Benden Hikâyesi: Burgazada’da Esen Bir Sait Faik Rüzgârı

Benden Hikâyesi…. Adı bile ne sevimli, ne sıcak değil mi? Bir Sait Faik biyografisi, Benden Hikâyesi… Yönetmen Onur Barış, Sait Faik’i tanıyan insanlarla, Onun yaşadığı çevrenin sakinleriyle yaptığı röportajlarla beslediği belgeselini yine Onun yaşadığı, zamanını geçirdiği mekânlarda çekmiş. Kulaklarımda Sait Faik’in hikâyelerinden birkaç cümle, gözümün önünde, üzerine aldığı krem rengi trançkotu ile aynı renkte fötr şapkası ile bir Sait Faik silüeti, aklımda hep Ona dair şeyler. Sait Faik konuşuyor; bir kaç kişiden ibaret biz seyirciler dinliyoruz. Acaba kaç kişi o esnada benim gibi hülyalara dalmıştır? Hep bildiğim, hep sevdiğim bir yazar ruhuma nüfuz ediyor. İlk defa hayallerime, iç sesime ve kendime sakladığım kelimelerime ortak buluyorum.

Beyoğlu’nda film izlemenin güzel tarafı şudur ki derin bir rüyadan uyanmak gibi olur sinema salonundan çıkışlar… Ancak bu defa uyandıramadı beni caddenin o gürültülü, keşmekeş hali. Düşündüm, halbuki yalnız değildim ama arada yaptığım gibi yanımdaki insanı hiç dinlemiyordum yine, yalnız gibiydim bu nedenle. Ne gördüm az önce, neydi o içerideki?

Her gün üzerinden bir hışımla geçip gittiğim Galata Köprüsü, durup fazladan bir nefes daha içime çekmeyi akıl edemediğim güzelim parklar, bahçeler… Bütün buraları bana fark ettiren Sait Faik oldu. Zaman mı hızlandı yoksa bizim mi hep bir acelemiz var bilemiyorum. Ancak bu hızın, koşuşturmanın, hep bir yerlere yetişmenin ve bir şeyleri yetiştirmenin telaşında dur dedi bana. Dur ve yavaşla… Ben o günden sonra sık sık kitabımı alıp parklara gittim. Sadece gökyüzünü izleyip, kitabımı okumanın zevkine vardım. Elimde nasıl oldu bilmiyorum hep bir Sait Faik hikâyesi… Onun, o eşsiz öyküleri. Hayal dünyası kahramanı Panço’su oldum bazen, bazen de sevdiği kadın Eleni… Köpeği Arap gibi yanında durup denizde ağ atan balıkçıları izledim Onunla… Onu okurken hep Ona dair bir şey olmak istedim belki de.

Sait Faik ilk hikâyesi “İpek Mendil”i lise yıllarında yazmış ve o günden sonra elinden kalemi hiç bırakmamış. Ne İstanbul, ne Lozan, ne de Grenoble sokaklarında cebinde taşıdığı kağıt ve ucunu traşlayarak açtığı tahta kalemiyle kafasında binbir türlü düşünceyle dolaşmadığı bir gün dâhi olmamış. Kendi tabiriyle “yazmasaydı çıldırırdı” belki de. Öyle kendi kendine, öyle yalnızdı ki aslında. Gördüklerini, hissettiklerini nasıl anlatabilirdi başka türlü yazmasaydı eğer. Onun farkında olduklarını fark edebilecekler miydi yazmayı bırakıp anlatsaydı, zannetmiyorum. Sait Faik de sık sık bundan bahsetmiyor mu zaten, insanlar diyor insanlar o kadar yalnız ki kimse kimseyi duymuyor, görmüyor ve dahası anlamıyor.

Güzele olan sevdası kadar büyük bir sevdası vardı denize. Balıkçıları izlerdi Burgazada’daki evinin üst katındaki penceresinden. Hikâyelerinde anlatır; iç yüzünü bilmeden izlediği manzara ne samimi ne sevimli gelirmiş ona. Balıkçıların avdan döndükten sonra kıyıda oradan oraya koşuşturmaları, o günün ganimetini paylaşmaları onun için bayram şenliği gibi imiş ta ki işin iç yüzünü dönen dolapları, çalışanın hakkının nasıl gasp edildiğini öğrenene kadar. Sonra da hep bu haksızlıklardan dem vurmaya başlamış zaten. Hikâyeleri gitmiş gelmiş bu balıkçıların aralarındaki meselelere dayanmış. Neye şahit olduysa anlatmış öylece. Bir sabahçı kahvesinde oturmuş yazmış, bir patikada dolaşmış yazmış, bir kıyıda denizin sesine aldanmış yazmış Hiç durmadan anlatmış görmesini bilmeyen gözlere, söyleneni işitmeyen kulaklara, hissetmeyen kalplere dokunmaya çalışmış belki de….

Hikâyelerinin en sık misafirleri Rum balıkçılar, meyhaneciler olmuş, yeri gelmiş bir saki ile sohbetini anlatmış, yeri gelmiş Beyoğlu’nda Tünel’de gördüğü bir çocuğu. Ama hep bir yanı denize bakan insanları ağırlamış sayfalarında. Sait Faik’in kapıları sevgiye açılmış ya kadınlar da yer almış sık sık düşüncelerinde ve tabii hikâyelerinde. Çapkın olduğundan bahsediyor kendisini tanıyanlar ve Orhan Veli ile aylak aylak Beyoğlu’nda bir yukarı bir aşağı gidip gelişlerini. Kendisi bir anısında yazarların Beyoğlu’nda toplandıkları bir mekânda hiç yazar tipi olmadığı için içeri alınmadığını gülerek anlatıyor. Kendisinde balıkçı tipi varmış nasıl da mutlu olmuş geri dönerken balıkçıya benzetildiği için. Behçet Necatigil ile aralarındaki dostluğa ne demeli. Bir ayakkabı sandığı imalatçısı ile kurdukları dostluğu ve bu dostluğu hiç unutamayışlarını ne de güzel betimlemişler birlikte birbirlerine hediye ettikleri eserlerinde.

Sait Faik’e sormuşlar hikâyelerini nasıl yazdığı, ancak o da bilmiyormuş ki nasıl yazdığını. Bir tekniği, bir yöntemi yokmuş. Ancak düşünürken bir şeyi fark etmiş. Evvel ismini koyuyormuş hikâyenin. Adı belli olan bir hikâyeyi yazıyormuş aslında. Hayat gibi plansız programsız, birbiri ardına diziliyor kelimeler, kaderlerinde yan yana gelmek varmış gibi.

Sait Faik hakkında ne anlatsam yarım kalacak biliyorum. Bu nedenle onun o güzel paragrafıyla bu yazıyı nihayete erdirme kararındayım. Ne diyordu bize Son Kuşlar adlı hikayesinde “Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde güz mevsiminde artık esmer lekeler göremiyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremiyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak. Benden hikâyesi.”

Emel AKBAŞ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...