Cumhuriyet Kavramının Doğuşu ve Gelişimi 

Cumhuriyet sözcüğü Arapça’da “toplu olarak bulunan kavim” anlamına gelen cumhur’dan gelir. Cumhuri “toplu olarak bulunan  kavime ilişkin” demektir. Yunan ve Latin dillerinde cumhuriyetin karşılığı olarak ‘res publica’ dan türetilen ‘republic’ kullanılır. Her ne kadar Platon‘un Türkçe’ye Devlet olarak çevirilen kitabının asıl adı Republic ise de buradaki republic sözcüğü günümüzdekinden oldukça farklı bir anlama gelir, doğudan doğruya devlete işaret eder. (Dolayısıyla Platon’un Republic’inin Devlet olarak serbest çevirisi aslında doğrudur) Cicero da res publica’yı devlet anlamında kullanır. Ama Runkle‘nın işaret ettiği gibi (1968, 61) Cicero Platon’dan bir adım ileridedir: Zira artık devlet kamu olarak görülmektedir. Ama bu öyle bir kamudur ki, otoritesini halktan almasına rağmen ne halka aittir, ne de halkın moral taleplerine hizmet etmek için vardır. Cicero tüm politik gücün, bu güç altında yaşayan halktan kaynaklandığını halkın rızasına da yansıdığını, böylelikle de otoritenin meşrulaştırılmış olduğunu belirtir.

Buraya kadar anlatılanlardan da anlaşılacağı üzere Cumhuriyet ilk çağlardan beri kullanılagelen bir sözcük olmasına rağmen, tanımı, başka bir deyişle tekabül ettiği nesnenin ve/veya o nesnenin zihinde uyandırdığı imaj olan kavramın, ne olduğu üzerinde çağları aşan bir fikir birliği mevcut değildir. Cumhuriyet’in anlamının bu değişkenliği onun sosyal ve tarihsel bir  kavram olduğunun bir işaretçisidir. Daha açık bir ifadeyle, zamana ve mekâna göre değişen bir kavramdır cumhuriyet. Zamana  ve mekâna göre değişen, yani sosyal ve tarihsel olan kavramların incelenmesinde izlenecek yollardan biri kavramı günümüzdeki anlamıyla tanımlamak ve sonra da geçmişteki kullanımlarını bu tanım ışığında gözden geçirmektir. Biz de burada şimdi bu yolu izleyeceğiz. Tarihteki oluşumlara kısaca göz değdirerek Cumhuriyet anlayışının gelişme çizgisini belirlemeye çalışacağız.

Günümüzde cumhuriyet iki açıdan tanımlanmakta. Dar anlamda cumhuriyet devlet başkanının belirli bir süre için, doğrudan ya da dolaylı olarak halk tarafından seçilmesine dayanan hükûmet biçimidir. Geniş anlamıyla cumhuriyet ise bir hükûmet biçimi değil, fakat bir yönetim biçimidir ve halkın egemenliği elinde tutmasını ifade eder. Kanımca cumhuriyetin siyasal bilimcilerce geniş anlamıyla tanımlanması, demokrasi ile cumhuriyetin bir diğeriyle karıştırılmasına yol açmaktadır. Oysa demokrasi bir biçimden çok bir iç erik konusudur ve en mükemmel haline de ancak dar anlamıyla tanımlanan cumhuriyet ile ulaşabilir. Dar anlamıyla tanımlanan bir cumhuriyet, iktidarın belirlenen süre içinde seçimle el değiştirmesi halinde, demokrasi için gerekli koşuldur. Ama geniş anlamıyla tanımlanan bir cumhuriyet ulusal iradenin üstünde -her ne kadar sembolik olursa olsun- bir başka gücün varlığına cevaz verdiği sürece, demokrasi için bir handikap teşkil edecektir. Buna göre Türkiye Cumhuriyeti bugün demokrasinin beşiği olarak adlandırılan Birleşik Krallık’tan çok daha fazla demokrasiyi yaşayabilme olanaklarına sahiptir. Bu imkân M.K. Atatürk tarafından verilmiştir. 1923’te 1921 Anayasası’na eklenen “Türkiye devletinin şekli hükûmeti Cumhuriyettir” maddesi bizleri hem cumhuriyete hem de gerçek demokrasiye kavuşturmuştur. Ama hemen şunu belirtelim ki, ne cumhuriyet ne de demokrasi biz Türkler için önceden bilinmeyen kavramlardır. Tam tersine ilk cumhuriyet örneklerine tarihte günümüz Hindistan’ın kuzeyi ve Çin arasında uzanan topraklarda yaşayan kavimler arasında rastlandığını belirten yazarlar vardır. C. N. Parkinson Türklerin adını vermeksizin fakat Türk bölgelerini içeren bir coğrafyada cumhuriyete benzer yönetimlerin kurulduğunu açıkça yazar. (Parkinson, 1976,155).

Atina ve Roma’ da karşımıza çıkan ve Cumhuriyet olarak adlandırılan hükûmet biçimleri en başta da söylediğimiz gibi günümüzdeki cumhuriyet anlayışından son derece farklı olup, bunlara aristokratik cumhuriyet demek daha doğrudur. Atina’da kadınlar, köleler ve yabancıların dışta bırakıldığı meclislere (Runkle, 1968, 4) ya da Roma’da patricilerin girişimiyle desteklenen fakat sonra aristokratların varlıklı pleblerle uzlaşmasıyla oligarşiye dönüşen ve adı cumhuriyet olan yönetimlere  bakarak eski Yunan’da, Roma’ da cumhuriyet vardı demek zordur. Ama cumhuriyet fikrinin günümüzdeki tanımına ulaşmasında, kuşkusuz, Asya ve Latin Avrupa’daki bu oluşumlar bir birikimin gerçekleşmesine katkıda bulunmuştur.

Cumhuriyet fikrinin gelişmesine katkıda bulunan bir başka oluşum ise tek tanrılı dinlerin insanların hepsinin eşit olduğu anlayışından kaynaklanmıştır. İnsanlar arasındaki servet, kuvvet, boy, zeka, farklarının Tanrı katında önemsiz olması, buna karşılık yaşamın temel dönemleri olan doğum, hastalık, yaşlılık, ölüm açısından insanların eşit olması sadece  aristokratik oligarşilerin değil mutlakıyet rej imlerinin de temelini sarsıcı niteliktedir. Tarihin bu noktasında mutlak monarşiler her ne kadar Tanrının yer yüzündeki temsilcisi olarak kendilerini halklarına takdim ediyor idiyseler de, tek Tanrılı dinlerin halkın inanç-bilinç dünyasındaki yansıması , bu takdimin dışlanmasına yol açmıştır. Zira mutlak monarşiler her ne kadar yetkilerini Tanrıdan almaktaysalar da bu yetkiyi  değil, diğer soylularla paylaşmaktaydılar. İşte insanların Tanrı katında eşitliği fikri, öncelikle soyluların bu pay alımları uygulamalarına karşı çıkılmasına yol açar. Hemen arkasından kralın da yetkileri tartışma konusu edilerek halkın bu yetkilerin paylaşımında hak sahibi olması talebi gündeme gelir. Sonuç meşruti monarşilerdir. Ancak meşruti de olsa monarşilerin halkın dışında ve üstünde yer alması, soya bağlı olması, kraliyet ailesi dışındaki soyluların süregiden etkinliği ve egemenliğin hâlâ paylaşılıyor olması halkın eşitlik ve adalete ilişkin taleplerinin karşılanmasına sınırlar getirmektedir. Öte yandan kraliyet aileleri arasındaki akrabalık ilişkileri de artık kendisini teba değil de millet olarak gören halkın bilinç dünyasında uyumsuzluk yaratan bir faktör haline gelmiştir. Nitekim Fransız ihtilali daha pek çok faktörün yanı sıra bu uyumsuzluğun da bir sonucudur diye düşünüyorum. “Millet egemenliği” dayandığı temel kavram olan kansız ihtilali (ki bu  iddia F. Armaoğlu’na aittir, 1975, 14) 1792′ de cumhuriyetin ilanıyla son bulur.

Günümüzdeki anlamıyla cumhuriyet fikrinin ilk savunucularının aynı zamanda iktisadi liberalizmi de savunan kimseler  olması –Bentham, Ricardo, J.S Mill– milliyetçilik, iktisadi gelişme ve cumhuriyetçilik arasındaki güçlü bağın bir göstergesidir. Sözgelimi Bentham 18. yy. sonu 19. yy. başında “yönetimin amacı devletin bütün üyelerinin en büyük mutluluğu olmalıdır, yasa yapıcının görevi en çok sayıdaki insana en büyük iyiliği getirebilecek yasaları bulmaktır mutluluk geçinme, bolluk, güvenlik, ve eşitlikten kaynaklanır… bunları sağlayacak olan ise temsili demokrasidir…” der ve şunu ekler: “…bu kötü dünyayı cumhuriyetlerle doldurarak düzeltmekten daha iyi bir amaç olamaz.”

Cumhuriyet fikrinin milliyetçilikle desteklendiğini ise Burke‘ün demokrasiye karşı çıkışındaki şu cümlelerinden alıyoruz: “Halkın çoğu sınırlı zekalı, erdemsiz olup yönetmek için yetiştirilmemiştir. İstikrarsızdır. Dün yaptığını bugün bozar. …demokrasi ayaktakımının yönetimidir” (Runkle, 1968, 356) .Kendi halkını böyle niteleyen bir fikrin sahibinin cumhuriyetçi görüşleri desteklemesini beklememiz kuşkusuz olanaksızdır.

Bütün bu açıklamalarımızın sonunda yeniden başa dönersek şunu söyleyebiliriz: Cumhuriyetin ilan edilmesiyle bir yandan kolektif bilincimizin geleneksel yanında zaten mevcut olan cumhuriyet ve insanların eşit olduğu anlayışları yeniden canlandırılmış, bir yandan da kolektif bilincimizde ulus olma bilinci ve iktisaden kalkınma özlemleri uyarılmıştır. 1923 yılında 1921 Anayasası’na eklenen bir madde ile bu canlanmayı ve uyarılmayı mümkün kılan M.K. Atatürk’ü bu vesileyle saygıyla anarım.

Nilgün ÇELEBİ

(Cumhuriyet Bayramı Paneli 28.10.1988 Selçuk Üniversitesi-Konya)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...