Bir Garip Azeroğlu

Şair Azeroğlu‘nun adını yazmak için tuşlara basarken nedense aklıma Nazım Hikmet‘in o “Dostluk” başlıklı şiiri geldi. Zaten topu topu sekiz mısra olan  şiirin dört mısrası sanki Yahya Azeroğlu için yazılmıştır:

“Gözümüzün dilinden anlar,
Elimizin sırrını bilirsin.
Namuslu bir kitap gibi güler
Alnımızın terini silersin.”

İnsanın uzaktan bile alnının terini silen ve gerçekten de namuslu bir kitap gibi gülen, bu kalbi hüzünlü, yüzü güleç, garip adam, Yani Yahya Azeroğlu, benim otuz yıllık dostumdur. Dostluk ne kelime, sırdaşım ve her görüştüğümüzde gözleriyle bana Iğdır‘ın güneşini taşıyan hemşerimdir.

Turgutlu‘nun yoksul mu yoksul bir gecekondu semtinde 17-18 yaşlarımızın heyecanıyla gülerek yurdumuz için yaşamayı değil de ölmeyi arzuladığımız o günler bugünkü gibi aklımdadır. On karış havadaki aklımızla sadece Türkiye’yi değil, Doğu Türkistan’a kadar bütün Türk dünyasını kurtarmaya hazır ve nazırdık! Uçsuz bucaksız hayallerimiz, hiç bir gücün eğemeyeceği, kıramayacağı cesaretimiz, yoksulluğumuza, arkasızlığımıza rağmen bembeyaz umutlarımız herşeye yetiyordu. Düşmanlara rağmen herkes hoştu, iyiydi, güzeldi, umut doluydu ve dosttu. Çünkü ikimiz de daha hayatın sillesini yememiştik.

Geceler kahpe ve ölüm kusan karanlık sokaklarda başbaşa, fısır fısır konuşurduk. Şiirler, destanlar anlatırdık. Utanarak yeni yazdığımız şiirlerden okurduk. İkimiz de büyük(!) şairdik! Sevgili sevecek yaşta aşk şiiri yazmaya utanırdık. Yurdumuzun taşına, toprağına, çiçeğine şiirler yazardık. Her an bir köşeden karanlık bir namlu uzanacak, coşan şair yüreğimizi susturacak diye telaşlanırdık ama korkmazdık. Yurdumuzun görkemli(!) politikacılarının bin bir oyunundan habersizdik daha. İkimiz de yaman politikacılardık! Sosyolojik, psikolojik aklımıza gelebilen bütün olojiklerin kıyısından köşesinden okumuştuk ve çözümlerimiz de hazırdı.

Azerbaycan’da çok güzel bir deyim vardır: “Sen ne sayarsan say, gör felek ne sayacak.” Felek fena saydı ve biz bir anda ana, baba, yurt, yuva bir yana, kuşumuzdan da, çiçeğimizden de ayrıldık ve Almanya’ya gittik. Daha doğrusu Azeroğlu iki arada bir derede bana haber vermeden gitmişti, ben de peşinden koştum.

Nasıl haberleştik, nasıl adresini buldum bilmiyorum. Almanya’nın Uludağ’ı olan Schmallenberg’deki basık mı basık, tek odalı evimden ona hasret dolu iki sayfalık bir mektup yazdım. İki gün sonra elinde hediye olarak almış olduğu çikolata dolu bir tepsiyle yanıma geldi.Yine güleç yüzlü, yine şiir doluydu. Dağ diye sadece Ağrı Dağı’nı elli kilometre uzaktan görmüş iki ova çocuğu dağ bayır demeden Schmallenberg’in altını üstüne getirdik. Hâlâ ülke kurtarıyor, hâlâ şiir okuyorduk. Oradaki iki günlük buluşmadan doymamıştık. O da beni kaldığı yere davet etti. Hachenburg diye baştan ayağa yabancı düşmanı nazilerle dolu Allah’ın belası bir kasabada yaşıyordu. O buna rağmen o güleç yüzüyle Almanından Kürdüne, Çerkezinden Arnavutu’na kadar bir sürü arkadaş bulmuştu kendisine. Kederliydi, kırgındı, çaresizdi ama yine de yüzü gülüyordu.

Bütün dünyada ekonomik kriz vardı. Almanya’da işsizlik had safhadaydı. Türkiye’de her saat başı Evren Paşa radyo ve televizyonlarda “Nitekim” diye kükrüyordu. Bütün dünya televizyonları akşam haberlerinde İmam Humeyni’yi gösteriyordu. Bir gün üç dört kilometre İran ordusu İrak’ın içine girince, ertesi gün Irak ordusu İran’a karşı hamle yapıyordu. Herkesin gözleri önünde bir milyon insan nedensiz ölüme koşuyordu. Aşık olduğumuz Şark buydu işte. Yine de şiirler yazıyorduk.Ama ikimiz de biraz şaşkın, biraz da ürkek olmuştuk. Ben okumak için dil öğrenmeye çalışıyor, o da bir yerlerde tutunmak için direniyordu. Yine ayrıldık.

Aradan bir kaç yıl geçti. Yalnızlık, bir türlü üstesinden gelemediğim sorunlar, hayatı ıskalamama telaşı Azeroğlu’nu gündemimden söküp almıştı. Hafta içinde trenle 140 kilomtere ötedeki Bochum’a okula gidiyor, cuma akşamları yine trenle kaldığım kasabaya dönüyor ve bir otelde çalışıyordum. Ömründe okumayı sadece yaşamak bilen, hep baba gölgesinde dolaşan ben, şimdi ekmek için otelde bir kaç mark fazla kazanmak uğruna hazin hazin saat dolduruyordum.

Bir kaç yıl sonra duydum ki Azeroğlu evlenmiş ve Iğdır’a dönmüş. Evlenmek, çoluk çocuğa karışmak benim için emekli olmak gibi bir şeydi. Eh, güleç yüzlü adam artık emekli olmuştu. Emekli adam artık şiir de yazmazdı. Ama yazıyormuş, hem de en kederli ve duman tüteninden….

“Ölüsünü dirisini,
Deyim hangi birisini?
Doğrusundan eğrisini,
Seçmek beni kahrediyor.

Karlı gördüm dağlarımı
Gamla ördüm bağlarımı
Saklı gizli sırlarımı
Açmak beni kahrediyor.”

Uzaktayken gönlümüzde nurlu bir hale içine koyduğumuz sılamız, doğduğumuz topraklara “Hasretinden yandı gönlüm” diye türküler yakarız da, bazen yanında gittiğimizde bir de bakarız da o bizi yakmış kül etmiş.

Azeroğlu da aynı şekilde Iğdır’da yanıp kül olmuş! tabii ki benim haberim yok. Alkızıl köyündeki baba evini kaybettikten sonra o köyden o köye göç etmiş, çiftçilik yapmış,uğruna şiirler yazdığı hemşerileri tarafından dışlanmış… O verimli koskoca Sürmeli Çukuru ona bir lokma ekmeği çok görmüş. Hatta sımsıcak suları bile buz kesmiş önünde:

“Dört ettiği gibi iki kez iki
Kader böyleyimiş ona da peki !
Bu Azeroğlu’nun hayalindeki
Hayat sularında buz tuttu sular.”

Yıllar sonra onu aradığımda Iğdır’ın köylerle beraber bütün telefon rehberini önüme koymuş ve evleri teker teker aramış, onu sormuştum. En sonunda Alkızıl köyünden yaşlı bir adam onun soyadını Azeroğlu olarak değiştirdiğini ve Taşburun’a yerleştiğini söylemişti. Taşburun Iğdır’a on veya on iki kilometre uzaklıkta tam Ermenistan sınırında olan bir köydü. Ona sürpriz yapacağım diye sevinçle yola koyuldum.

Taşburun’a gittiğimde bütün kederine,yalnızlığına, yüzündeki çizgilere, alnındaki kırışıklıklara, saçlarına düşmüş aklara rağmen yine o,  beni güleç yüzüyle karşılamıştı. İlk kez şiir okumamıştık birbirimize. Yaralı yaralı bakışmıştık. Kırgındık hayata da, dostlara da şiire de… Yurdumuz ise hâlâ Almanların “wilden kapitalismus” dedikleri vahşi kapitalizmin pençesindeydi. İşsizlik, yoksulluk, umutsuzluk diz boyuydu.Yurdunun çiçeğine bile âşık olmuş Azeroğlu’na yurdu bir karış toprağı bile çok görüyordu.

Ordan ayrılırken Azeroğlu bu kez utanarak elime küçük bir kitap tutuşturdu. Ucuz kağıda basılmış, incecik kitabın üzerinde “Sessiz Çığlıklar” yazıyordu. Arabaya bindim, ona el salladım ve gaza bastığım anda gözlerimden iki damla yaş onun kitabının üzerine düştü. Bizim hayatımız işte bu iki damla gözyaşı ve ucuz kağıtlara gömülmüş sessiz çığlıklardı.

Ama üstad Sezai Karakoç ne demiş?

“Umutsuzluk yok
Gün gelir, gül de açar,
Bülbül de öter!”

Güller açtı, bülbüller öttü ve zaman su gibi akıp gitti. Başka ülkelerde, başka meşguliyetler içinde olsak da hep haberleşiyorduk. Iğdır’da artık tutunmaya başlamıştı. İyi kötü bir evi vardı, çocukları büyümüştü. Iğdır’ın bir başka çileli oğullarından Fahrettin Budak‘la dostlaşmış, hatta beraberce Belediye’nin yardımıyla Iğdır Yazarlar ve Şairler Derneği’ni kurmuşlardı. Arada bir gönderdikleri kapaksız beş altı sayfalık bültenlerini onların dostluklarını okşar gibi okşar, en son satırına kadar okurdum.

Azeroğlu’nun Iğdır, Iğdır’dan sonraki hayatı onun dizeleriyle anlatılabilir ancak:

“Orhan gardaş yurda yaptık hizmeti
Bulamadık ondan gelen kısmeti
Bu dünyanın müşkülatı, kasveti
Başımıza değersiz bir taç oldu.

Orhan gardaş, dostun seni dost bildi
Hazan vurdu ilkbaharım silindi
Yapraklar döküldü, sonbahar geldi
Buralarda yaşamak çok güç oldu!”

Güleç yüzlü Azeroğlu şiirinin her mısrasında Garip Yunus’un dertli dolabı gibi inim inim inildiyordu. Dostluklar sahte, gülüşler sahte, verline sözler sahte olsa da o umudunu asla yitirmiyordu:

“Güllerimiz bahçemizde solsa da
Aksilikler gelip bizi bulsa da
Dertlerimiz dağdan büyük olsa da
Yaşamak güzeldir her şeye rağmen!”

Bu sabah Köln’de uyanır uyanmaz dışarı çıktım. Evimizin karşısında kocaman bir çınar ağacı var. Kapının önünde bir süre durdum, ağaca baktım. Çünkü sekiz yaşındaki kızım bir defasında, “Baba burdan gidersek en fazla bu çınar ağacını özleyeceğim,” demişti. O günden sonra  her dışarı çıktığımda bir süre  kapının önünde durur, öylesine  çınar ağacına bakarım. Bu kez ağacı seyre dalınca bizim eve doğru uzanmış dalında gagası kıpkırmızı küçücük kuş sanki bana birşeyler söylüyormuş gibi cik cik öttü, durdu. Buna bir anlam veremedim. Sıcak düşmeden biraz yürüyeyim, dedim ve kuşa el sallayarak yola koyuldum. iki saat kadar kâh buranın, kâh yurdumuzun hayalleriyle sokalarda dolaştım, zaman öldürdüm. Geriye döndüğümde artık öğlen olmuştu. Kapının önünde sarı bisikletiyle duran postacı bizim posta kutusuna bir paket sıkıştırmaya çalışıyordu. Hemen yetiştim ve elinden paketi aldım. Paketin üzerine bakınca tanıdık bir el yazısı gördüm ve ardından o güleç sima belirdi karşımda. Azeroğlu! İki kitap göndermişti. “Al Bayrağın Altında” ve “Aras Vadisinde Destanlaşan Köy Algızıl”…

Kitapların kapağını okşadım. Bu çileli, garip adam hâlâ o Turgutlu’daki genç çocuğun heyecanıyla yurduna vurgundu. Kitabın ilk sayfasına, ” Selam, canım kardeşim,” diye yazmıştı.

Aleyküm selam garip yüzlü adam! Aleyküm selam! Aynen Abdürrahim Karakoç gibi:

“Ormanlarda yuvasını yitiren,
Bir kuş görsem sen gelirsin aklıma!
Beni alıp uzaklara götüren,
Bir düş görsem sen gelirsin aklıma!”

Orhan ARAS

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...