Ay Işığından Ağ Işığa

“Göyerir günah içimde
Alovlanır ah içimde
Eyleşip Allah içimde
On hesabat verirem”

Size nerden deyim, kimden deyim Hasan Paşa’dan. Ele ki Eligulu Han’la Köroğlu’nun dostluğu haberi Hasan Paşa’ya çattı. Kürküne bire düştü.”

Anadolu’nun en doğudaki şehri Iğdır’ın Kuzugüden Köyü’nde 7-8 çocuk bir dükkânda oturmuş Mahbub Canlar Amca’nın yeşile çalan gözlerine bakarak Köroğlu Destanı’nı dinliyorduk. Mahbub Amca’nın beş kızı vardı ama oğlu yoktu. Bu yüzden köydeki oğlan çocuklarını kendi oğulları gibi sever, kendisi o zaman altmış yaşlarında olmasına rağmen bizimle top oynar, akşamları da başına toplar masallar, hikâyeler anlatırdı. Bu kez de Köroğlu’nun Erzincan boyunu anlatıyordu. Onun “Kürküne bire düştü,” sözü o kadar hoşumuza gitmişti ki aylarca birbirmize “kürküne bire düştü” demiş gülmüştük.

Kuzugüden

Yıllar yıllar sonra köye gittiğimde Mahbub Amca yoktu artık. Sadece kendisi değil, kızları, hanımı da yoktu. Hanımı ölmüş, kızları da evlenip gitmişlerdi. Köyün girişindeki iki odalı yıkık kerpiç evin etrafında dolanmış, bahçedeki kaysı ağacını okşamıştım. O anda aklıma onun anlattığı hikâyeler ve “Kürküne bire düştü” sözü gelmişti. Sonra da sanki o yıkık evin içinden Dede Korkut’un yüzlerce yıl önce söylediği sözler yükselmişti:

“Hani öğdüğümüz bey erenler?
Dünya benim, diyenler?
Ecel aldı, yer gizledi,
Fani dünya kime kaldı?
Gelimli gidimli dünya
Sonucu ölümlü dünya.”

Çocukluğumun en nurlu yüzü olan Mahbub Amca yıllar sonra Almanya’da yine karşıma çıktı. Bu kez bir insan olarak değil de bir kitap olarak karşımdaydı. Yine Köroğlu’nun Erzincan Boyu, yine Hasan Paşa, yine “Kürküne bire düştü sözü…”

Mahbub Canlar

O kitapta ezbere bildiğim Erzincan Boyu’nu tekrar okudum. Gerçekten de aynı sözler, aynı anlatım, aynı şiirler beni hayrete düşürdü. Acaba bunu yazan da benim gibi Mahbup Amcayı dinleyenlerden biri miydi? Hayır onlardan biri değildi ama o kitabı yazan bizim Iğdır’a pek de uzak olmayan Tovuz’da dünyaya gelmiş Aydın Gurbanoğlu’ydu. Demek ki Mahbub Amca’lar bizim sesimizin, sözümüzün hâkim olduğu diyarlarda gezmeseler de sözleri, destanları aynı makamda o diyârları geziyorlar, 10-12 yaşındaki çocukların ruhuna Köroğlu’ların kahramanlığını, dürüstlüğünü, nakış nakış işliyorlardı. Bunlardan nasiplenenlerden biri de Aydın Gurbanoğlu’ydu. Onun 400 sayfalık Köroğlu kitabı Bolu’dan başlayıp Türkistan bozkırlarına kadar fırtına gibi esen bir Türk süvarisinin cesâretini, aşkını, dostluğunu ve zalimlere karşı isyanını anlatıyordu.

Aslında onu ben eşim aracılığıyla uzun zamandır tanıyordum. On yıla yakın Azerbaycan Radyosunda çalışan eşim Afak, Aydın Gurbanoğlu’ndan ve mistik şair Âkif Semed’den sık sık  bahseder, onların yüreklerindeki halkımıza olan aşklarından, şiirlerinden hep örnekler verirdi. Sonra Üstad Memmed İsmail beni onunla tanıştırdı. Ama bu tanışıklık uzaktan ve görüntülü bir görüşme ile gerçeklebilmişti. Ne elini tutabilmiş, ne de Mahbup Amca’ya benzeyen sözlerini yakından duyabilmiştim. O görüşmeden bir süre sonra Aydın Hoca torunu Tuncay aracılığıyla iki kitabını bana gönderdi. Kitapların ikisinin de boş sayfasına yazdığı samimi sözlerden daha çok attığı tarihler bir hayli beni düşündürmüştü: İkisinde de aynı tarih vardı: “Bakı şeheri, 03.10.1918. il”  Sonra onun diğer eserlerini, şiirlerini okudukça bu tarihin onun beyninde nasıl bu kadar yer ettiğini ve 2018 yılını bile “1918” gördüğünü anladım. Bu Tovuz’lu Köroğlu, yüreğinin başında sakladığı destanlarla bağımsızlığın, özgürlüğün aşığıydı ve dilinde sel gibi akan Deli Dumrul sözleri vardı:

“Haqq yolunda yor atını
Al tanırdan baratını
Haydı, seyirt Qıratını
Gündoğandan, günbana!”

Onun her mısrasında özgürlüğün sesi duyulur. Her şiirinin çerçevesi ana dilin en parıltılı kelimeleriyle örülmüştür. Sadece o mu? Şiirleri aynen Köroğlu’nun bütün Asya’daki “Çamlıbel’i gibi kocaman bir coğrafyayı, Tovuz’dan Tebriz’e, Tebriz’den İstanbul’a, İstanbul’dan Kaşgar’a kadar bizim olan her uzanır gider. Belki de onun için üstad Memmed İsmail onun “Ağ Işık” isimli kitabına yazdığı önsözde bir hatırasını anlatmadan geçmez:

“Türkiye’nin ünlü şairi Ali Akbaş’la her görüşümüzde bana şunları söylerdi:

“Azerbaycan şiiri aklıma geldiğinde hemen ilk olarak el attığım kitap, Aydın Gurbanoğlu’nun “Aras Üste Nar Bağı” isimli kitabı olur.”

Aydın Gurbanoğlu’nun şiirlerini okudukça ben de Ali Akbaş’a hak verdim. Çünkü onun şiirlerinde “sen, ben, benim aşkım, benim hasretim,” gibi özel mevzulardan daha çok “biz” vardı. Bizim özgülrüğümüz, bizim geleceğimiz, bizim rüyalarımız, bizim savamşımız ve bizim Karabığımız! O aynen Yunus Emre, aynen Ahmet Yesevi gibi bir kartal bakışıyla bütün bizim maneviyatımızın olduğu coğrafyaya baktığı için asla kendisini görmez. Bizi, hepimizi görür. Onun gözlerinde, vakitsiz kaybettiği oğlu Ayhan’la birlikte Karabağ uğrunda şehit olan bütün oğullar vardır.

Onun dostluğu da kucaklayıcı bir dostluktur. Vefalı, candan, samimi ve menfaatsiz bir dostluktur. En yakın dostu olan Akif Semed’e yazdığı bir şiir bazen bir bayatı, bazen de bir isyan, hesap sormadır:

“Oyum oyum oyuldu ha
Öyüldü ha, döyüldü ha
Yer adamı döyüldü ha
Beyler, Akif’i neyldediz?”

Şair, senarist, folklör araştırmacısı, yüreği yangın yerine dönmüş Aydın Gurbanoğlu bir kaç gün önce ayışığından ağ ışığana doğru gitti. Mutlaka onu ilk karşılayanlardan biri de Âkif Semed oldu. Dede Korkut, Köroğlu ise ona “Hoşgeldin oğlum, gel boy boylayıp, soy soyalayım,” diyeceklerdir.

Kutlu olsun gidişin Gurbanoğlu! Kabrin ışıklarla dolsun!

Şair ve folklör bilimcisi Aydın Gurbanoğlu 1935 yılında Azerbaycan’ın Tovuz şehrinde dünyaya gelmiştir. Azerbaycan Devlet Üniversitesi’ni bitirdikten sonra  1966 yılından beri Azerbaycan Radyosunda “Edebi Dram” proğramlarını hazırlamıştır. “Köroğlu,” “Sufi Ocakları”,

“İnce Deresi” gibi önemli filmlerin senaryosunu yazmıştır. Folklör kitaplarının yanısıra “Kehkaşan, Aras Üste Nar Bağı, Ağ Işık” isimli şiir kitapları yayınlanmıştır. Şair geçen ay Bakü’de vefat etmiştir.

Orhan ARAS

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir