Alman İdealizminin Şairi Hölderlin, Deli mi Veli mi?

Alman ve tabii ki Avrupa mentalitesinin oluşmasına önemli katkılarda bulunan üç deha, 2020 yılında yapılmakta olan farklı programlarla anılıyor. Bunlar; ünlü besteci Ludwig van Beethoven, filozof Georg Wilhelm Friedrich Hegel ve emsalsiz lirik şairi Christian Friedrich Hölderlin’dir. Zira bu yıl, adı geçen üç meşhur dehanın 250’nci doǧum yıldönümleri. Beethoven’in doǧum tarihi tam olarak belli olmamakla birlikte, Hölderlin 20 Mart 1770, Hegel ise 27 Aǧustos 1770 tarihlerinde doğmuşlardır. Ancak, dünyayı ve Avrupa’yı olumsuz yönde etkileyen korona salgınından dolayı, anma faaliyetleri planlanan şekilde olmadı.

‘Geistestitanen’ olarak görülen bu Alman düşünce devleri ile ilgili anma programları, sadece Almanya ile sınırlı değil. Örneǧin, bu çerçevede Hollanda’da, efsanevi şair Friedrich Hölderlin’ı anlatan iki farklı kitap yayınlandı. Bunlardan birincisi Karl-Heinz Ott’un Hölderlins Geister başlıklı kitabı. İkincisi de, yazdığı biyografi kitaplarıyla büyük beğeni toplayan tarihçi-filozof ve germanist Rüdiger Safranski’nin Hölderlin, biografie van een mysterieuze dichterkitabıydı.

Hatırlanacağı üzere, Safranski’nin beğenilen diğer kitapları arasında Goethe, Schiller, Hoffmann, Schopenhauer ve Nietzche çalışmaları yer alıyor. Safranski’nin ‘Hölderlin, gizemli bir şairin biyografisi; Hölderlin, biografie van een mysterieuze dichteradıyla okuyucuya sunulan kitabı, geçtiğimiz hafta Trouw gazetesinin ek bölümünde, Maurice van Turnhout tarafından tanıtıldı.

Biz de, yayınlanan kitaplardan hareketle, işgal altındaki Hollanda’da (1943) yayınlanan ‘Büyük Hollanda’ adlı aylık dergide ideolojik olarak ‘Alman varlığının yeniden doǧuşu’yla ilişkilendirilen makalede de yer alan Hölderlin’i kısaca tanımaya çalışalım.

Lirik şiirin ustası ve “sonu sıfırlı doğum günü” olanlardan Friedrich Hölderlin, 20 Mart 1770 tarihinde Heilbronn yakınlarındaki Lauffen’de doğdu. Alman idealizminin büyük düşünürleri, Hegel ve Schelling gibi Hölderlin de Tübingen’de yetişti. Ancak, Hölderlin’in planları arkadaşları gibi başarılı olmadı. Buna raǧmen gazelleri, ilahileri, zarif ve lirik güçlü şiirleri, mükemmel gramatiǧi ve lirik tonu, Hölderlin’in meşhur olmasını sağladı.

Annesinin zoruyla din adamı olmaya yönlendirilen, ancak o taraklarda bezi olmayan ve hızla o çevreden uzaklaşan Hölderlin, şair olarak bütün ömrünce özgürlüǧü aramıştır.

“Şair masumdur” diyen Hölderlin öyle bir türbülanslı dönemde yaşamıştır ki, bir taraftan Fransız devriminin kitlelere ulaşması ve felsefi tartışmalar, diǧer taraftan Alman Romantisizmi ve rasyonalist Kant’ın düşünce devriminin zirve yapması.

İdealist Hölderlin’in bu gelişmelerden etkileneceği beklenirken, Schiller ve Niethammer’a yazdıǧı mektuplarda, ‘felsefe tirandır’ diyerek, felsefeyi bu tiranlıktan kurtaracağını ilan eder.  

Hölderlin, bu düşüncesini, “Kendimizle dünya arasında yüzyıllardır süren mücadeleye bir son vermeli. Barış olmalı, tabiatla birlikteliğimizi geri kazanan ve sonsuzlukta bütünlüǧe ulaştıran, aklın üstündeki barış olmalı.

İşte, hemfikir olalım veya olmayalım, hepimizin hedefi bu olmalı” cümleleriyle dile getirir. Hölderlin, Tübingen Manastırı’nda din eğitimi alır ve sonra Jena Üniversitesi’ne devam eder. Tübingen’de Hegel ve Schelling ile birlikte, ‘Alman idealizminin en eski sistem programı’ adında bir çalışmaya ortak olur. Ayrıca birlikte genellikle Yunan felsefesinden Almanca’ya tercüme yaparlar. Özel dersler verdiği dönemde Goethe ile tanışan Hölderlin, Alman idealizminin romanı olarak kabul edilen en önemli eseri ‘Hyperion’u yayınlar.  

Çalışma arkadaşları Schelling ve Hegel, sürekli olarak ‘yeni mitlerle’ materyalist bir toplumun yeniden uyandırılmasını düşünürlerken, Hölderlin bu mitlerin yazılabilineceğinin zor olduğunu görüyordu. Arkadaşlarına cevap niteliğinde, ‘Patmos’da ‘O çok yakınında, ama Tanrı’yı kavramak zor. Tehlikenin olduǧu yerde, kurtarıcı da büyür’ mısralarıyla zıtlıklar arzeden cümleleri yazdı.  

Hölderlin’in özgürlük arayışı, iki yaşındayken babasının ve sonra yakınlarının sırayla ölümleri olmak üzere, karmakarışık ve sorunlu bir hayat, inişli çıkışlı ve bunalımlı yıllarla geçer. ‘Deli mi dahi mi?’ diye tartışılan, intihar etme noktasına bile gelen ve sanatla dünyayı değiştirmeye çalışan Hölderlin, yaşamının 37. yılında hastalanır.

Hastalanmasında gizli aşk yaşadığı Susette’nin ölüm haberi önemli rol oynar. Klinikler ve tımarhanelere de kapatılan Hölderlin, 1807-1843 yılları arasında, yani tam 36 yıl, marangoz bir arkadaşının Tübingen’de kendisine ayırdığı sarı renkli kulede izole bir hayat sürer. Ölümüne kadar, bu kulede yaptığı iş şiir yazmak, okumak ve piyona çalmaktır Hölderlin’in.

Kitabın yazarı Rüdiger Safranski, Hölderlin öldükten sonra, romantizmin yazarları onu kutsal bir kişi olarak görürken, Nietche ise Hölderlin’i ‘parlayan örnek’ olarak nitelendirir” diyor. Nazilerin de, Hölderlin’in bazı şiirlerini özellikle doǧu cephesini harekete geçirmek için kullandıklarını söyleyen Safranski, Foucault’in Hölderlin’i ‘deli’ olarak nitelendirdiǧini belirtiyor. Deli ile Veli arasında bir hayat süren, kliniklerden ruh hastası olarak çıkan, akli melekelerini yer yer zorlayan Hölderlin, vefatının 250’nci yılında, başta Almanya olmak üzere, sanat ve felsefe çevrelerinde anılıyor.

Alman düşünürleri ve Almanya’yı hatırlamışken, geçen hafta ‘Alman Anayasasını Koruma Örgütü’ (AKÖ)’nün, 2019 yılına ilişkin yayınlanan raporuna bir iki cümleyle değinelim. Raporda, Almanya’daki bir kısım Türk Sivil Teşkilatları’nın mercek altına alındığı çok aşikar. Bu teşkilatların entegrasyonu engelledikleri iddia ediliyor. Bu iddia, genelde Avrupa Türkleri’nin, özelde Almanya’daki Türkler’in geleceğine gölge düşürüyor ve endişeye sevk ediyor. Ne Alman karar vericilerinin ne de bir kısım çatı yöneticilerinin, Avrupalı Türkler’in kaderiyle oynama lüksü olamaz. Avrupalı Türkler’in sadakatinin sorgulanması, karşılıklı güvensizliğe işaret eder. Aktörler, bir an önce yeniden düşünerek, icraatlarıyla söz konusu (ön)yargıyı bertaraf etmeliler. Örneǧin, bu yıl “sonu sıfırlı doğum günü” olan Alman düşünürleri anma ve anlama programları yapmak güzel bir fırsattır. Bunu Almanların gözüne girmek için değil, Avrupa’yı da etkisi altına alan Alman düşüncesini, mentalitesini anlama adına, yani yaşadığımız ve içinde bulunduğumuz dünyayı anlama adına yapmalıdırlar.

Veyis GÜNGÖR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...