Anadolu’nun Sesi, Anadolu’dan Bir Ses: Cem Karaca

Cem Karaca öleli onaltı yıl olmuş. Koca bir onaltı yıl… Sezai Karakoç’un bir şiirinde de söylediği gibi zaman çabuk geçiyor. Ne de çabuk geçiyor… Ve geçen her zamanla biraz daha azalıyoruz. Anadolu’nun haysiyetli ve namuslu çocuklarının göçüp gidişiyle… Ne  çok ölüyoruz biz. Ne çok…

Onaltı yıl önce bu fenâ yurdundan baki âleme göçüp giden Cem Baba, Ermeni bir anne ve Azerbaycan Türkü bir babanın oğlu olarak 1945 yılında İstanbul’da doğmuş. Anne tiyatrocu Toto Karaca, baba da tiyatrocu Mehmet Karaca. Sanatla iç içe bir aile. Cem Karaca’nın müziğe ilgisi daha küçük yaşlarda başlamış. Teyzesi’nin piyano notaları ve nağmeleri öğretmesiyle… Ortaöğretimini Robert Kolej’de tamamlamış. Evet, gördüğümüz gibi modern ve batılı bir ortamda yetişmiş Karaca. 1963’te ilk grubunu kurarak profesyonel müzik yaşamı başlar. İlk yıllarında müziğinin odağına Elvis Presley’i koyar. O’nun gibi giyinir, dans eder, şarkı söyler.

1965’teki askerliği dönüm noktasıdır. Antakya’da jandarma olarak yapar askerliğini. Burada Anadolu’nun dört bir yanından gelmiş arkadaşları sayesinde Anadolu’dan haberdar olur. Bundan sonra gerçek Cem Karaca ortaya çıkacaktır. Piyanoyla başlayan, Elvis Presley’le devam eden müzik dünyası Anadolu’ya yönelecektir. Cem Baba’nın özündeki Osmanlı ruhu, Anadolu yüreği, duyarlılığı ortaya çıkacak ve coşkun bir çağlayana dönüşecektir.

Sesinin o uçsuz bucaksız, sınır dinlemeyen büyüsü Anadolu ozanlarının, şairlerinin, âşıklarının, bilgelerinin doyumsuz iksiriyle cem olunacaktır. Artık bizim çilelerimiz, özlemlerimiz, sevdalarımız, aşklarımız, yitirişlerimiz akis bulacaktır O’nun gür sesinde. 1967’de “Emrah” kırkbeşliğini yayınlar. Erzurumlu Emrah’tan, Karac’oğlan’ın eserlerini seslendirir. Anadolu ruhunu havalandırır. Batılılaşan, batı müziğiyle sarhoş olan bir kültürel ortamda Anadolu’yu söze getirir. Anadolu’yu söyler.

Efsanevi gruplarla çalıp söyler Cem Karaca. Apaşlar, Kardaşlar, Moğollar… Cem Karaca yalnız Erzurumlu Emrah ve Karac’oğlan’dan eserler seslendirmez. Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Kaygusuz Abdal, Kazak Abdal, Dadaloğlu, Muhlis Akarsu, Aşık Mahzuni Şerif, Neşet Ertaş ve daha onlarca Anadolu ozanlarından çalıp söylemiştir. Aşkı ve sevdayı söylememiştir sadece. Acılarımızı, yitirişlerimizi, ezilmişliğimizi, horlanmışlığımızı, yoksulluğumuzu, garipliğimizi de söylemiştir. İnsani trajedilerimiz, bozgunlarımız O’nun insanı derinden yakalayan sesinde dile gelmiş, dile getirilmiş. İsyanlarımız, haykırış olmuş…

Cem Karaca ve arkadaşlarının zamanında kısıtlı imkânlarla yaptıkları müziğin bugün çeyreğine bile yetişemeyecek müziklerle karşı karşıyayız. Tamamen stüdyolarda makinelerle yapılan bir teknikle yapılıyor müzikler. Ruhu yok, tecessüsü yok, aşkı yok, şevki yok… Kulağa da gönle de hiç hoş gelmeyen gürültü. Bugünün müziğini tanımlayacak şey sanırım gürültü. Tekniğin içinde kaybolup giden insan sesi ve sesin hatırlattıkları. Müziğimiz yetmişli yılların çok gerisine düşmüş bir durumda.

Cem Baba, Türkiye’nin siyaset hayatındaki her türlü değişim ve dönüşümü yakından takip etmiş. Tercihini hep bu ülkeden yana koymuş. Kökü dışarıda ideolojilerin yabancılaştırdığı bir müzik adamı olmamış. Bedel ödemiş… Siyasi baskılara hiçbir zaman boyun eğmemiştir. Siyasetin sağa, muhafazakârlığı dümen kırdığı bir dönemde, ülkede Amerikancılığın, Natoculuğun cirit attığı yıllarda soldan yana koydu tercihini. 1 Mayıs’ı söyledi. Tamirci çırağıyla işçilerin, ezilenlerin sesi oldu. Ve aynı zamanda o dönemlerin o kesif, boğucu havasını hepimize hissettirdi. Filistin için mutlaka yavrum şarkısını yaptı.

Bütün gerçek vatanseverlerin sürgünlük kaderini Cem Karaca’da yaşadı. Yaptığı sosyal içerikli şarkılar, sistem eleştirileri dolayısıyla yurtdışına çıktı. Yurdundan sürgün edilen büyük müzisyen… Uzun yıllar Almanya’da yaşadıktan sonra Türkiye’ye döndü. Türkiye’de solculuk oynayanların dönek ithamlarına karşı “döndüysem ülkeme döndüm” diyerek cevabını verdi. Döndüğünde neo/liberalizmin çiftliğine dönüştürülen ülkemiz için yiyin efendiler yiyin şarkısıyla isyan etti.

Binlerce yıllık Anadolu Coğrafyası’nın dile getirilişidir O’nun müziği. Sahici olanın, gerçek olanın yanındadır. Baştan ayağa bizdir söylediği. Anadolu’dan göçüp varoşlara konan garibanlığımızın, militanlığımızın, isyanımızın giysisidir “Parka”. “Resimdeki Gözyaşları” mazideki aşklarımıza yakılmış ağıttır. Bir daha ağlamamak için “bu son olsun” der. “Kerküğün Zindanı”dır büyük yalnızlığımız. “Karabağ’da Talan Var”dır her zaman. “Yoksulluk Kader Olamaz” deriz ama hep yoksulluktur payımıza düşen. “33 Kurşun”dur yüreğimizi delip geçen. Hep mahzundur, garip hüzünler içindedir “Ülkem Benim”. Ve hep “Sevda Kuşun Kanadındadır” bir türlü tutamadığımız.

Cem Karaca uyduruk, türedi, sahte sol ve sağ ideolojik kavgalara nesne kılınacak kadar sığı ve sıradan biri değildir. O yapıp ettikleriyle standart kalıpları her zaman zorlamasını bilmiştir. Her zaman şaşırtmayı bilmiştir. Sesinde, sözünde bu ülkenin gerçek ruhu vardır. Atasından dedesinden gelen terekenin ardına sığınıp, suya sabuna dokunmadan yiyip içip, yaşamak yerine her dönemde elini taşın altına koymayı bilmiştir.

Hayatının son dönemlerinde Beyaz Türkler tarafından bir türlü kabul edilmeyen çıkışlarla bu toprakların asıl rengi ve sesini “Allah Yar” diyerek haykırdı. O’nun sesi her dönemde mazlumların sesi oldu. “Allah Yar” derken de “Tamirci Çırağı”nı söylerken de…

“Beni alkışlarla değil, tekbirlerle uğurlayın” derken de…

Muaz ERGÜ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...