Böyle Buyurdu Nietzsche!

Aslanlar kendi tarihçilerine sahip oluncaya kadar
kitaplar avcıyı övmeye devam edeceklerdir.”
Afrika Atasözü

1 Ocak 1889 yılında Friedrich Nitzsche  ağır bir sinir krizi geçirir. Daha 45 yaşındadır. 1881 yılında Lou Salome adında Rus kökenli bir hanımla büyük bir aşk yaşamıştır. Aslında aşk üçlü bir aşktır ve bir başka filozof Paul Rée ile paylaşılmaktadır. Bu düzensiz ve hastalıklı ilişkiye, ömrü boyu Nietzsche’ye koruyuculuk yapan kız kardeşi Elisabeth ve annesi karşı çıkarlar. Netzsche, Lou Salome’den ayrılır. Ayrılık Nietzsche’ye tam bir yalnızlık ve hayattan soyutlanma getirir. Ünlü filozof bütün dostlarıyla ilişkisini keser ve hiç kimseyle görüşmek istemez. Bir süre sonra annesi ve kız kardeşini de Lou Salome nedeniyle suçlayarak Rapallo’ya kaçar. Rapallo’da on gün içinde “Böyle Buyurdu Zerdüşt” kitabının ilk bölümünü yazar. Peş peşe gelen “ilhamlar”, yalnızlık ve güvensizlik Nietzsche’yi daha da yorar. Geçirdiği ağır krizin etkisiyle İtalya Kralı Umberto I ve diğer tanıdıklarına, sonradan “Wahnsinnzettel” adını alacak olan delilik mektupları yazar. Yazdığı mektubun biri şöyledir:

“Ustam Pietro,

Bana yeni bir şarkı söyle! Dünya değişti ve bütün kâinat eğleniyor.”

İsviçreli tarihçi ve kadın hakları savunucusu Meta von Salis Marschlins’e yazdığı bir mektup daha da ilginçtir:

“Dünya değişti. Tanrı yer yüzüne indi. Bütün kâinat neşe içinde. Ben, imparatorluğumda en büyük güce kavuştum ve Papa’yı hapse gönderdim, Wilhelm, Bismarck ve Stocker’i de kurşuna dizdirdim.”

Mektuplardan birini de arkadaşı Burckard’a göndermişti. Burckhard durumu hemen Dr. Ludwig Wille’ye haber verir ve Nietzsche, Basel’deki sinir kliniğine yatırılır. Nietzsche’ye konulan teşhis “toplumsal kurallara” uyumsuzluktur.

Aslında “Toplumsal kurallara” uyumsuz Nietzsche, hiç bir zaman Alman entelijansiyası ve sosyal kurallar ile uyum içinde olmamıştır. Almanların sosyal tabakalarının en üstünde olanlarını “Efendi ahlakı,” dindarlarını ise “köle ahlakı” yürütmekle suçlamıştır. Ona göre hayatlarında “Efendi ahlakı” uygulayanlar, kendi hayatlarını tasdik edenler, ötekileri ise hep kötü ve aşağı görenlerdir.

1881 yılında yazdığı “Tan Kızıllığı: Ahlaksal Önyargılar Üzerine Düşünceler kitabının 15. sözünde bu tür “Efendi ahlakı ve ötekileştirme” üzerinde daha geniş duracaktır. En eski teselli başlıklı önermesinde şunları yazar:

“Birinci Basamak: İnsan her keyifsizlik ve talihsizlik durumunda bundan dolayı başkasına acı çektirecek bir şey bulurBunu yaparken mevcut gücünün bilincine varır ve bu onu teselli eder. İkinci basamak: İnsan her rahatsızlık ve talihsizlikte bir ceza, yani suçun kefaretini ve kendini gerçek veya var sayılan bir haksızlığın kötü tılsımından  kurtaracak bir çare görür. Eğer talihsizlik menfaati getirdiğini görürse, o zaman başkasının talihsizliğinden dolayı acı çekmesine gerek duymaz… Bu tarzda tatmin olmaktan vazgeçer; çünkü şimdi bir başkasına sahiptir.[1]

Nietzsche’nin tam 135 yıl önce parmak bastığı, Başkasına acı çektirirken mevcut gücünün şuuruna varması,” günümüz Almanya’sında ne yazık ki zirve yapmıştır. Özellikle Türkiye ve Türklere yönelik ithamlar, önyargılar ve ötekileştirme çabalarında Niçe’nin teşhisini hatırlatmadan geçmek mümkün değildir.

Ötekileştirmenin sadece sıradan insanlar için değil Alman toplumu için başarı kazananları da kapsaması düşündürücüdür. Bu durum vicdanlı Almanların da dikkatinden kaçmamıştır.

N-Tv spor yazarı Tobias Nordmann, bir yazısında[2] Türk kökenli futbolcu Mesut Özil’in başarılarına rağmen niçin sevilmediğini soruyor ve şöyle diyordu:

“Özil’i sevmek neden bu kadar zordur? Lukas Podolski ne isterse yapar, hatta çok kötü bile oynar ve buna rağmen “Poldi” olarak sevilir. Ama Mesut Özil iyi oynasa bile eleştiri oklarına maruz kalır. Niçin?”

Evet, niçin?

Ötekileştirme toplumun her tabakasına sirayet ettiği an artık olumsuz propagandalar, önyargılar ve düşmanlıklar başlar. Düşmanlık ve ötekileştirmeyi besleyen unsurlar içinde hedefe alınan kitleyi savunlar veya hoş görenler de dahil edilebilir. Nitekim, 3 Ekim 2010 yılında, iki Almanya’nın birleşmesinin kutlandığı törende İslam Almanya’nın bir parçasıdır,” deme cesaretini gösteren Alman Cumhurbaşkanı Christian Wulf, hem basın, hem de partiler tarafından adeta aforoz edilmiştir. Almanya’nın en önemli dergilerinden biri olan Focus, 18 Ekim 2010 tarihli sayısında derginin kapağına Wulf’u Türk usulü bıyık ve başında beyaz bir takke ile koyuyor[3] ve onunla alay ediyordu adeta.

Ötekileştirme bazen olumlu olayları olumsuz olarak sunmak şeklinde kullanılabilmektedir. Örneğin, Ocak 2016 yılında Kuzey Bavyera’daki bir kasabanın kaymakamı olan Peter Dreier, savaştan kaçan 31 Suriyeli mülteciyi otobüse doldurarak Berlin’e, Başbakanlık binasının önüne gönderiyordu. Ayrıca hemen hemen her şehirde mülteciler ülkeye gelmesinler diye yoğun protestolar yapılıyor, hatta bu konuda bir parti bile kuruluyordu. Hatta Başbakan Merkel için gazeteler “Merkel, diktatör Erdoğan’la aynı yatağa giriyor,” “Annecikler böyle yapmazlar,” “Merkel’den Almanya’ya Darbe,” gibi başlıklarla Merkel’i deyim yerindeyse topa tutuyorlardı. Merkel eleştirilere aldırmadan Türkiye ile yapılan mülteci anlaşmasına önayak oluyor ve Avrupa’ya, dolayısıyla Almanya’ya mülteci akını yapılan anlaşma ile birlikte bıçak gibi kesiliyordu. Bu kez ötekileştirme çarkı farklı şekilde çalışmaya başlıyordu. 21 Haziran 2016 tarihinde Faz, Die Welt gibi gazeteler, “Türkiye’nin vizesi olan Suriyeliler’in de Avrupa’ya gidişlerine izin vermediğini,” yazarak Türkiye’yi suçlamak için yeni bir gerekçe buluyorlardı. Oysa daha bir kaç hafta önce “Mülteci gelmesin,” diye kıyameti koparan da aynı gazetelerdi.

Yapılan bir araştırmaya göre, Alman medya sektöründe çalışan yabancıların oranı yüzde ikiden daha aşağıdadır. Bu oran içindeki kişiler de köşe yazarı veya editör konumunda değildirler. Alman medyasında Türkler ve İslam ülkeleri üzerinde yazılan yazılarda fahiş hataların, önyargıların ve ötekileştirmenin olması da önemli değildir. Örneğin, Erdoğan’ı hem Pantürkist, hem de Panislamist olarak suçlayan köşe yazarlarına bu kavramlar hakkındaki bilgilerinin ne kadar olduğu bile gündeme gelmemektedir. 

Ermeni meselesi, mülteci krizi, küfürlerin sanat olarak değerlendirilmesi gibi bütün problemler aslında ötekileştirmenin alt yapısını oluşturmaktan başka bir şey değildir. Nietzsche’nin “Herren moral” (Efendi ahlakı) diye tarif ettiği bakış açısı ne yazık ki Alman medyası tarafından harfiyen uygulanmaktadır. Bilgi veya itibar efendilerin belirledikleri çerçevede  değerlendirilebilmektedir ancak. Toplumda itibarlı olan yabancı, yabancılaşmış yabancıdır. Değerlerine sırt dönen yabancı, itibar gören yabancıdır. Kimlik tanımlamasında, aidiyette kendi çizgisi olmayan ve “Efendi”nin moral”ine kendisini emanet etmiş yabancı uyumlu, demokrat, insan haklarına saygılı bir yabancıdır. Başkaldıran, haklarını savunan ve kendi kimliğini kendisi tanımlamaya, kendi yaşam alanını kendisi oluşturan yabancı da radikal yabancıdır.

Artık günümüzde hem Batı’ya hem de Doğu’ya gül uzatan büyük düşünür Goethe gibilerini hatırlayan çok az insan var. Hani o “Doğu-Batı Divanı”nda diyordu ya:

“Wer  sich  kennt  und  andere  wird  auch  hier  erkennen:
Orient  und  Okzident  sind  nicht  mehr  zu  trennen”

Yani,

“Kim  ki  kendini bilir ve tanırsa, ötekisini de anlar, bilir ve şu sonuca ulaşır:
Doğu’da Batı’da birbirinden ayrılmaz bir bütündür.”

Orhan ARAS

Dipnotlar

[1] F.Nietzsche, Tan Kızıllığı: Ahlaksal Önyargılar Üzerine Düşünceler,s.8
[2] http://www.n-tv.de/sport/fussball-em/Warum-es-so-schwer-ist-Oezil-zu-lieben-article18019561.html
[3] Focus, 18.10.2010 s. 34

1 Yorum

  1. AvatarMurat Alan Cevapla

    Dostum Nietzsche yaralı bilinçli bir ihtişamdır. Hummalı karşıtlığın bilgesi ve isyan eden çocuğudur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir