Bendeki Nazım Hikmet

Ne güzel şey hatırlamak seni:

ölüm ve zafer haberleri içinden,

hapiste
ve yaşım kırkı geçmişken…”

Ah be ustam, ne güzel şey yaşım kırkı geçmişken âşık olup hatırlamak senin dağ çileği kokulu sevda şiirlerini…

Sen ki “nice sözcükler dövdündü / güllerin örsünde…” (Hilmi Yavuz)

Bugün senin doğum günündü Usta’m, herkes bir şeyler yazıp çizdi sayfasına, sayfa dedimse bu sayfalar senin Sinop Cezaevi’nde şiir yazmak için sakladığın tütün kâğıtlarına benzemez, sanal derler bir tuhaf haldir bu, bir ara anlatırım uzun hikâye… Evet herkes saygı ve ihtiramla andı seni, hatta İmam Hatip mezunu  şiirsever cevval bir uşak, yüreği avcunda genç bir yazar (Muaz Ergü), vefanın İstanbul’da bir semt adı olmadığını ispat edercesine naçizane benden, Büyük Usta Nâzım için bir yazı istedi… “Sendeki Nâzım’ı anlat Hocam…” dedi… Anlatayım dilim döndükçe ustam, ruhun rahmet istedi belli ki… Rahmet olsun, nurlar içinde uyu…

Senin şiirlerinle başımda kavak yelleri eserken, yüreğimi yakıp kavuran devrim aşkına tutulduğum o deli çağlarda tanıştım… Ah onlar ki şiir değil Maraş’ın yabani orkidelerinden yapılmış kurşun geçmez, balta kesmez, tadı damağımızda hoşluklar bırakan ve anamızın ak sütü gibi bembeyaz bir dondurma tadındaydı… Öyle ahenkli, öyle ferah, öyle musiki yüklü şiirler… Gerçi o zamanlar Afşin gibi metrekareye on beş Cengiz Han torunu yiğidin düştüğü bir muhafazakâr memlekette bu şiirleri okumak her babayiğidin de harcı değildi haliyle ama ben vurulmuştum bir kere bu şiirlere… Ha bu arada yoldaşlar devrim derdinde ben Asude’nin derdindeydim, abayı fena yakmıştım Çerçiler’in kızına, “Şimdi ne yapıyordur ki…” sorusu beynimde dolanmaktan kitabını okuyamıyordum ki, o da ne birden sayfa ışıyor, kafamdaki cümleler sayfalara düşüyor ve sen beni hiç bilmeden, sevdamı dinlemeden ruhumu okuyordun:

       “O  şimdi ne yapıyor
                   şu anda, şimdi, şimdi?
       Evde mi sokakta mı,
       çalışıyor mu, uzanmış mı, ayakta mı?
       kolunu kaldırmış olabilir.
       –Hey gülüm,
                beyaz, kalın bileğini nasıl da çırçıplak eder bu hareketi…– “

İşte ben o gün, bir gün şair olursam Nâzım Baba gibi şiirler yazacağım dedim, ahenkli, samimi, lirik şiirler… Sonra, babamın bir adam vurup mahpusa düştüğü ve biz kardeşlerin  her cuma okulu kırarak bir salkım üzüm gibi yollara dökülüp onu ziyarete gittiğimiz, yedi kol demirli kapıyı geçip, göğsüne burnumuzu dayadığımız o görklü adamın, o civanmert, o zamane Köroğlu’su adamın, Ermeni işi bir pirinç kafeste yalnız ve dertli bir kanarya nasıl dört dönerek öterse; öyle yaralı bozlaklar, göynük baraklar, yangın hoyratlar okuduğunu gördükten sonra, bu defa da cezaevi şiirlerine meftun olmuştum. Diyorsun ki hapiste yatacak adama öğüt olarak

 “…….
    İçerde gülü bahçeyi düşünmek fena
    dağları, deryaları düşünmek iyi
    durup dinlenmeden okumayı yazmayı
    bir de dokumacılığı tavsiye ederim sana
   

Yani içerde on yıl on beş yıl
                      daha da fazlası hatta
geçirilmez değil
                           geçirilir
                           kararmasın yeter ki
                           sol memenin altındaki cevahir…”

Sonra büyüdük elbet, yaşımız on yedi on sekiz olunca “memleketimizden insan manzaraları”nı gözlemeye başladık; ezilenden, garipten, fakir fukaradan yana çarptı kalbimiz. Bir avuç yankisever  seni vatan hainliğiyle suçlarken, biz inatla memleket sevdanı dile getirdiğin şiirlerini okuyorduk:

“Memleketimi seviyorum:
Çınarlarında kolan vurdum, hapishanelerinde yattım.
Hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı
memleketimin şarkıları ve tütünü gibi.

Memleketim:
Bedreddin, Sinan, Yunus Emre ve Sakarya,
kurşun kubbeler ve fabrika bacaları
benim o kendi kendinden bile gizleyerek
sarkık bıyıkları altından gülen halkımın eseridir.

Memleketim
Memleketim ne kadar geniş:
dolaşmakla bitmez tükenmez gibi geliyor insana.
Edirne, İzmir, Ulukışla, Maraş, Trabzon, Erzurum.
Erzurum yaylasını yalnız türkülerinden tanıyorum
ve güneye
pamuk işleyenlere gitmek için
Toroslardan bir kere olsun geçemedim diye
utanıyorum.

Memleketim:
develer, tiren, Ford arabaları ve hasta eşekler,
kavak , söğüt ve kırmızı toprak.

Memleketim.
Çam ormanlarını, en tatlı suları ve
dağ başı göllerini seven alabalık
ve onun yarım kiloluğu
pulsuz gümüş derisinde kızıltılarla
Bolu’nun Abant golünde yüzer.

Memleketim:
Ankara Ovası’nda keçiler:
kumral, ipekli, uzun kürklerin parıldaması.
Yağlı, ağır fındığı Giresun’un
Al yanakları mis gibi kokan Amasya elması,
zeytin, incir, kavun ve renk renk salkım salkım üzümler
ve sonra kara saban
ve sonra kara sığır:
ve sonra: ileri, güzel, iyi
her şeyi
hayran bir çocuk sevinci ile kabule hazır
çalışkan, namuslu, yiğit insanlarım
yarı aç, yarı tok
yarı esir…”

***
Ardından, Kuvayı Milliye Destanı’yla bu toprakların nasıl vatan edilişini, kuru ve hamaset yüklü tarih kitaplarından değil, sıradan ve gerçek Anadolu insanının mecbur kalınca nasıl her birinin birer şahin’e, karayılan’a dönüştüğünü öğrendik…Okuduğumuz her şiiri sanki “Kirvem Karac’oğlan ya da emmim Dadaloğlu Sarı Veli” okuyormuş gibi bizden hissettik.Vatan sevgine, özgürlük aşkına şapka çıkardık; seni vatan hainliğiyle suçlayanların istisnasız tamamı Amerikan uşağı çıktı, sen halkının kalbinde olanca namusunla, vatanperverliğinle yaşarken, onlar vatan hainliğine devam ediyor hâlâ tarihin çöplüğünde…Usta, 118. Doğum gününde bize kattığın güzellikler için sana minnettarız, bir güzel şiirinle ruhunu selamlayalım… Nur içinde uyu…

Bu Memleket Bizim…

dört nala gelip uzak Asya’dan
    Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
         bu memleket bizim…

bilekler kan içinde
      dişler kenetli
           ayaklar çıplak
            ve ipek bir halıya benzeyen toprak
bu cehennem, bu cennet bizim…

kapansın el kapıları
   bir daha açılmasın
     yok edin insanın insana kulluğunu
       bu davet bizim…

yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
      ve bir orman gibi kardeşçesine
          bu hasret bizim…

Mehmet BİNBOĞA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir