Kırmızı Gül

“Ezel bahar olmayınca
Kırmızı gül bitmez imiş
Kırmızı gül bitmeyince
Sefil bülbül ötmez imiş.”
Hatai

Önce sağa, sonra sola baktı. Bir şeyler arar gibiydi. Eliyle kalın camlı gözlüğünü düzeltti. Yürüdüğümüz daracık toprak yolun sol tarafında dört tane kırmızı gül vardı. Bir karış boyları ile etraflarına dökülmüş sapsarı yaprakların içinde adeta boğulmuşlardı. Sonbahara rağmen renkleri hâlâ solmamıştı. O, gülleri görünce adımlarını hızlandırdı ve güllerin yanına varınca iki büklüm oldu, güllere doğru eğildi. Eğilirken bembeyaz saçları öne doğru döküldü. Bir eliyle ortadaki gülün dibinden tuttu. Gül inat edip yerinden kopmuyordu. Sertçe çekti. Gül toprakla birlikte yerinden çıktı. Gülün köklerindeki toprağı silkeleyip temizledi sonra karşıdaki abideye baktı. Kahve renkli mermer taşın ortasında elleri havada bir kadın resmi vardı. Kadın ölü çocuğunu havaya kaldırmış, sanki o masum çocuğun dilsiz lanetini bütün dünyanın üzerine fırlatmak ister gibi durmuştu. Kadının resminin altında “Hocalı Anıtı” yazıyordu. Elindeki gülü anıtın önüne bıraktı. Sanki bütün sevgisini, saygısını bir tek gülle ifade etmek ister gibi bir süre gülün ve anıtın önünde durup baktı. Nereye baktığını göremiyordum. Ama onun duruşundan ta uzaklardan, Azerbaycan’ dan bir gönül dolusu sözü o gülle birlikte Avrupa’da, garip bir köşede, günahsız yere şehid edilen insanların hatırasına dikilmiş bu anıta getirdiğini anlayabiliyordum. 

Sonbahar gelince nedense insanı anlatılmaz bir hüzün sarıyor. Gönül daha hassas, gözler daha da dolu oluyor. Bu, belki de insanın kendi sonunu düşünmesiyle ilgili bir hadisedir. Ölüm, ayrılık, sevda duyguları insana hüzün vermez de ne verir? Hele gurbette bir sonbahar mevsimindeyseniz hüznünüz kat be kat artıyor. Anıtın önünden tek başına boynu bükük duran kırmızı gül ve anıtın içimize döktüğü keder, gam duygularıyla geriye dönüyoruz. Den Haag şehri derin bir sessizlik içine gömülmüş.

Sabah Almanya’nın Mülheim şehrinden yola çıkarken de içimizde belli belirsiz bir hüzün vardı. Eski bir su kulesinden restoranta döndürülmüş güzel bir salonda sohbet ede ede kahvaltımızı yapmıştık. Kahvaltıda kimler yoktu ki… Azerbaycan’dan yazar Anar Bey, Türkiye’den şair Yavuz Bülent Bakiler, yine şair Bekir Salim, Rasim Köroğlu, Türkmeneli’nden Prof. Suphi Saatçi, Yine TRT Avaz ve Türkmeneli televizyon kanallarında sunuculuk yapan ve gerçekten de Türkçesi ve geniş bilgi birikimiyle herkesin hayranlığını kazanan Zeynep Köşker, Almanya’dan Ozan Yusuf Polatoğlu, Nevşehir Valisi Osman Bey ve hanımı, Kapadokya Derneği Başkanı Mümin Uluç

Kahvaltıda Anar Bey‘le Kerkük’lü Prof. Suphi Çiftçi karşılıklı olarak bayatı söylemişler ve bizler de dikkatle dinlemiştik. Suphi Bey mimar olmasına rağmen tam bir hoyrat ustası… Hoyratların hem Azerbaycan varyantını hem de Kerkük varyantını söylüyordu. Anar beyin de bayatı konusunda geniş bilgisi vardı. Ezberindeki birbirinden güzel bayatılar orda olan herkesi hayret ettirmişti.

Suphi Bey bir Bakı bayatı okumuştu.

“Bekim ağlar,
Şirvan’ım, Şekim ağlar

Sen öldün men ağladım
Men ölsem be kim ağlar?”

Bu bayatı Bakü’de birlikte yaşayan ve kimsesi olmayan iki bacının bayatı imiş. Suat bey bu bayatı okuyunca bütün gözler Anar beye dönmüştü. O da bizlere gözlüklerinin ardından sakince bakıyordu. Biliyordum ki canı pipo çekiyor ama ne yazık ki Almanya’da kapalı yerlerde sigara içmek kesinlikle yasaktı. Aniden o da başladı bayatı okumaya:

“Ezizim yazığam men
Yüreği gazığam men

Men ölsem sene gurban
Sen ölme yazığam men…”

Suphi Saatçi bey Anar beyi dinler dinlemez o bayatıya benzeyen bir başka bayatı okudu:

“Gaşların yay menimçin

Kirpiğin say menimçin
Men ölsem sene gurban

Sen ölsen vay menimçin…”

Sabah sabah niye ölümden bahsediyorduk bilmiyorum. Ama ölüm de, hayat da yan yanadır ve aralarında incecik bir çizgi vardır bunu biliyorum. Sonbahar duyguları acaba onların da mı yüreklerine hüzün serpmişti? Ölen yakınlarımı düşünüyorum, babamı, dedemi, ninemi… Geçmişim, bir film sahnesi gibi gözlerimin önünde beni gurbet elinden alıp yurdumuza, elimize, obamıza götürüyor. Aklıma annemin sürekli okuduğu bir bayatı geliyor:

“Bu dağlar ulu dağlar
Çeşmeli sulu dağlar
Burda bir gerip ölüp
Göy kişner, bulut ağlar!”

Gönül ister ki hiç kimse ağlamasın! Hiç kimse gurbette garip ölmesin ve ayrılıklar bu kadar uzun, bu kadar yakıcı olmasın!

Dillerimizde bayatı, gözlerimiz dolu dolu restorandan kalkmıştık. Yolumuz uzun, vaktimiz dardı. Lüks bir VW. minibüsle Hollanda’ya doğru yola çıktık. En öne Anar Bey oturmuş, arkadaki konuşmalara karışmadan sessizce etrafı süzüyordu.

Aynı gün akşam Hollanda’nın tarihi ve turistik şehri Amsterdam’da şiir şöleni vardı. Ama önce Den Haag’daki Azerbaycan Derneği’ne, oradan da Hocalı anıtını ziyarete gideceğiz. Yıllardan beridir adeta Azerbaycan’ın Hollanda’da sesi, nefesi, bayrağı olmuş kardeşlerimiz dernekte heyecanla bizleri bekliyorlardı.

Almanya-Hollanda sınırını hiç farketmeden geçtik. Sınırı geçtikten sonra Anar Bey’e doğru seslendim.

-Anar Bey Hollanda’dayız.

Etrafına dikkatlice baktı.

-Ne zaman geçtik Hollanda’ya? diye sordu.

Trafik tabelaları ve yazılardan başka iki ülke arasında farklı hiç bir şey yoktu.

Bizim başı belalı Müslüman devletlerimiz birbirlerinin sınırlarına vize koymanın yanında mayınlar da döşemişler ki sınırlar daha da güvenli olsun! Daha 65 yıl önce birbirinin kanına susamış Batılılar ise şimdi topraklarını bile birbirine katmışlar.

Almanya’nın dağlık ve ormanlık bölgeleri geride kalmıştı. Şimdi her yer dümdüz ve su kanallarıyla doluydu. Hollanda deniz seviyesinden aşağıda olduğu için denizden içerilere yüzlerce kanal açarak denizin öfkesini dindirmeye çalışmışlar. Küçücük ülkeleri bütün Avrupa’yı doyuruyor. Yol boyu kilometrelerce sera tarlaları… Seralarda birbirinden güzel laleleri, çeşit çeşit çiçekleri, gülleri eken, sulayan, bakan hep göçmen işçiler… Ülkelerinde gösteremedikleri çalışkanlıkları burada gösteriyor, dizüstü çökerek sekiz-on saat Hollandalılara sermaye hazırlıyor, Avrupa’yı doyuracak olan meyveleri, sebzeleri onlar ekiyor, topluyor ve kırk yaşında da bellerinden sakatlanıyorlar.

Almanya sınırından Den Haag şehrine kadar  yol yaklaşık 200 kilometre. Şehre kadar yol otoban ve üç gidiş üç geliş vardır. Almanya’nın aksine arabayla Hollanda’da en yüksek hız limiti 120 kilometredir. Her bir kilometrede radar vardır ve trafik cezaları inanılmaz derecede yüksektir. Bu nedenle herkes hemen hemen aynı tempoda gidiyor. Biz minibüste hem sohbet ediyor hem de hüznümüzü dağıtmaya çalışıyoruz. Arada bir şiirler okuyoruz. Zaman zaman Anar Bey de bize katılıyor ve Nazım Hikmet’ten hatıralar anlatıyor ve şiirler okuyor.

“Ben yoldan geçerken biri
Amca dese gel içeri
Girip yerden selamlasam
Hane içindekileri”

Anar Bey şiir okumayı bitirince Ozan Yusuf Polatoğlu Erzurum’un meşhur aşığı merhum Aşık Reyhani’yi anlatıyor. Onun şiirlerinden örnekler veriyor. Sonra bizim ısrarımızla sazsız olarak Aşık Sümmani’den bir türkü okuyor.

“Sümmani’yem kendi kendim okladım
Nasip  dağılırken yattım, yukladım
Yârin fikir defterini yokladım
Yazmış defterine ihtiyar beni”

Ozan Arif’den sonra Avrupa’da en çok tanınan ve sevilen yanık sesli ve çok eski dostum Ozan Yusuf Polatoğlu’undan sonra ikisi de atışma dalında ustalaşmış Rasim Köroğlu atışmaya başlıyor ve biraz olsun hüznümüzü dağıtıp bizleri güldürüyorlar. Rasim Bey emekli öğretmen ve usta bir şair. Her yıl düzenlenen Konya Âşıklar Bayramı yarışmalarında bir kaç yıl üst üste mükâfatlar kazanmış. İri yarı olduğu için Bekir’i, Atsız’ın “Bozkurtlar” romanındaki Yamtar’a benzetiyor ona Yamtar adını takıyorum. Benim de iri yarı oluşumu çok nazik bir şekilde hatırlatan bir taşlama ile bana cevap veriyor:

Sesi has, şiiri has, gardaşlığı has mı has,
Bana Yamtar der, hiç aynaya bakmaz Orhan Aras”

Öğleden sonra Den Haag’a vardık. Denizin kıyısında kurulmuş ve adı Türkçe ‘Set’ olan bu şehrin bir diğer adı da Lahey. Ve dünyaca ünlü Lahey Adalet Mahkemesi de bu şehirde. Den Haag görkemli, yüksek binaları olan bir şehir değil. Evler en fazla üç katlı. Kendine has bir mimarisi yok. Caddeleri sürekli değişiyor. Aniden yıkılan caddelerin yerini yeni caddeler alıyor. Burada oldukça fazla Türkiyeli göçmen var. Sadece Iğdır şehrinden 500’e yakın ev, yani ortalama 2500 Iğdırlı olduğu söyleniyor.

Den Haag’ın kalabalık caddelerden geçip Azerbaycan Kültür Derneği’nin olduğu ve çoğunlukla Türklerin yaşadığı caddeye girdik. Anar Bey, büyük Azerbaycan, Türkiye ve Hollanda bayraklarının asıldığı bir binaya baktı ve

-Dernek orası mı? Diye sordu.

-Evet, deyince minibüste herkes duygulandı. İki kardeş ülkede saçma nedenlerden uydurulmuş bayrak krizinden sonra yabancı bir ülkede iki kocaman bayrağımızın yan yana dalgalanmaları hepimizi duygulandırmıştı.

Minibüsler durur durmaz dernekteki arkadaşlar hemen etrafımızı çevirdiler. Hepsi sanki sözleşmiş gibi beyaz gömlek giymiş ve kırmızı kravat takmışlardı. Kıratlarındaki ay yıldız dikkatlerden kaçmıyordu. Sıra ile görüşüp derneğe girdik. Değerli kardeşim Başkan İlhan Aşkın, yönetim kurulundan Muharrem ve diğerleri etrafımızda dört dönüyorlardı. Hemen çaylarımızı getirdiler. Ben ayağa kalkıp kısaca arkadaşları tanıttım:

Eğer televizyonlarda, gazetelerde Avrupa’nın herhangi bir yerinde Azerbaycan’ın haklarını savunan, bayrağını dalgalandıran insanlar gördüyseniz ve ileride de görürseniz, o işleri görenler işte bu arkadaşlardır. Bunların çoğu Azerbaycan’ı hiç görmemişlerdir. Türkiye’de veya burada, dünyaya gelmişlerdir, ama yürekleri Azerbaycan sevdası ile doludur.” dedim.

Sonra sıra ile Anar Bey, Yavuz Bülent Bakiler ve Nevşehir valisi Osman bey konuştular. Anar Bey gördüklerinden çok duygulanmıştı. Burada, Avrupa’nın merkezinde vatanımızın böyle oğullarının olması beni çok sevindirdi ve duygulandırdı,” dedi.

Vaktimiz azdı. Çaylarımızı içip yola koyulduk. Avrupa’da ilk defa dikilen Hocalı Anıtı’na gittik. Den Haag’da olan ve derneğe davet edilmiş basın mensupları da bizimle birlikte gelmişlerdi.

Anıtın yanına vardığımızda Anar bey yakınlarda gül satılan bir dükkanın olup olmadığını sordu. Ne yazık ki yakınlarda yoktu. O, ülkemizin bir aksakalı sıfatıyla hepimizden öne geçti ve yolun sol tarafında sıralanmış kırmızı güllere doğru yürüdü. O güllere doğru eğilirken ben yanı başındaydım ve dilimde bir bayatı vardı :

“Gül menem
Bülbül menem, gül menem
Vetenden ayrı kaldım
Gurbette men gülmenem”

Orhan ARAS

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir