Birliğin Çığlığı: Emir Şekip Arslan

Aslında hep aynı menkıbenin çocuklarıyız. Melül ve mahzun… İyilerin daima mağlup olduğu, kötülerin her daim kazandığı bir garip menkıbe… Yazanlar defter-ü divanımıza hüznü yazmışlar hep, kederi…

Aslında hep aynı tarihin tekerrür ettiği bir coğrafyanın çocuklarıyız. Uzak ve yakın bütün zamanlarda muhteşem mağlubiyetlerle yazılan bir tarihin… Sanki biz mağlup olmasak zaman çevrimini tamamlamayacak… Sanki…

1920’li yıllarda ne yaşandıysa yıllardır da aynısı yaşanıyor coğrafyamızda. Coğrafyamızın nazlı şehri Şam’da, Halep’te kısacası Suriye’de… Gerçi gönül coğrafyamızın bütün şehirleri yağmalanmış, yakılmış, yıkılmış…  Geçmişte ne varsa el-an o var… Kan var, ölüm var, acı var, gözyaşı… Şimdi olmayan tek şey Emir Şekip Arslan sanırım… Hatırlamıyoruz da Onu. Unutmak da olmamak anlamına gelmiyor mu? Evet, Suriye ve Emir Şekip Arslan… Etle tırnak gibi birbirinden ayrılmayacak olan… Emir Şekip ve şanlı Suriye direnişi…

Günümüzde hangi katliamlar nasıl işleniyorsa ve işliyorlarsa aynını 1920’lerde Fransa, Suriye’de uygulamıştı. Gökten yağmur yerine yağan demir mermiler, varil bombaları, yerden tanklar, toplar… Medeniyetimizin en güzel şehirlerinden Şam-ı Şerif’in camileri, evleri, hanları, kütüphaneleri, türbeleri o zamanlarda yerle bir edilmişti, aynı bu zamanlardaki gibi. Halep’in bağrından içli acılar yükseliyordu… Anaların bahtına en koyu ağıtlar düşmüştü, çocukların bahtına sürgünlük, mültecilik… 1920’li yıllar Fransa’nın insan hak ve hürriyetleri bağlamında sicilinin en bozuk olduğu dönemler. Gerçi ne zaman sicilleri düzgün oldu ki?!…

Emir Şekip, Dürzi bir aileye mensup olarak 1869 yılında Lübnan’ın Şuveyfe köyünde doğdu. Hatırı sayılır, sözü dinlenir, sofrasına oturulur bir aileye mensup. Akrabalarının kimi memur, kimi mebus, kimi hariciyeci, kimi bürokrat, kimi şair… Sonradan görme, sonradan toplum içine çıkma biri değil yani. Temelleri sağlam… Belâgatın Prensi diyorlar kendisine… Siyasetle uğraşmasa Arap şiirinin şahı olurdu diyorlar aynı zamanda. Şairlerin şahı ama siyasetin de tam ortasında. Hani şiiri naif bir eylem olarak gören ve siyasete bulaşmayan, etliye sütlüye karışmayan esrik tipler var ya işte onların suratına çarpacağımız bir şair ve siyasetçi… Şair güncele bulaşmaz diyorlar ya… Emir Şekip tam da bu işin göbeğinde… İyi ki de orada olmuş.

Lübnanlı Dürzi bir alenin serapa mü’min evladı Emir Şekip Arslan… Osmanlı’dan daha Osmanlı… Müslümanların son karış toprağı kalana kadar Osmanlı’ya sadık kalacak biri. Fransa’nın kıyımlarına, katliamlarına karşı insanlığın haysiyet bayrağını dalgalandıran, işgale direnen bir yiğit… Büyük direnişin ve mücadelenin simge ismi. Namusun ve hürriyetin… Aslında Arap Coğrafyası birkaç istisna dışında (Şerif Hüseyin, Kral Faysal…) Osmanlı’dan ayrılmayı, ayrı devlet kurmayı akıllarının ucundan bile geçirmedi. İmparatorluğun yıkılışıyla birlikte kendilerini emperyalistlerin sofrasında buldular. İşgale maruz kaldılar aslında.

Suriye, küresel emperyalizmin akıl hocası İngilizlerin adi planları sonucu Fransızların sömürgesi oldu. Aynı bugünkü gibi Fransızlara çanak tutanların yanında, milli direniş örgütlendi. Türk, Kürt, Arap, Dürzi, Çerkez, O vatanseverler omuz omuza vererek düşmana karşı durdular. Şeyh Salih Alevi “Alevi Dağları”ında Fransızlara kök söktürdü. Bugün yurtlarını savunan Suriyeliler gibi. Belki de bugünkü direnişin kökü o zamanlarda. Bölgedeki bütün dini ve etnik yapıların birleşerek düşmana karşı koydukları gibi…

Emir Şekip Birliğin yorulmaz savaşçısı. Eğer parçalanırsak Avrupa’ya kolayca yem oluruz diyordu. Bu kadar net… Sağda solda kopartılan adem-i merkeziyetçilik, milliyetçilik, bağımsızlık, ulus devletçilik gibi teranelerin sonuçlarını en baştan görebilmişti. Büyük bütünü parçalara ayırmak ve kolayca yutuvermek… Osmanlı’nın yıkılış dönemini kısaca böyle tanımlayabiliriz. İngiliz, Fransız, İtalyan emperyalizminin bütünden parçalar çalma iş güzarlığı… Emir Şekip Arap olmasına rağmen bu tezgâha gelmemiş ve ister Türk Olsun ister Arap bu tezgâha düşenleri sonuna kadar uyarmıştı. Emir Şekip’in uyarıları aslında bugün de güncelliğini yitirmemiş durumda. Zamanında İngilizlerin öncülüğünde bölgeye oturtulan göçebe devletlerdeki sorunlar bitmiyor. Meseleler büyüyerek coğrafyayı yangın yerine dönüştürüyor. Bölünme, etnik devlet kurma, küçük parçalara ayrılma gibi iddiaların ne biçim kaoslar getirdiği ortada. Sykes-Pıcot’un coğrafyamıza deli gömleği gibi giydirilmesi, zihinleri alt üst etti. Evet, bu deli gömleğinin parçalanması gerek. Yoksa savunulacak toprak parçası bile kalmayacak…      

1911’de Trablusgarp’ta Emir Şekip. Osmanlı Subayları ve gönüllülerin yanında… Kendisi de adamlarıyla cephede… Hem cephede hem de gazetelerde… Makaleler yazarak mücadeleyi harlıyor. Durmayı, durağanlığı şiddetle kınıyor. Evet, Trablusgarp’ı savunmayalım diyenlere karşı “Trablus’un çöllerini savunamayanlar Şam’ın bahçelerini de savunamaz” diyor. Birliğin, kardeşliğin peşinde… Ayrılığın, küçülmenin değil.

Balkan Savaşlarında Mısır Kızılayı’nı göçmenler için seferber ediyor. İttihat Terakki’yi Araplara anlatmak için çırpınıyor. Medine’de bir üniversite kurmak isteyen heyetin içinde. Ayrılıkçı Arapların karşısında… Enver Bey en sevdiği ve güvendiği insanların başında. Teşkilat-ı Mahsusacı yani… Kanal Harekâtına Dürzi birlikleriyle katılıyor. Azerbaycan ve Dağıstan’ın bağımsızlığı için yine sahnede. 1921 Cenevre’de Suriye-Filistin Kongresi sekreteri. Enver Paşa’nın şehadetiyle büyük sarsıntı geçirdi. Son bir umut Suriye ve Türkiye arasında Türk-Arap federasyonu için çabaladı. Hatta Klasik Yayınları tarafından yayınlanan “İttihatçı Bir Arap Aydının Anıları” isimli kitapta anlatıldığına göre 1923 yılının sonlarında Emir Şekip Arslan Fransızları Suriye’den temelli atmak için Mustafa Kemal Atatürk’e Türk-Arap Cephesi kurma teklifinde bulunur. Yalnız Mustafa Kemal Atatürk Türkçe konuşulmayan bölgelerdeki Osmanlı sınırlarını yeniden oluşturmak gibi bir hedeflerinin olmadığını belirtir.

Her türlü olumsuzluğa, engellere rağmen Emir Şekip Suriye/Filistin davasının dünyadaki en gür sesiydi. Davası sadece buralarla sınırlı kalmadı. Yukarıda anlatmaya gayret ettiğimiz gibi her yere koştu. Kuzey Afrika’dan Balkanlara bütün İslam dünyasında… Balkanlarda İslami uyanış için gayret sarfetti. Müslümanların Balkanlara ilgisini çekmeye uğraştı. Aliya İzzetbegoviç’in kurucusu olduğu Müslüman Gençler Örgütü’nün esin kaynaklarından. Bir yönüyle Aliya’nın hocası yani… Hayatının son dönemlerini İngiliz, Fransız istihbarat örgütlerinin gölgesinde yaşamak zorunda kaldı. Sürekli takibatlar… 1946 yılında çıkmasına izin verilmeyen İsviçre’den bir şekilde kaçarak Beyrut’ta vefat etti.

Ruhu şad olsun, mekânı Cennet!…

Muaz ERGÜ

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...