Yaşam, Bir Tasarımdan Öte Nedir Ki?

Kande gelir yolun senin ya kande varır menzilin.

İnsan yaşamı, bir tasarımdan öte nedir ki? Tasarlanan ama hiç bitmeyen bir döngü ile insan, yaşamı yani kendini var etmekte; Varoluşunu; kendini, doğurmaktadır. Varoluş üzerine, yaşam üzerine, yani insan ve onun doğası üzerine konuşmaya başlamadan önce düşünce ve onun evi olan dil üzerine konuşmalıyız. Dil ile inşa edilen bir dünyada yaşıyor iken dili oluşturan düşünce ve düşüncenin kemikleşmiş/vücut bulmuş hali cümleler, kelimeler ve sesler üzerine hiç düşünülmeden harcanan tasarımlar, yaşamlar, heba olup gitmektedir dünya denilen varlık sahnesinden.

Sesler birer formdur anlama aracılık eden. İnsan anlam inşa eder zihne taşınan o seslerle. Ve insan bir anlamdır bu anlamsız sahnede. Peki ya sesler nasıl oluşur hiç düşündünüz mü? Bir sembol kendi içinde tanımlı net bir anlamı içerir, belirli entelektüel formüllere dayanır, oysaki metafor bir imgedir. Bir imge tam da dünyanın kendini temsil ettiği gibi aynı ayırt edici özelliklere sahiptir. Bir imge -bir sembole zıt biçimde- anlam bakımından belirsizdir, tanım için zorlanamaz. İnsan tanımlı ve sonlu araçlara başvurarak sonsuz dünyadan konuşamaz. Bir sembolü inşa eden formülleri analiz edebiliriz, oysaki metafor kendi-içinde bir varlıktır, o bir tek terimlidir. Ona temas etmek isteyen her çabadan ayrılır, farklılığını korur.

İnsan doğası, üzerine düşünmeden, konuşmadan bir toplum tasavvuru inşa etmek, bırakın tasavvur inşa etmek kurallarla sınırlar çizmek ne mümkün! Yaşama sınırları katı kurallarla çizilmiş bir dünyada prangalarla yaşamaya mahkum edilen bir canlıdır, insan. Canlılığını kendini aşan bir takım normlar dünyası içinde, sosyal bir canlı olarak sürdürmek zorunda bırakılmıştır. Belki de adına sosyalleştirme denilen bu çabayla amaç, insanı, kendine yabancılaştırmak, onu dizginlemek ve boyunduruk altına almaktır. Eşsiz donanımlarla dünyaya gelen, bilinmezliklerle dolu o muhteşem canlı nasıl dizginlenebilir işte iyi okunursa kendi tarih bunu bize anlatıyor. İnsanın, yani onun emeğinin sömürüsü üzerine inşa edilen bir uygarlık! Acılar, gözyaşları ve kanla yoğrulan, yazgısı boynuna asılı insanın çilekeş tarihi…

Sınırsız ses yelpazesiyle yaşama merhaba diyen insanoğlu daha doğar doğmaz başlar o kurallar ve sesler boyunduruğuna. O canlıya özgürce kendini ifade etme şansı verilmiş iken, sınırlandırma ilk öğretilen sözcükler ile başlar. ‘Anne’, ‘Baba’ yı iki ses, iki kelimeden ibaret bir anlam olarak düşünmeyin. Orada derin anlam yüklü! Kalıplar, kurallar, normlar, boyunduruklar… Böylece başlar insanın doğasına yabancılaşma serüveni; kendini gerçekleştirememe, potansiyelinden mahrum kalma hikayesi. İyi dinle, bu senin hikayen. Bu ses ve sözcükleri, mimikler, davranışlar izleyerek insan yaşamının sosyalleşmeye entegrasyonu böylece devam eder gider. Bu bir sosyalliğe, dizginlemeye, boyunduruğa bir merhabadır. Buna ‘us’landırma çabası da diyebiliriz. Peki ama insan yaşamını uslandırmaya dönük bu çabanın insan doğası ile uygunluğu üzerine bir kafa yorma hali içerisine giriyor muyuz?

Bir şeyin doğası, o şeyin öz niteliğidir. O şeyin, eyleminin ve bilincinin altında yatan ve bütün eylemle bilincini belirleyen ”öz” anlamına gelir. Bütün davranışlarını, eylemlerini belirleyen öz, onun ayrılmaz niteliği ve tanımlanmasını sağlayan en temel karakteristiktir. İnsan doğal bir varlık ve yaşayan doğal bir olgu olarak doğal güçlerle ve yaşamsal güçlerle donatılıdır, -doğal, maddi, algısal nesnel bir olgu olarak acı çeken, koşullara uyan ve kısıtlı bir yaratıktır, aynı hayvanlar ve bitkiler gibi. -nesneler onun dış dünyasında ondan bağımsız olarak bulunurlar; gene de bu nesneler ihtiyaç duyduğu nesnelerdir, – onun öz güçlerinin tezahürü ve teyit edilmesi için olmazsa olmaz, gerekli nesnelerdir. Ama insanın özü [insan doğası], tek tek bireyin doğasında bulunan bir soyutlama değildir. Bu öz, kendi gerçekliği içinde, toplumsal ilişkilerin bütünüdür. İnsan, kendini bilmeden ve kullanmadan uzak bir bilinç hali ile sahnededir. Onun varoluşu kendini tecrübe etmesiyle kaim kılınmıştır.

Yani insan olmuş, bitmiş paket bir bütün değil, olmakta olan bir canlıdır. Ne olacağı ise imkan dahilindedir. Ama onun tarihine söyle bir baktığımızda onun ne olmadığını anlamakta zorluk çekmeyeceğiz. İnsan kendi yaşam etkinliğini kendi istek ve bilincinin nesnesi kılar. İnsanda, bilinçli yaşam etkinliği vardır. Bilinçli yaşam etkinliği doğrudan insanı hayvandan ayırır. Kendi yaşamı kendisi için bir nesnedir, bu sadece insan olduğu içindir. Sadece bu nedenle etkinliği özgür etkinliktir. İnsan olma her zaman belli bir sosyal ve tarihsel oluşum içinde belirlenir. Böylece ilk kurulması gereken gerçek bu bireylerin fiziki organizasyonu ve öte doğayla kurduğu ilişkileridir.’ ‘Tarih hiçbir şey yapmaz, “engin zenginliklere sahip değildir”, “savaşlar yapmaz”. O insandır, gerçek, yaşayan insan hepsini yapan, sahiptir ve dövüşür’; “tarih” insanı kendi amaçlarını gerçekleştirmek için kullanan ayrı bir kişi değildir; tarih amaçlarını kovalayan insan etkinliğinden başka bir şey değildir. Maddi hayatın üretim tarzı, sosyal, siyasal ve entelektüel hayatın genel sürecini belirler. İnsanların yaşam biçimini belirleyen bilinçleri değildir; ama, onların bilincini belirleyen sosyal yaşam biçimleridir. 

Tarihten beslenen, toplumsuz var olamayan, yine de toplumun da onsuz var olamadığı, zamana, koşullara göre değişen bir insan varlığından söz etmek daha yerinde olacaktır. İnsan doğasının her bireyde özde bulunan bir soyutlama mıdır yoksa, insanın özünün var olmadığını, onun toplumsal koşulların bir ürünü olduğunu mu kabul etmeliyiz? İnsan doğası üzerine;  ‘varlık türü’ ya da ‘tür-özü’ üzerine konuşalım. İnsan, kendi doğalarını oluşturma veya şekillendirme yeteneğine sahip midir? İnsan doğasından bir bütün olarak bahsedip bütünsel bir insan anlayışına mı sahip olmalıyız? İnsanı yabancılaşmamış durumuna geri dönmeye, doğayla, başka insanlarla ve toplumla yeniden birleşmeye ihtiyaç duyan bir varlık olarak yeniden inşa mı edilmeli? İnsanlar, yalıtılmış bireyler olarak değil, toplumsal grup ve sınıfların üyeleri olarak hareket ettikleri takdirde kendilerini dönüştürebilecek, kendilerini dönüştürdükçe de dışsal dünyayı dönüştürüp, toplumsal dünyanın aktif üreticileri haline gelebilecektir. Tüm bilgiler bizim dünyada edindiğimiz tecrübelerden kaynaklanır fakat bizim tecrübelerimiz esas olarak sübjektiftir ve kendi zihnimiz tarafından şekillendirilmiştir taraflı ve önyargılıdır. Bu sebeple gerçek bizim istemimizin uzantısından başka bir şey değildir. Bir insanın hayata adım atar atmaz kendisini içinde bulacağı maskeli balo hakkında haberdar edilmesi son derece önemlidir. Zira bizim medeni dünyamız şövalyelerle, askerlerle, eğitimli insanlarla, avukatlarla, rahiplerle, filozoflarla ve bilmediğimiz başkalarıyla karşılaştığımız büyük bir maskeli balodan başka nedir ki? Gerçekte vahşi ve korkunç bir hayvandan başka bir şey değildir insan. Biz, onu evcilleştirilmiş ve dizginlenmiş haliyle tanıyoruz, ki uygarlık dediğimiz şey de budur. Her insan, diğer insanlardan kesin olarak farklıdır ve bu fark ölçülemeyecek kadar büyüktür. Lüks denilen şey var olduğu sürece, adı ister yoksulluk olsun isterse kölelik olsun diğer yanda da aşırı iş yükü ve sefalet olacak.

Tarihsel akıştan uzaklaşıp dinsel duyguyu kendisiyle tanımlamak ve soyut – yalıtılmış bir insan bireyinin varlığını temel almak zorundadır, dolayısıyla, insanın özü, onun tarafından yalnızca “tür” olarak; içsel, dilsiz, çok sayıda bireyi sadece doğal şekilde birbirlerine bağlayan genellik olarak kavranabilir. İnsanların doğuştan bencil olduğunu söyleyebilir miyiz? İyi bir topluma varmak için insan doğamızın zaptedilmesi gerektiği muhakkaktır. Bir kişi yalnızca kendi güçlerini geliştirme ve tatma ihtiyacı duymaz. Kim olduğunu bilmek ister, kendi kimliğinin başkalarıyla olan bağlantılarını bilmek ihtiyacındadır. Kendi dışında kendinin üretmediği bir şey ve kendi içinde onunla üst üste çakışan bir şey bulmak zorundadır. Bu onu yaratmış olan sosyal süreç nedeniyledir. İnsanların tipik olarak kimlik yaratmak için güdülenmediklerine, fakat içlerinde içsel olarak var olan, örneğin ‘milliyet ya da ırk, ya da din ya da herhangi bir dilim ya da bir karışımı muhafaza etmek güdülendiklerine inanır’. İnsanlar tek başlarına yaşamaktansa topluluk halinde yaşamak gibi bir eğilime Tanrı’nın onları öyle yaratmasından dolayı sahiptirler. Diğer taraftan toplum içinde yaşamak insanın, yaşamını ve mülkiyetini saldırılardan korumasını sağlamaktadır. Kendini var etme yolunda bir toplumsal anlaşmanın adıdır devlet. Yani Devlet insanın yaşamını, mülkiyetini ve özgürlüğünü korumak için ortaya çıkarılan bir müessesenin adıdır. İnsan bu müesseseyi kendini var etme adına zaruri görürken diğer yandan inşa ettiği bu mekanizmayla da yabancılaşma ve köleliğe de kapı aralamaktadır. Doğanın bir parçası olamayan insan inşa ettiği kendi dünyasının kölesi olmuştur. Düşülen mekânda yani dünyada bir düş peşinde koşan insan için gelinen nokta ki kendini, doğasını bilerek isteyerek inkar etmekte olduğu ve kendine yabancılaşmış olduğudur gerçeklik. Diyelim ki planlanan her şey gerçekleşti. Şimdilik inanalım onlara. Ve kendi tutkularına bırakalım gülsünler. Çünkü onların tutku dedikleri şey gerçekte birtakım duygusal enerjiler değildir, aksine kendi ruhları ile dışsal dünya arasındaki çatışmadır sadece. Ve en önemlisi, bırakalım onları, dediklerine inansınlar, kendilerinden hoşnut olsunlar. Çocuklar gibi bırakalım biçare olsunlar, çünkü zayıflık büyük bir şeydir ve dayanıklılık da hiçbir şey. Bir insan tam da doğduğu zaman, zayıf ve esnektir. Öldüğü zaman ise sert ve duyarsızdır.

Bir ağaç büyüdüğü zaman narin ve esnektir. Ama kuruduğu ve sert olduğu zaman, ağaç ölür. Sertlik ve dayanıklılık ölümün yoldaşlarıdır. Esneklik ve zayıflık varlığın taze ve canlılığının ifadeleridir. Çünkü katılaşanlar asla kazanamayacaktır. Ama unutulmamalıdır ki, insan, umudu kendinde hep diri tutmuştur. Umut yaşamın diğer adıdır. Umut inancın ta kendisidir. Tahayyülleri gerçeklik ve hakikat üzerine bir dünya inşa etmekte, insana yol göstermektedir. İnsan ruhu, sonsuzluk diyarının yolcusudur, ve bu ruh insanda vicdanın, ilhamın ve hayallerin kaynağıdır. Aynı zamanda ruh, güzeli (estetiği), iyiyi (ahlakı) var kılar. Ahlak/estetik, yozlaşma ve yabancılaşma karşısında insanı insan kılar. Ahlak, insanı yaradılış ayarlarına döndürmenin, insanı insan olma bilincinin karşılığıdır. Varoluş sahnesindeki tüm bu keşmekeşliğin içerisinde insan, sanatı bir kaçış yolu olarak görür. Sanat tüm bu yabancılaşmaya karşı insani bir duruş olarak kendini var eder. Belirli türdeki bazı baskılar olmak zorundadır; sanatçı vardır, çünkü dünya mükemmel değildir. Dünya mükemmel olsaydı, sanat faydasız ve işe yaramaz olurdu, tam da insanın dünyada uyum aramayıp da sadece ve en yalın haliyle o dünyada yaşamasında olduğu gibi.

Sanat bir hastalıktan doğmuştur -tasarlanmış bir dünya. İster şiirsel isterse tasvir edici araçlarla olsun, bizi çevreleyen dünya hakkındaki hislerimizi dışa vurabiliriz. Ben yalnızca bir şey biliyorum. Uyuduğum zaman, korkum yoktur, hem de hiç, derdim yoktur, mutlu değilim. Uykuyu icat edene şükredelim. Bütün şeyleri satın alabilen kolay elde edilen bir paradır, çobanları ve kralları, aptalları ve akıllı insanları aynı hizaya getiren bir dengedir. Horultulu uyuma hakkında sadece bir kötü şey var. Diyorlar ki ölüme çok benziyormuş. Sürekli olarak kendisine ve diğerlerine kendisinin kıymetli bir şey olduğunu ispat etmeye ihtiyaç duyar. Ve Ben bir dehayım, bunu kesin olarak biliyor muyum, emin miyim bundan? O zaman niçin yazarız? Bütün bu belalı işi niye yapıyoruz? Bin tane farklı insan tarafından okunan bir kitap, bin tane farklı kitaptır. Modern kitle kültürü, ‘tüketiciye’ seslenmeyi amaçlar, yani protezin uygarlığına, insanların ruhlarını sakatlayan uygarlığa kısaca, insanın varlığına dair hayati sorunlar, yani ruhsal bir varlık olarak insanın kendi bilinciyle insan arasında aşılmaz engeller kurar bu uygarlık. Sanatın hiç kimseye bir şey öğretemeyeceği çok açıktır, çünkü dört bin yılda insanlık hiçbir şey öğrenemedi.

Osman ALAKEL

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir