Bakü’de Bir Öğretmen

Uzun zamandır midesinden rahatsızdı. Eskisi gibi sık sık dışarı çıkamıyor, evine gelen dostlarıyla sohbet etmekle yetiniyordu. O gün çok halsiz olmasına rağmen havanın da güzel olmasını fırsat bilerek dışarıya çıktı. Mayıs ayının yakıcı olmayan güneşinin sıcaklığı sırtına değince biraz rahatladı. Ağır adımlarla dostu Osman Nuri Ergin’in bürosuna gitti. 

Osman Nuri, Malatya’lıydı ve Mektupçu Osman diye anılıyordu. İstanbul Belediyesi Dergisi’ni çıkarıyordu. Dostunu görünce ayağa kalktı, yer gösterdi. Elindeki gazeteyi üzgün bir tavırla onun dizlerinin üzerine koydu. Son Posta gazetesinde gazeteci İbrahim Hakkı zehir zemberek bir yazı yazmıştı. Yazıda Osmanlı arşivindeki bazı evrakların işe yaramaz diye kilo ile Bulgaristan’a satılması tenkit ediliyordu. Yazıya göz gezdirince hiddetinden oturduğu yerden ayağa fırladı. Başı dönünce tekrar yerine oturdu.

“Bunlar deli mi? Bu nasıl yapılır,” diye bağırdı.

Osman Nuri onu sakinleştirmeye çalıştı ama kendisi de öfkeliydi.

“Görüyorsun, arşivdeki belgeleri kamyon kamyon üç kuruşa Bulgarlara satıyorlar.”

Hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ömrünü Türk arşivciliğine adamıştı. Daha fazla dayanamadı. Bütün güçsüzlüğüne rağmen ayağa fırladı, yalpalayarak kapıdan çıktı ve Sultanahmet’e doğru koşmaya başladı. Bu yağmayı durduracaktı. Bir saat sonra nefes nefese tekrar dostunun bürosundan içeri girdi. Bir kucak kâğıtla geriye dönmüştü.

“Bunları beş kuruşa çocukların elinden aldım,” dedi. “Tarihi evrak bu hale getirilir mi?”

Sandalyeye âdeta çöktü, ağladı. Evrakları kucağında bir çocuk gibi sallayıp sevdi. “Bu yağmayı mutlaka önlemeliyim,” dedi ve yerinden sendeleyerek kalkıp evine yollandı. Bir gün sonra devrin başbakanı İsmet İnönü’ye bir mektup yazdı. Mektupta tarihi belgelerin değerinden bahsetti. 

“Muhterem Paşam,

O belgelerin içinde Viyana seferine dair parçalanmış yol masrafı defteri, dünyada sadece üç müzede bulunan Uygurca anahtar, Niş kalesine ait kayıtlar, Şeyh Galib’in evlatlarına verilen ferman gibi önemli belgeler sadece tesadüfen benim elime geçenlerdir. Düşünün Paşam, bu vesikalar bile hamiyetli yüreğinizi tutuşturmaya yeterlidir.”

Başbakan İnönü onun mektubuna cevap yazmış mıdır bilinmez ama Türk kültürüne vurulmuş bu darbeyi tek başına ve o hasta haliyle biraz olsun hafifletmeyi başardı. Sadece İnönü’ye değil, Türk Tarih Cemiyetine, Bulgaristan Türk Cemiyetine yaptığı ısrarlı başvurular neticesinde İstanbul Defterdarlığı Hazine Dairesinden Bulgaristan’a satılan 400 sandık tutarındaki evrakın 51 çuvalını Türkiye’ye iade ettirdi. Ayrıca, resmi evrakların korunması konusunda bir tüzük hazırlanmasını sağladı

Bu kitap tutkunu ve çalışkan insan, 1883 yılında  Bolu’da dünyaya gelen Muallim Cevdet’ti. Dedesi Said Efendi, Niş’de bir tekke şeyhiydi. 1877 yılında savaş nedeniyle Bolu’ya dönmüş Muallim Cevdet de orda dünyaya gelmişti. Çocukluğu, gençliği Bolu’da geçti. Babası Mehmet Sadi Efendi içki düşkünü bir askerdi ve sürekli annesine eziyet ediyordu. Bu durum ona çok dokunuyordu. Bir an önce hayata atılmak, annesine yardım etmek istiyordu. İstanbul’a gitti. Önce Hukuk Fakültesi’ne, ardından da Öğretmen Okulu’na girdi. Öğretmen Okulu’nu birincilikle bitirdi. Öğrencilik döneminde kendi kendine Arapça, Farsça, Almanca, Fransızca öğrenmişti.

Muallim Cevdet bir süre Darüşşafaka ve Robert Kolleji’inde öğretmenlik yaptı. Robert Kolleji’nde öğretmenken Müslüman öğrencilerin kiliseye götürülmelerine şiddetle karşı çıktı. Çok geçmeden yapılan baskılar neticesinde oradan ayrıldı ve öğrencilerine özel dersler vermeye başladı. Derslerini kırlarda, ağaç altlarında, su kenarlarında veriyordu. “Aziz Nehir” adını verdiği İstanbul Boğazı’nı uzun uzun seyretmekten büyük bir zevk duyardı. Asabi, aceleci ve dürüsttü. Hiç evlenmemişti, yalnız yaşardı. En büyük sevdası kitap toplamaktı. Sahaflar çarşısında onu tanımayan yoktu. Yiyecek, üst baş almaz eline geçen bütün parayı kitaplara yatırırdı. 

1907 yılında Hacı Zeynelabidin Tağıyev’den bir telgraf alır. Bu hayırsever işadamı Muallim Cevdet’i Bakü’ye davet etmektedir. İslam Hayriye Cemiyeti’nin kurduğu Füyuzutı Darül Muallim mektebinde öğretmenlik yapacaktır. Belki de Ahmet Ağaoğlu gibi Azerbaycan Türklerinden olan dostları onu merhum Tağıyev’e  tavsiye etmişlerdir.

Muallim Cevdet hiç tereddüt etmeden pasaportunu alır ve bir Alman vapuruyla önce Batum’a ordan da Tiflis yoluyla Bakü’ye gider. O, annesine yazdığı mektupta Hacı Zeynelabdin Tağıyev’le buluşmasını şöyle anlatır: 

“Hacı Zeynelabdin Tağıyev’in evine gittim. Ev söylerim size, ev değil bir saray. Beyoğlu’nun en büyük otelleri öyle süslü ve mükemmel değil. Kapıcıya şahsımı anlattıktan sonra efendinin yanına çıktım. Buralarda öyle bizde olduğu gibi el öpmek âdeti yok. İslâm kanunları üzere yalnız musafaha  ediyorlar. Ben bunu oraya gidince elini vermesinden anladım. Zaten İstanbul’da iken, Bakü Müslümanları’nda bu güzel musafaha sünnet-i şerifesinin yapıldığını bilirdim. Oturduk, konuştuk. Beni sevdi. Beni niçin getirttiğini, Bakü’de maarifin ilerlemesi için, beni bu işlere bakmak üzere Dâru’l Muallimin müdürlüğünü kabul etmem lüzumunu söyledi. Sonra beni oturacağım yere gönderdi. Pekiyi. Yeni, Dâru’l- Muallimin içinde bir yer. Mektep de yeni yapılmış. Masraf, Hacı Efendi’ye ait. Şehir de pek güzel. İstanbul’da böyle temiz, büyük caddeler yok. Şehir halkının dörtte üçü İslâm, bir kısmı Rus’tur. Lisan Anadolu Türkçesi gibidir. Elhamdülillah İslâm merkezindeyim.” 

Muallim Cevdet’in ilk dönemler işi oldukça zordur. Çünkü o döneme kadar eğitim ya Rus okullarında  Rusça verilmiştir ya da klasik medreselerde Farsça… İlk dersine Bakü’nün önemli şahsiyetlerinin yanı sıra din hocalarından yetmiş yaşlarındaki Hacı Mirza Turab da katılır. Muallim Cevdet katılımcıların huzurunda ders programını açıklar ve derslerin içinde “Türkçe dilbilgisi” dersini de ilan eder. O anda din hocası ayağa fırlar. “Türk dili nedir ki bilgisi olsun!” diye bağırır. “Dilbilgisi sadece Arapçada öğretilebilir. O dersi programdan çıkaracaksın!”

Muallim Cevdet bu cehalet karşısında büyük bir şaşkınlık geçirir. O toplantıda hazır bulunan Ahmet Ağaoğlu olaya müdahale eder. “Efendim,” der, “Rus okullarında da Rus grameri öğretirler, her dilin grameri vardır.”

Hoca bütün hiddetini ona yöneltir.

“Sus, cahil herif, sen bizi Rus mu yapacaksın?” diye bağırır.

Etrafındaki müritleri de onu destekleyince Ahmet Ağaoğlu ile birlikte herkes korkudan sesini keser. 

Muallim Cevdet, genç, atılgan, cesur ve en kötüsü de çok asabi biridir. İstanbul gibi karmaşık bir şehirde bile hiç bir gücün karşısında susmamıştır. Hacı Mirza Turab’ın cahilce tutumu çok zoruna gitse de o da sesini çıkarmamayı daha uygun bulur. Darü’l Müallim, yani Öğretmen Okulu açılır açılmaz müdürlük görevinden arta kalan zamanlarını çalıştığı ülke ve şehir hakkında araştırma yapmaya ayırır. Önce Bakü, sonra da bütün Azerbaycan arazisinde yaşayan halklar, dinler, mezhepler, tarikatlar, zenginler, gruplar, teşkilatlar, kabadayılar hatta işçi örgütleri hakkında bilgiler toplar. Ülkede çeşitli azınlıkların yanı sıra, yüzde otuz Sunniye karşılık yüzde yetmiş Şii mezhebine mensup insanların yaşadığını, onların da kendi aralarında çeşitli gruplara bölündüklerini öğrenir. Bütün dengeleri öğrendikten sonra yapacağı işlerin tehlikeye girmemesi için o bilgilerin ışığında bir strateji belirler. Çok geçmeden yaptığı plan tıkır tıkır işlemeye başlar ve istediği bütün dersler okul programına girer ve okulun yıldızı parlamaya başlar. Okulun başarısını anlattığı bir mektubunda şöyle yazmaktadır:

“Şiilik, Sunnilik yüzünden bir birine el vermeyen halkın çocukları bir arada okumaya başladılar.”

Bu çalışkan öğretmen bir yıl içinde o kadar sevilir ki, Bakü’deki gençlerin çoğu onun lehçesini taklit ederek konuşmaya, onun gibi giyinmeye başlarlar. Gençler onun başına taktığı fese özenerek sokakta fesle gezerler. Hatta  küçük çocuklar, bu kırmızı fesli, saati köstekli İstanbul beyefendisini öyle severler ki nereye gitse peşinden koşarlar. 

Muallim Cevdet, Bakü’de gazetelere yazılar yazar, hatta dil kurslarına katılarak Rusça öğrenir. Bir fırsatını bularak Rusya’ya gider ve ünlü Rus yazarı Tolstoy’la görüşür, Rus pedgojisi üzerine araştırmalar yapar.

Çok geçmeden Bakü’deki Muallim Cevdet sevgisi ve onun gençler üzerindeki tesiri Çar memurlarının dikkatini çeker ve onu tehlikeli insan ilan ederek ülke dışına çıkartırlar. Ama aradan yetmiş-seksen yıl geçse de ne o bir yıllık öğretmenlik, ne de müdürlüğünü yaptığı muallim mektebini asla unutulmaz. Onun peşinde fesle koşan çocuklar, onu bir efsane gibi kendi çocuklarına da anlatmaya devam ederler.

Muallim Cevdet Baki’den sınırdışı edildikten sonar Fransa’ya gider. Cenevre ve Paris’de araştırmalar yapar, ünlü sosyolog Emil Durkheim’ın konferanslarına katılır. 1910 yılında İstanbul’a döner. Çeşitli okullarda öğretmenlik yapar, kitaplar yazar. Baskılara ve haksızlıklara karşı duruşu, asabi oluşu hastalanmasına neden olur. 3 Aralık 1935 yılında daha 52 yaşındayken İstanbul’da hayata veda eder. Mezarı Edirnekapı Şehitliği’ndedir. 

Orhan ARAS

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir