Fahreddin Paşa, Bir Çöl Kaplanı…

Ömer Fahreddin TürkkanFahreddin Paşa… Hayat hikâyesini, menkıbesini her okuduğumuzda ya da duyduğumuzda tüylerimizi diken diken eden, hıçkırıkları boğazımıza dizen, böyle kahramanlık, adanmışlık olabilir mi diye bizi hayretin doruklarında gezdiren Paşa. Medine’de Ümmeti Muhammed’in namusunu iki yıl yedi ay İngilizlere ve yerli işbirlikçileri Şerif Hüseyin’e karşı koruyan büyük komutan. Medine Müdafi, Çöl Kaplanı, Türk Kaplanı, Medine Kahramanı… 1868 yılında bugün Bulgaristan sınırlarında olan Tuna Nehri kıyısındaki Rusçuk’ta doğuyor. Babası Tuna Vilayeti Posta ve Telgraf Müdürü Mehmet Nahid Efendi. Annesi Fatma Adile Hanım. Doksan üç harbinden sonra ailesiyle birlikte İstanbul’a yerleşiyorlar. Mekteb-i Hayriye ve Erkan-ı Harbiye Mektebini bitiriyor. 1891 yılında Kurmay yüzbaşı olarak göreve başlıyor. Göreve başlamak ne demek canını, kanını vatanın, namusun, dinin, diyanetin korunması yolunda feda ediyor. Şimdiki zamanlardaki gibi memur zihniyle hareket etmiyor. Nöbette kestirmiyor. İkbal ve istikbal için pusuya yatmıyor. Balkan Savaşı sırasında vazife aldığı Çatalca Savunmasındaki başarısı Edirne’nin tekrar elimize geçmesinde önemli rol oynuyor. Birinci Dünya Savaşı’nda dördüncü ordunun on ikinci kolordu komutanı olarak Musul’da… 1914’de Tuğgeneral olarak dördüncü ordu komutanlığına vekaleten getiriliyor. Urfa, Zeytun, Haçın ve Musadağı Ermeni isyanlarını bastırmakla vazifelendiriliyor.

İngilizlerin Ortadoğu’daki enerji kaynaklarına sahip olma ve Osmanlı’yı parçalamak gayesiyle kışkırttıkları, Hicaz’da ayaklanması için destekledikleri Şerif Hüseyin’le mücadele etmek için 1916 yılında dördüncü ordu komutanı Cemal Paşa tarafından Medine’deki Hicaz Kuvva-i Seferiyesi Komutanı olarak görevlendirilir. İşte burada Fahreddin Paşa bir Müslümana yakışan vakarla, cesaretle, azim ve gayretle kendini gösteriyor. Sentetik, plastik, şişirme bir kahraman olmadığına bütün kâinat tanıklık ediyor. Peygamber yurdunun hain ve gavur çizmesiyle çiğnenmesine canla başla karşı duruyor. Medine Müdafası… Hz. Muhammed’in kabrini düşmana teslim etmeyişin destansı direnişi… Al bayrağın Medine göklerinde ebediyete kadar dalgalanmasının muhteşem mücadelesi… Namusun, haysiyetin, imanın, özgürlüğün müdafaası… Uzunca bir zamandır Türklüğünü yitiren, kendi milletine namlu doğrultan askerimize ‘Mehmetçik’ ismi burada verilmişti. ‘Mehmetçik’ Küçük Muhammed… Askerimize Mehmetçik, kışlaya peygamber ocağı denmişti… Fahreddin Paşa’ya reva görülen aşağılık muameleler ne yazık ki askerimizin kimliğine ve var oluş gayesine de bulaştırılmıştı. Sanki bu ordu Müslüman milletin ordusu değildi! Millet tokatlanacak, aşağılanacak bir köle gibiydi. Evet, yıllarca bu muameleyi reva gördü milletin ordusu milletine…

Fahreddin Paşa… Medine Müdafaasının aslan yürekli ve merhametli komutanı. Nice zorluklara ve yokluklara karşı askerleriyle dimdik durmuştu. Yiyecekleri hurma ve kurutulmuş çekirgeydi.  Sıcak bir yanda, hastalık bir yanda, sinek bir yanda… Yokların içinde bir varolma mücadelesi… Halsizlik, kolayca kanayan ve geriye çekilen dişetleri, ciltte morluklar, eklemlerde ağrı yani iskorbit hastalığı. Yokluklar, yokluklar, yokluklar… Var olan ise ihanet, ihanet, ihanet… İngilizlerin çil çil altınları karşısında kabaran nefisler, satılan vicdanlar… Fahreddin Paşa bütün olumsuzluklara rağmen Medine ve çevresinde yüz kilometrelik bir emniyet şeridi oluşturuyor. İki yıl yedi ay savunuyor Medine’yi. Askerlerimiz ekmeklerini buranın halkıyla paylaşırlar ama halk kendi ekmekleri söz konusu olduğunda böyle bir paylaşıma yanaşmazlar. Açlık öyle hat safhalardadır ki kimi askerler delirme noktasına gelir. Fahreddin Paşa askerlerine açlıktan ölmesinler diye çekirge yedirir. Çekirge Talimatnamesi yayınlar. Paşa’nın yaptığı en önemli işlerden biri de Medine’de bulunan ‘Kutsal Emanetler’i İstanbul’a göndermesidir. Medine’yi canla başla savunuyordu ama başımıza örülmüş olan çorapların da farkındaydı. İngilizler şehri kuşattı. İstanbul Hükumeti Paşa’ya şehri İngilizlere teslim etmesini bildirdi. Fahreddin Bey teslim olmayı kabul etmedi. Peygamber’in şehrini ve kabrini gavurlara ve hainlere teslim etmeyi kendine yediremedi.

Paşa Çekirge Talimnamesinden sonra o müthiş hitabetiyle Peygamberimizin mezarının yanında şu konuşmayı yapar: “Ey insanlar, malumunuz olsun ki bütün kahraman askerlerim, bütün İslam’ın sırtını dayadığı yer, manevi gücün desteği olan Medine’yi, son fişengine, son damla kanına, son nefesine kadar korumaya ve kollamaya me’murdur. Bu asker Medine’nin enkazı ve nihayet Ravza-ı Mutahhara’nın yeşil türbesi altında, kan ve ateşten dokunmuş kefenle gömülmedikçe, Medine-i Münevvere kalesinin burçlarından ve yeşil kubbesinden al sancağı alınmayacaktır. Ey Osmanlı ordusunun yiğit subayları! Ey her cenkte cihanı tir tir titretmiş, yiğit Mehmetçiklerim! Gelin hep beraber Allah’ın ve işte huzurunda huşu ve aşk içinde gözyaşları döktüğümüz peygamber’in karşısında, aynı yemini tekrar edelim… Ve diyelim ki; Ya Resulallah, biz seni bırakmayız!..”

1918’de Mondros Ateşkes Antlaşmasıyla Osmanlı’nın yenilgisi tescillenir. Bütün cephelerde yenilgi rüzgârları eser. Silahlar teslim edilir. Yalnız Hicaz Kuvva-i Seferiyesi silahlarını teslim etmez.  Paşa teslim ol ısrarlarına karşı yatağını yorganını Ravza-ı Mutahhara’ya serdirir ve orada bekler. Velhasıl hem İngilizlerin hem İstanbul’un hem de kendi subaylarının teslim olma yönündeki baskıları sonucu 10 Ocak 1919’da şehri teslim eder. Kılıcını, tabancasını Peygamberimizin mezarına emanet ederek teslim olur. Medine Müdafaası boyunca burada Hilal-i Ahmer Gönüllüsü olarak bulunan Feridun Kandemir Türk askerinin bölgeden ayrılışını şöyle tasvir eder: “Kimi kolsuz, kimi bacaksız kalmış askerlerin, birbirlerine sokulup yardım ederek halsiz, mecalsiz bir durumda, son defa Haremüşşerif’i ziyaretle Ravza’ya yüzlerini sürerek dualar ede ede yaptıkları veda, görülecek şeydi. İngiliz altınları ile beslenerek Türk’e diş biler hale getirilmiş bazı sözde Araplar bile bu manzara karşısında gözyaşlarını tutamamışlardı. Bizimle beraber Medine’de kalıp aylarca süren muhasaranın her türlü sıkıntısını çekerek açlığına bile katlanan yerli Araplarsa tam bir matem havası içinde hüngür hüngür ağlıyorlardı.”

Paşa önce Mısır’a daha sonra Malta’ya sürgün olarak gönderilir. Sürgünden sonra Milli Mücadeleye destek verir. Güney Cephesinde Fransızlara karşı savaşan Türk askerlerini birleştirmekle görevlendirilir. 9 Kasım 1921’de Kabil Büyükelçiliğine atanır. Evet, savaş alanlarında, er meydanlarında yiğitlik yapanlar, vuruşanlar, canını ortaya koyanlar Ankara’dan birer birer uzaklaştırılır. Kimi sürgüne gönderilir kimi uyduruk görevlere… 

Varlarını yoklarını vatan uğruna harcamaktan başka bildikleri olmayan kahramanlar siyasetin kirli oyunlarında mağlup oldular. Medine Müdafi Fahreddin Paşa’da bu ayak oyunlarının mağdurlarından…

Fahreddin Paşa ve arkadaşları vatan için, namus için gerektiğinde canlarını, kanlarını hiç yoğa verecek yüce ruhlular. Karşılıksız çalışmanın, adanmanın gerçek timsalleri. Her şeyi kazanmaya ayarlanmış, karşılıksız kılını kıpırdatmayacak günümüz insanları için rol modeller. İyi tanımalıyız bu kahramanları!…

Bugün kaybettiğimiz, yitiğimiz bu fedakar ruh, sonsuz adanış, idealler için kendinden geçebilme gibi yüksek faziletler Fahreddin Paşa ve kuşağında zirve noktadaydı. Makam mevkii için eğilmenin, dünyalık için yamulmanın bütün iğrençliğini ancak bu kahramanlara bakarak anlayabiliriz. Aynı zamanda bu kahramanları törenlerin, kutlamaların nesnesi haline getirmekte onları anlamamakla eş değer. Onlar canlarıyla, kanlarıyla bir yangının içindeydiler. İbrahim’e su taşıyan serçeler gibi yangını söndürmek için su taşıdılar. ter döktüler, can verdiler. Değerleri için ölümü göze aldılar. Fahreddin Paşa  son dakikaya kadar Medine’yi İngiliz’e teslim etmedi. Emanete sahip çıktı. Bugünse bu mübarek beldeler ayrı işgallerin altında. Buralar, gözünü para hırsı bürümüş bedevilerin betona çevirdiği, turizm merkezi haline getirdiği  mahzun beldeler olmuş. İslam’ın gözünden dökülen iki acı gözyaşı gibi Mekke ve Medine… Kapitalizm cenneti Las Vegas gibi otellerle çevrilmiş her yeri… Hırs, büyüklenme, kibir, müstağnilik akıyor bütün sokaklarından. Her şey var ama mazi yok, tarih yok, hatıralar yok… Hele hatıralara sahip çıkmıyor kimse… Hatıralara…

Çöl Kaplanı Fahreddin Paşa 22 Kasım 1948 yılında ruhu sonsuzluğa kanatlandı. Bedeni Aşiyan Mezarlığında…

Ruhu şad olsun, mekanı Cennet!…

Muaz ERGÜ

1 Yorum

  1. İrfan PAKSOY Cevapla

    Fahrettin Paşa (Ömer Fahrettin Türkkan) (1868-1948).
    Türk asker ve devlet adamıdır. Özellikle I. Dünya Savaşı sırasında çıkan Şerif Hüseyin İsyanı’nda zor şartlar altında Medine’de yaptığı 2 yıl 7 ay süren Medine Müdafaası ile bilinmektedir. “Medîne Müdâfii”, “Türk Kaplanı”, “Çöl Kaplanı” ve “Medine Kahramanı” unvanlarıyla da anılır. 1888 yılında Harp Okulunu birincilikle bitirmiş, 1891 yılında Harp Akademisini kurmay yüzbaşı rütbesiyle bitirmiştir. Balkan Savaşı’nda Çatalca Savunmasında ve Edirne’nin geri alınışında görev almıştır. Birinci Dünya Savaşı başladığında 4. Orduya bağlı 12. Kolordu Komutanı olarak Musul’da bulunuyordu. 1915 yılında 4. Ordu Komutan Vekilliğine getirilmiş, bu bölgedeyken hem tehcire tâbî tutulan Ermenileri yerleştirmekle meşgul olmuş, hem de Urfa, Zeytun, Musadağı ve Haçin Ermeni İsyanlarını bastırmıştır. 1916 yılında 4. Ordu Komutanı Cemâl Paşa tarafından Medine’ye gönderilerek Hicaz Seferî Kuvveti K.lığına atanmıştır. İngilizler’in desteğinde isyana girişen Şerif Hüseyin kuvvetlerine karşı, kısıtlı imkânlara rağmen yaptığı Medine Müdafaası büyük takdir toplamıştır. Medine Kuşatması’ndan sonra savaş esiri olarak önce 27 Ocak 1919 tarihinde Mısır’a, daha sonra da 5 Ağustos 1919 tarihinde Malta’ya sürgün edilmiş, sürgün sırasında, savaş suçlularını yargılamak üzere işgâlci devletler tarafından İstanbul’da kurdurulan Kürt Nemrut Mustafa Paşa Divan-ı Harbi adı verilen mahkeme tarafından ölüme mahkûm edilmiş, ancak TBMM Hükûmetinin gayretleriyle 8 Nisan 1921 tarihinde Malta’dan kurtulduktan sonra Eylül1921 ayında Millî Mücadele’ye katılmak üzere Ankara’ya gelmiş, 9 Kasım 1921 tarihinde TBMM tarafından Kabil Büyükelçiliğine tayin edilmiş, 1936 yılında korgeneral rütbesi ile Ordudan emekliye ayrılmıştır. (İrfan Paksoy, Cihan Harbi’nde Osmanlı Devleti, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 2018, ss. 520-521)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir