Âlim Bir Kütüphaneci, İsmail Saib Sencer

Baş döndürücü hızla akıp giden zamanın, insanı çepeçevre saran gündelik telaşın içinden sıyrılıp geçmişe baktığımızda yıkımların, yitirişlerin yanında varlıklarından haberdar olmakla bile kendimizi talihli hissedeceğimiz insanlar var. Hâlâ umudumuza mazeret olan, bir şeylerin değişebileceğine dair inancımızı kavileştiren insanlar… Kalabalıklar arasında görünmeyecek kadar mütevazı ve kendileri hissettirmeyecek derecede adanmışlar… Hepimize zor gelen, enaniyetimizi kabartan işleri yüksünmeden yapanlar. Makama mevkie zerrece tamah etmeyenler. İşte onlardan biri de İsmail Saib Sencer.

Müthiş bir zekâ, harikulade bir kavrayış. Yıllarca Beyazıt Devlet Kütüphanesinde görev yapmış. Bakmayın siz kütüphanede memur olarak görev yaptığına. Ya da karıştırmayalım onu bugünkü kütüphane memurlarıyla. Kitap meraklılarının, araştırmacıların, ünlü oryantalistlerin, sahafların, tarih meraklılarının baş tacı. Arap Edebiyatında uzman, Farsça, Fransızca, Almanca İtalyanca biliyor. Latince ve Grekçe anladığı dillerden. Tıp ve eczacılık eğitimi yanında hukuk ta okumuş. Bir süre İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesinde Arap Edebiyatı derslerine hoca olarak atanıyor. Şapka devrimi dolayısıyla buradaki görevini bırakıyor. Şahsiyetinden ödün vermemek adına bir nevi mağarası olan Beyazıt Kütüphanesine çekiliyor. Aslında üniversitelerde kürsüsü olacak değerde bir insan. Maalesef zor zamanlarda yaşamak gibi bir kaderi var.

Bugünün akademisyenleriyle karşılaştırmak abesle iştigal olsa gerek. Bu kadar ilmi, fikri bir donanıma sahip ama kütüphane de çalışmaktan rahatsız da değil. Aynı şey bugün bizim başımıza gelse kesin kendimize daha gösterişli, daha bol para getirecek makam ararız. Hangi yazma eser hangi kütüphanede, hangi kitaplıkta hatta hangi rafta bilirmiş. Okunamayan, yıpranan yazma eserleri okuyarak araştırmacılara büyük kolaylık sağlarmış. Yazma eserlerdeki metnin hattatını, kaçıncı yüzyıla ait olduğunu tahmin edebiliyormuş. Nitekim Adnan Adıvar Onun için “canlı bir bibliyografya” diyor. Hoca bu derin ilminin, geniş bilgisinin varlığına rağmen kitap yazmıyor. Yazanlara, araştırmacılara yol gösteriyor, öncülük ediyor. Doğuda batıda dinle, edebiyatla, tıpla, sanatla ilgili bir çok kitabın ortaya çıkmasında, yazılmasında vazgeçilmez bir katkısı var. İsmail Saib, TDV İslam Ansiklopedisinde de dile getirildiği gibi Melâmi meşrep, sakin tabiatlı, nazik biriymiş. Hatta Abdulbaki Gölpınarlı tarikat yönünden Mevlevî, meşrep itibariyle Melâmî-Hamzavî olduğunu ve devrin Hamzavî kutbu Seyyid Abdülkâdir-i Belhî’ye intisap ettiğini söylüyor.

Beyazıt Devlet Kütüphanesi eski/yeni fotograf

İsmail Saib Sencer’in hayatı bana ilginç bir anekdot hatırlattı. Doksanlı yılların sonunda kütüphanecilik bölümü son sınıfta okuyan bir arkadaşım Sencer’in daha önce görev yaptığı kütüphanede stajını görür. Arkadaş okuyuculara, arşivden belge isteyenlere anında yardımcı olur. Depoyla kütüphane gişesi arasında adeta mekik dokur. Bu durum kütüphane çalışanlarını rahatsız eder. Arkadaşı bir gün bir köşeye çekerler ve: “Sen buraya gelenleri kötü alıştırıyorsun. İsteklerini hemen yerine getiriyorsun. Yarın sen gittiğinde aynı şeyi bizden de beklerler. Biz de çalışmak zorunda kalırız. Bu davranışını bırak.” diye uyarırlar.

Evet, günümüzün vaziyet planı bu. Bir yanda müderris, hoca, yürüyen arşiv bir yanda görevden kaçan memurlar… Toplumumuzdaki istikamet değişimini bu anekdot dolayısıyla bile görebiliriz. Bir yanda akademik kariyer için intihal yapan, çakma tez yazan akademisyenler diğer yanda derya deniz ilme sahip olmasına rağmen bir tek kitap bile yazmayan ve ömrünün kırk yılını kütüphanede geçiren İsmail Saib Sencer. Neyi kaybettiğimizin farkında mıyız acaba? Burada kişilere, kurumlara takılmak ya da geçmişi kutsamak gibi bir gayemiz yok ama millet olarak dibe vurmuşluğumuz ortada. Burada bu tip istisnalarla hareket edip kıyaslama yapmak yanlış diyenler olabilir. Yalnız o dönemlerde İsmail Saib Sencer gibi onlarca, yüzlerce insandan bahsedebiliriz. Sıkıntımız çalışmadan, ter dökmeden bir şeyler elde etme peşinde koşmak. Hayatımızın her alanını kazanmak üzerine kurgulamak. Haketmediğimiz makam ve mevkileri kendimiz için bir hak görmek. Üretmeden, üretenlere yardımcı olmadan bir şeyleri sahiplenmek. ve bütün bunların yanında İsmail Saib gibi adamları malzeme yaparak, onların fedakârlıklarından, mahviyetlerinden kibir kuleleri inşa ederek yaptığımız hataları görmezden gelmek. Bizim muhafazakâr, gelenekçi çıkmazımız sanırım bu. Her şeyi kendi menfaat ve bekamıza basamak kılmak. Hoyratça harcamak bütün değerleri. bunu yaparken değer inşa ettiğimizi sanmak…

Bilgili, görgülü, tevazu sahibi biri İsmail Saib. Ölüm döşeğindeyken arkadaşı İbnülemin Mahmut Kemal ziyaretine gider. Ve şunları anlatır: “Birkaç gün sonra hastalandığını ve kardeşinin evine sığındığını işittim. Derhal koştum, zahmetle nefes alıyordu, hafif bir sesle ‘Esselamü Aleyküm’ dedim. Gözlerini araladı, beni tanıdı. ‘İnşallah kesb-i afiyet edersiniz’ dedim. ‘Cenab-ı Hak’dan istid’a-i afiyyet ve Habîb-i Hak’dan niyazı şefâat dileyiniz. Bak, Resûl-i Ekrem-i Efendimiz burada’ diyerek karşı duvarı gösterdi. Öyle yürekten bir ‘Allah’ dedi ki bana ağlama geldi. Gözyaşlarımı saklamak için odadan çıktım. Rûh-u pâki, merci-i asliye revan oldu, muhiplerini tâlân ve nâlân etti. Nâil-i rahmet-i rahmân olsun / Dâhil-i ravza-i rıdvân olsun.”

Ruhu Şad olsun, Mekanı Cennet!…

Beyazıt Devlet Kütüphanesi İçi

Muaz ERGÜ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...