuz trajedi hakkını kendi elleriyle kaybetti. Bu noktada kendisine katılmamak mümkün değil. Öyleyse komedi. Biraz da vur kır, soft romantizm, yani yormayan şeyler işte. Holywood Blockbuster filmlerinden söz ediyorum, ya da Türk dizileri. Christopher Nolan, Quentin Tarantino ve Terrence Malick‘in filmlerini severim; ki sonuncusu öyle kolay şeyler çekmez aslında. Heidegger uzmanı bir fiolozof, dolayısıyla yönetmen olarak kendisinden bu beklenemez de; ona göre any experience is better than no experience (Song to Song); ne olursa olsun bir şey yaşamak, hiç bir şey yaşamamaktan iyidir. İşte, tam da bu. Christian Bale -çok iyi bir oyuncu-, Brad Pitt -gördüğüm en yakışıklı adam; özellikle Meet Joe Black‘de-, Ryan Gosling -hem çok güzel bir adam -çocuksu bir güzelliği var-, hem de mesleğini çok iyi icra ediyor-, Ben Affleck -iyi ve akıllı bir insan-, Jean Reno -Jean Reno işte-, Nicole Kidman -çok güzel, fakat yaşlandı artık-, Charlize Theron -daha da güzel, ama o da yavaş yavaş yaşlanıyor-, Natalie Portman -tanıdığım en güzel Yahudi-, Sofia Boutella -Cezayirli vahşi bir güzellik-. Haliyle; şiir denilince Alman ve Almanca konuşan biri olarak aklıma ilk gelen isim Johann Wolfgan von Goethe, ardından Friedrich Schiller, Friedrich Hölderlin, Rainer Maria Rilke, Stefan George, Paul Celan… Türkiye ve Türkçeyi seven, ve tabii ki Türk olarak, Can Yücel, Ataol Behramoğlu ve Murathan Mungan. Ya da yürürüm; yürümek iyidir, her gün en az bir saat yürümek gerekir. Friedrich Nietzsche‘nin tavsiyesi de bu yönde; So wenig als möglich sitzen; keinem Gedanken Glauben schenken, der nicht im Freien geboren ist und bei freier Bewegung, in dem nicht auch die Muskeln ein Fest feiern. Alle Vorurtheile kommen aus den Eingeweiden. – Das Sitzfleisch – ich sagte es schon einmal – die eigentliche Sünde wider den heiligen Geist. (Ecce Homo, 4.Teil, 1. Paragraf) Mümkün olduğunca az oturmak; dışarda, kasların da birlikte eğlendiği serbest hareket esnasında doğmayan hiç bir düşünceye güvenmemek. Bütün önyargılar içerden[, işkembeden] gelir. -Kaba et- daha önce de söylemiştim- kutsal ruha karşı işlenmiş asıl günah.Ve canım sıkılır, sürekli hem de. Bir şeyler sürekli yolunda gitmez, sürekli yolunda gitmeyen bir şeyler vardır her zaman.

Dram kelimesiyle muhtemelen en fazla gazetelerin üçüncü sayfalarında karşılaşıyoruz, fakat bazen de aynısını en yakınımızda en yakınlarımızın, hatta bizzat kendimizin yaşadığı, dolayısıyla yaşadığımız olaylar için kullanıyoruz. Genç delikanlı sevdiği kıza kavuşamayınca saçlarını kesti; genç kız zorla sevmediği bir adamla evlendirilince artık bir daha yeşil giymemeye yemin etti; otuz yıllık eşi kendisini terk edince eşini sinsice takip ederek bir köşede sıkıştıran adam, eşinden gelip evden eşyalarını almasını istedi. Bunlara benzer dramlar her gün yüzlerce kez tekrarlanıyor en yakın ve yakın olmayan çevremizde, tanıdığımız ve tanımadığımız insanların hayatında. Bu gerçek dramların yanı sıra ayrıca bir de sahneden, tiyatro sahnesinden tanıdığımız dramlar var; gerçek olmamakla birlikte gerçekmiş gibi yapan, gerçek hayatı bir şekilde sahneye taşıyan dramlar, oyunlar yani. Dram kelimesi Eski Yunanca bir kelime olup eylem/olay anlamına gelir, dolayısıyla sahnelenen oyunlar, Aristoteles‘e göre, öncelikle kişileri değil, hayat içerisinde gerçekleşmesi mümkün olan olayları canlandırırlar. Haliyle, olayları kişilerden bağımsız düşünemeyiz tabii ki. Bu bağlamda Aristoteles’le birlikte iki tür dramdan söz edebiliriz; trajedi ve komedi. Ona göre komedi gerçekte mümkün olandan daha kötü, trajedi ise daha iyi insanları taklit etmeye çalışır (Poet. 1448a). Komedide figürler gülünç duruma düşerek yenilirler, bütün olay neşeli ve komik bir hal alır ve bir şekilde mutlu bir sonla biter kapanır. Trajedide ise sıklıkla felaket çöker, karalar bağlanır. Düzgün, erdemli, iyi niyetli ve herkes için en iyisini isteyen dürüst bir insan, kendi elinde olmadan, hiç bir suç ve hata işlemeden bir girdabın içine düşer ve çıkamaz oradan bir daha. Bu noktada trajediden beklenen izleyicide duygusal bir sarsıntı gerçekleştirmesidir; kendisini sahnedeki olayın içinde kahramanın yerine koyan seyirci (mimesis), onunla birlikte acı ve ıstırap çekerek ruhsal bir temizlik yaşar (katharsis). Bütün bu sürecin son tahlilde kendisi için belirlediği hedef, izleyiciyi ahlaki olarak iyileştirmektir. Dolayısıyla Aristoteles’e göre trajedinin söz konusu bu kathartik işlevi, kendisini aynısı sebebiyle komedinin önüne geçirir.

Hector ve Achilles arasında favorim her zaman Hector olmuştur; ne de olsa Türkiyeli. Ta ki Wolfgang Petersen, bir Alman, Brad Pitt’i işin içine sokana kadar. Yunanlı oluverdim birden. Neyse ki uzun sürmedi, Allah’tan. Hikâyeyi biliyorsunuz ya da bilmiyorsunuz önemli değil, anlatayım kısaca. Bir düğün düşünün, Tanrı ve Tanrıçalarla dolu bir salon. Ve düğünün en neşeli anında bir deli kuyuya bir taş atıyor; Tanrıça Eris. Sinirli, çok sinirli; çünkü düğüne davet edilmeyen tek Tanrıça, bir kadın yani, ve kuyuya attığı taş salonun orta yerine fırlattığı ve üzerinde en güzeli için yazılı bir altın elma. Tabii ki eğlence olsun için değil, maksat ortalığı velveleye vermek, milleti birbirine düşürmek, fitne fesat çıkartmak. Ve olan oluyor. Nitekim Tanrıça da olsa kadın bunlar, ne bekleniyordu ki. Üçü birden, Athene, Aphrodite ve Hera, ben ben diye saç baş yolmaya başlayınca Baba Tanrı Zeus işe el koymak zorunda kalıyor; o halde sen karar ver diyorlar hangimizin en güzeli olduğuna. Haliyle; kim üç kadın arasında kalmak ister ki; Tanrı da olsa insan, öyle kolay kolay üstesinden gelinebilecek bir durum değil bu, tecrübeyle sabit. Kendisini ateşe atmıyor Zeus tabii ki, yapar mı; işi başka birine delege ediyor, sorumluluğu atıyor üzerinden yani ve Truva Kralı Priamos‘un küçük oğlu Paris‘i karar mercii olarak belirliyor. Ardından Hermes, Franz Kafka‘nın elçisini andırırcasına, yola koyuluyor ve Paris’i tuttuğu gibi alıp getirip huzura çıkartıyor. Ne kadar da çok insana benziyor Tanrılar, ya da insan ne kadar da çok Tanrısına, İlahına benziyor. Rüşvet teklif ediyorlar Paris’e, her üç kadın, yani Tanrıçalar; rüşvet teklif ediyorlar adama kendilerini seçmesi için. Ve rüşvet olarak teklif edilenler bugün neyse o gün de aynı şeyler; ha Tanrı olmuşsun ha insan, ha ikibin sene önce yaşamışsın ha bugün, dünyada değişen pek bir şey yok. Bir erkek ne ister? İktidar (Hera), şöhret (Athene) ve kadın (Aphrodite); Paris kadın’ı tercih ediyor, dolayısıyla en güzeli Aphrodite oluyor. Da asıl mesele zaten burda başlıyor. Nitekim Aphrodite Paris’e dünyanın en güzel kadını olan Helena’yı teklif ediyor.

Paris vakit kaybetmeden Yunanistan’a doğru yola koyuluyor hemen. İlk görüşte aşk bunlarınkisi. Aslında her şey Aphrodite’in halt etmesi. Sen elin karısını başka bir adama nasıl veririsin? Helenanın bir kocası var zaten; Sparta Kralı Menelaos. Truvaya kaçırıyor Helenayı Paris, hem de çeyiziyle birlikte. Menelaos küplere biniyor tabii ki, kuduruyor adeta ve meseleyi abisine, Miken Kralı Agamemnon‘a açıyor. Bütün Yunanistandan büyükçe bir ordu toplanıyor, yara almaz Achilleus ve Ithaka Kralı Odysseus‘da dahil, ve Helena’yı geri getirme operasyonuna Agamemnon komutasında start veriliyor. Fakat gel gör ki gemiler Aulis limanından henüz daha yeni demir almışlardı ki, yelkenler boşalıyor; rüzgâr yok. Ne oldu ne bitti, ne yapacağız, ne edeceğiz derken söz dönüp dolaşıp müneccim Kalchas‘a geliyor. Kalchas Agamemnona Artemis‘in ondan razı olmadığını, dolayısıyla kendisinden intikam aldığını, ancak kızı Iphıgenie‘yi kurban etmesi durumunda bu lanetin ortadan kalkıp yelkenlerin yeniden rüzgarla dolacağını söylüyor; ve trajedi tam bu noktada başlıyor. Agamemnon çaresiz, ne yapsın; teslim oluyor Tanrısına, en az İbrahim kadar. Ve haber gönderiyor eve, karısına; hemen kızı al gel diyor, yarın akşam görücüler gelecek; cesur yürek Achilleus kızımızla evlenmek istiyor, yoksa diyor sizinle birlikte gelmem Truva’ya, savaşmam sizinle sırt sırta, omuz omuza; yalan söylüyor. Elçi yola koyuluyor, fakat Agamemnon huzursuz, göğsünde, bu noktada Euripides’e kulak veriyoruz, bir tarafta evlat sevgisi, diğer tarafta ihtiras. Pişman olur gibi oluyor, yook, oluyor da; ve gizlice Klytaimnestra‘ya, yani karısına, ikinci bir elçiyle, sakın ha kızı alıp gelme, düğünü erteledik, daha sonra yapacağız diye yeni bir haber gönderiyor. Fakat çok geç; Menelaos meseleyi fark ediyor ve elçiyi daha henüz yola çıkmıştı ki, yakalıyor. İki kardeş birbirine giriyor; yok sen öylesin, böyle yaptın, yok sen böylesin, şöyle yaptın derken Agamemnon halka dönüyor ve tam kararlı bir şekilde kızını kurban etmekten vaz geçtiğini cümle aleme duyuracak, Klytaimnestra’yla kız, Iphigenie yani, çıkıp geliyorlar; iyi mi? Halk hareketleniyor, fevc fevc olay mahalline akıyor. Menelaosun bile gözleri yaşarıyor bu manzara karşısında ve vaz geçiyor Helena’dan, vazgeçiyor karısından, kıyamıyor yeğenine; bırak, geri dönelim diyor abisine. Yok diyor Agamemnon, demek ki olacağı yokmuş, kader; Tanrılar kızımın kurtulmasını istemiyorlar; isteselerdi eğer, onu kurtarma çabalarımı boşa çıkartmazlardı. Ve bir öncekisinden daha büyük bir teslimiyetle teslim oluyor Tanrıların kararına. Yatırıyor çocuğu yere, bağlıyor gözlerini, çıkartıyor hançerini, kaldırıyor elini ve indiriyor. İmtihanı kazanmıştır Agamemnon, Tanrısına teslimiyetini göstermiş, Tanrısı için yapamayacağı hiç bir şeyin olmadığını kanıtlamıştır; sadece Tanrısına değil, cümle aleme. Artemis kulunun teslimiyetinden hoşnut, kimseye çaktırmadan Iphigenie’yi alıp kaçırıyor ve yerine bir koç bırakıyor; Iphigenie’ye benzeyen. Agamemnon olup bitenin farkında değil tabii, gözleri yaşlı, kan ağlıyor yüreği evlat acısıyla. İbrahim daha şanslıydı; o biliyordu evladını kurban etmediğini, o biliyordu Rabbisinin son anda yetişerek evladını kurtardığını. Agamemnon bilmiyor; o o acıyla yaşamak zorunda. Happy end yok. Trajedi bu nitekim, komedi değil.

Rüzgârlar esiyorlar yeniden, yelkenler doluyor, gemiler yola koyuluyor. On yıl sürüyor savaş, tam on yıl ve iki taraf da tam sınırına gelip dayanmışlarken her şeylerinin, Odysseus çıkıyor sahneye. Bir at yapalım diyor, tahtadan bir at. İçi boş olsun ve içini askerlerle dolduralım. Sonra bu atı Tanrıların hediyesi diyerek ve bizim tarafımızdan bir zeytin dalı olarak Truva’nın kapısına dayayalım. Truvalılar bu hediyeyi kabul etsinler ve içeriye alsınlar. Gece olunca herkes uyurken atın içindeki askerlerimiz çıksın dışarıya, açsınlar kapıları ve bütün şehir yakılıp yıkılsın, kılıçtan geçirilsin ve artık bu savaş bitsin. Tam da öyle oluyor. Her ne kadar Laookon, quidquid id est, timeo Danaos et dona ferentes (Vergil), ne olursa olsun, hediye getirseler dahi korkarım Yunanlılardan diyerek uyarsa da Truvalıları, kimseye dinletemiyor sözünü. Ne demişti Türklerin ataları; Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir. Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir. Muhtemelen o zamandan kalmış bir özdeyiş. Bütün şehir yerle bir ediliyor, taş üstünde taş, omuz üstünde baş kalmıyor; bir kişi, sadece tek bir kişi hariç; Aphrodite’in oğlu Aeneas. Son ana kadar şehri teslim etmemeye kararlı ve kanının son damlasına kadar savaşmaya hazır bir halde mücadeleye devam eden Aeneas, meselenin çevrilmesinin artık mümkün olmadığını fark ettiği anda, elinde oğlu, sırtında babası şehri terk ediyor; kaçıyor yani. Önce Trakyaya, ardından Delos’a. Apollon‘un tavsiyesi üzerine oradan Girit’e geçiyor. Yolculuğunun altıncı yılında Sicilyaya varıyor nihayet. Babasını burada toprağa verdikten sonra tam İtalya’ya geçmek üzere yelkenleri açıyor ki, sert bir rüzgar alıyor onu oradan Kartacya’ya atıyor. Tekrar geriye, Sicilya’ya dönüyor. Ordan yer altına, göçüklerin mekanına iniyor ve Babasıyla karşılaşıyor. Babası kendisine kuracağı imparatorluğun ihtişamından söz ediyor. Artık emindir kendisinden, geleceğinden. Sihirli bir ota tutunarak ölüler diyarından tekrar yer yüzüne, diriler diyarını çıkıyor ve Tiber nehrinin denize aktığı noktada daha sonra Roma olacak olan şehri kuruyor. Ve Aphrodite’le başlayan macera, Aphrodite’in oğlunun, Aeneas’ın zaferiyle tamamlanıyor, en azından bu tarafıyla. Trajedi içinde komedi. Traji-Komik bir komedi.

Achilleus’un Hector’u ölüme götürmesi- Franz Matsch (1892)

Bilanço: Achilleus Hector’u, Paris de Apollon’un yardımıyla Achileus’u öldürüyor. Bir yerlerde Paris’in de savaşta öldürüldüğünü, Helena’nın Menelaos’la birlikte Sparta’ya geri döndüğünü öğreniyoruz. En azından bu tarafıyla, öyleyse eğer, operasyonun hedefine ulaştığını söyleyebiliriz o halde. Kral Agamemnon’un sonu iyi olmuyor fakat. Bir kadının en büyük silahı nedir? Kendisi. Evladını kaybetmiş bir kadın, babasını kaybetmiş bir adamla bir araya gelirse ne olur? Felaket. Evlat acısını, evladını öldüren adamı, evladını öldüren adamın babasını öldürdüğü adamla, Aigisthos, aldatarak dindirmeye çalışan bir kadın felakettir. Agamemnon muzaffer bir komutan olarak, şan, şöhret, şeref ve ganimetle ülkesine geri dönerken kendisi için hazırlanan sondan habersizdi. O gece ölüyor; kendisini şehrin kapısında sevgi gösterileriyle karşılayıp saraya alan, ardından onun için dinlensin ve kendisine gelsin diye hazırladığı banyoda üzerine ağ atıp hareket edemez hale getirdikten sonra sevgilisiyle birlikte hançer darbeleriyle canını alan karısının kucağında ölüyor.

Mustafa KÜÇÜKHÜSEYİNOĞLU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir