Bozkırların Oğlu Cengiz Aytmatov

Onunla iki kez bir araya gelme ve kısa da olsa sohbet etme imkânına kavuşmuştum. Çekik gözleri, sempatik gülüşleri ve simasındaki insanı etkileyen sıcaklıkla hemen gönlümü kazanmıştı. O temiz ve romantik bakışlarında,  “Beyaz Gemi” romanındaki adsız çocuğu, “Dişi Kurt” isimli uzun hikâyesindeki talihsiz “Akbar”ı görmüştüm.

Cengiz Bey, vefatından beş-altı yıl önce, Alman okuyucuları tarafından Almanya’da benim oturduğum şehre yakın bir yere (Biedenkopf ) davet edilmişti. O gelmeden iki üç hafta önce onun resimleri  şehrin her tarafına asılmıştı. Yabancı bir ülkede, adı, dili, dini, ruhu benimle bir olan böyle bir yazarın reklamının yapılması, resimlerinin her yere asılması, bana gurur vermişti. Onun geleceği gün bütün işlerimi erteledim ve davet edildiği salona gittim. Salonda tahminen üç yüze yakın insan vardı. içlerinde tek Türk bendim.

Cengiz  bey daha içeri girer girmez salondaki okuyucuları ayağa kalkarak ve alkışlayarak onu karşıladılar. O, bir Manas savaşçısı tavrıyla önce salona göz gezdirdi sonra da ülkesinin bozkırlarından getirdiği bir sadelikle salondakileri selamladı. Rusça konuştu. Yanında Rus tercüman getirmişti. O konuşmalarını Almancaya tercüme ediyordu.

Cengiz Aytmatov bir saat kadar  yazdığı kitaplardan ve onların konularından söz etti… Edebiyatsever Almanlar, gözleri çekik bu ilginç adamı bir masal kahramanını dinler gibi dinliyorlardı. Belki de bu tür masalların estirdiği sıcaklığı ruhlarında hissetmeye gelmişlerdi. Cengiz Bey de bu dikkati ve saygıyı boşa çıkarmayacak şekilde insanların üzerinde tesir bırakacak konulardan anlatıyordu.

Anlattığı bir anekdot orada bulunan herkesi duygulandırmıştı.

“Afganistan savaşı bütün hızıyla devam ediyordu. İnsanlar tedirgindi. Moskova sokaklarında kendimden geçmiş bir halde yürüyordum. Aniden adımı çağıran bir ses duydum. Önce o sesin arada bir duyduğum hayali bir ses olduğunu düşündüm  ve yoluma devam ettim. Ama ses bir daha gelince durakladım, çevreme baktım. Başı örtülü, gözleri yaşlı bir Rus kadını karşımda durmuş bana bakıyor, ağlıyordu. Yaşlı gözlerine baktım. Aniden bana doğru koştu. İki kollarıyla bana sarıldı, yüzünü göğsüme dayayarak ağladı ağladı… Şaşkınlıktan dona kalmıştım. Ne hareket ediyor, ne de bir şey soruyordum. Kadın ağlamasını kesince başını kaldırıp benim şaşkın yüzüme baktı ve şunları söyledi:

“Ben Akbarım! Ben anayım! Oğlum  Afganistan’da öldü, yaralıyım.”

Gözlerinde yavrularını yitiren Akbar adındaki dişi kurdun acizliği, kızgınlığı, şaşkınlığı, korkusu vardı. Bu kez ben ona sarıldım. Yüreğindeki evlat acısını dindirmek için sarılmıştım.

Cengiz bey anlatıyor, salondakiler dinliyordu. Cengiz Bey anlatıyor, salondakiler kâh Akbar oluyorlardı, kâh Momun…

Konuşmasının sonunda, Kırgız Türkçesinde Manas destanından bir bölüm okumak istediğini söyledi. Söyler söylemez de ayağa kalktı, bir yazar, bir romancı olarak değil de, tarihten gelmiş bir savaşçı gibi destanını okudu.

Oradaki insanlar tarafından anlaşılmayan bu tatlı ve yiğitlik dolu sözleri herkes heyecanla dinledi ve alkışladılar.

Konuşmalardan sonra söz almak için elimi kaldırdım, tercümanına Almanca olarak Cengiz beyi Türkçe selamlamak istediğimi söyledim.Tercüman kabul edince de, ona, Türkçe  “Hoş geldiniz,” dedim. Gülümsedi ve aynı şekilde Türkçe, “Hoşgördük” dedi. Ardından da herkes anlasın diye ona Almanca bir soru sordum.

Özbekistan‘da, Kırgızistan´da zehirli pamuk tarlalarında çalıştırılarak daha 35 yaşına varmadan ölen dünyanın en genç anaları olan gerçek “Akbar”lar hakkında neler düşündüğünü ve neler yaptığını sordum. Kışkırtıcı bir soruydu. Oradaki Alman basın ve yayın temsilcilerinin dikkatlerini bu konuya çekmek için o soruyu sormuştum.

Cengiz Bey orada benim ne demek istediğimi tabii ki çok iyi anladı ama açık bir cevap veremedi veya vermek istemedi. Toplantıdan sonra beni yanına davet etti. Tanıştık. Ona, o zaman daha yeni yayınlanmış “Karabağ`ın Gözyaşları” isimli kitabımı hediye ettim. O da bana kendi kitaplarından imzalayıp verdi. Bir hayli sohbet ettik. Ertesi gün onu otelinden alarak onu gezmeye götürdüm. Biedenkopf orta Almanya’nın Hessen Eyaleti’nde küçük, şirin bir kasabadır. Yeşil dağların ortasındaki kasabanın en çok dikkati çeken yeri  365 metre yükseklikte 1200’li yıllarda derebeyi Konrad von Tühringen tarafından yapılmış kalesidir. Kale geniş bir bahçe içindedir ve içindeki eşyaları, hatta posta arabası bile olduğu gibi korunmuştur.

Cengiz bey büyük bir hayranlıkla kalenin surlarından aşağılara, şehre ve şehrin yanı başından akan Allna çayına bakmış, derin derin içini çekmişti. Sonra kalenin kahvesinde oturup karışılıklı kahvelerimizi içtiğimizde, niçin  içini çektiğini de anlatmıştı. Söylediğine göre, Kırgızistan’da da böyle güzel yerler olmasına rağmen Sovyetler Birliği döneminde yanlış politikalarla o yerlerin ekolojisi bozulmuş, o güzelim çaylar, nehirler kire, zehire çevrilmişti. Gittiği ülkelerde her gördüğü güzellikle kendi yurdundakileri karşılaştırıyor ve üzülüyordu.

Oradaki bir saatlik sohbetimiz sona erip de kalkmak istediğimizde; Aytmatov hareketlendi,  ceplerine baktı, çantasını karıştırdı ve sonra çantasından kiril harfleri ile yazılmış küçük bir kitap çıkardı, bana uzattı.

“Zaman zaman kaldığım yerlerde, otellerde uykum kaçtığında ben bu kitabı okurum. Genç değilim ama hâlâ bu kitaptan bazı şeyler öğrenmeye devam ediyorum. Ben bir kaç kez okudum. Yazarı Türkistan’nın en önemli şairlerinden ve önderlerinden Abay’dır, onu sana hediye ediyorum.”

Bu güzel hediye için ona teşekkür ettim. Cengiz Aytmatov gibi büyük bir yazarın elinin değdiği, gözlerinin dokunduğu kitabı bir hazine gibi korumalıydım. Bu nedenle kitabı aldım, eve getirdim, kitaplığımın en üstüne özenle yerleştirdim ve bir süre kitaba elimi sürmedim. Sonra bir gün Cengiz Aytmatov aklıma gelince kitaplığımdan kitabı aldım ve okumaya başladım. Kitap, Abay’ın şiirleri değil, düz yazılarıydı ve ismi Kara Sözler’di. O, kitabında tam kırk beş sözle gençlere bir dünyayı anlatıyordu. Bu bilgili, yürekli şair hayattan, kitaplardan ve atalarından öğrendiklerini çok özlü sözlerle gençlere aktarıyor, onların dürüst, çalışkan, araştırmacı olarak yetişmelerini arzuluyordu. Örneğin kitabındaki otuz sekinci sözde şöyle yazıyordu:

“İnancın kaynağı, bilgi, namus ve merhamettir. Biz kendimiz bilgi edinmeyi, her zaman kendi onurumuzu düşünmeyi ve insanlara iyilik yaparak gerçek insan olmayı kendimize hedef olarak seçmeliyiz.”

Fransızların ünlü şairi Aragon’a göre, aşkın en güzel hikâyesini o yazmıştı. “Cemile” hikâyesi gerçekten yürekleri yerinden oynatacak kadar güzel bir eserdi. Her satırı coşku ile doluydu:                                  

“Şimdi nerelerdesiniz? Hangi yollarda yürüyorsunuz?  Artık bizde, bozkırda, bütün Kazakistanı aşan, Altaylara ve Sibirya’ya kadar ulaşan yollar var. Nice cesur insanlar oralarda çalışıyor. Sizde mi oralara gittiniz Cemile’m? Yoruldun mu? Kendine ait inancını yitirdin mi? Öyleyse Danyar’a yaslan! Sana aşk üstüne, vatan  sevgisi üstüne, hayat üstüne türkülerini söylesin!

Git Cemile, git! Hiç pişman olma, sen mutluluğunu en sarp yollarda yürüyerek buldun!”

Cengiz Aytmatov, Cemile hikâyesinin en son sayfasında yazdığı gibi mutluluğu en sarp yollarda yürüyerek mi buldu bilmiyorum. Ama emeği, bilgisi, dili ile  edebiyatta en yüksek zirvelere çıktığını bütün edebiyatseverler biliyorlar.

O uzak bir Kırgız kasabası olan Talas’a bağlı Şeker köyünde dünyaya gelmiştir. Belki de bu yüzden yazı dili şeker gibi tatlıydı. Bütün dünyaya yoksul, mert, kendi dünyası ve kendine mahsus hayat görüşü ile Kırgız insanını tanıtmıştı. Onun kitaplarındaki sadece Kırgız insanı yoktu. O kitaplarında, kahramanlarının yüreklerinde, bütün hepimizin destanları, türküleri, masalları, rüyaları ve ümitleri vardı.

Onun edebi çalışmalarını sürekli izlemeye çalışmıştım. Rusça yazsa da yazılarındaki renk ve ahenk bana yabancı değildi. “Beyaz Gemi”, “Dişi Kurdun Rüyaları”, “Cemile”,  “Gün Uzar Yüzyıl Olur” isimli kitapları hep başucu kitaplarım olmuştur! Şiirsel bir dille yazmış olduğu Cemile’yi belki beş kez  okumuştum. O okuması yazması olmayan, sert karekterli köylü genç gelinin yüreğinin sesini dinleyerek onu  türküleriyle büyüleyen ve kendisine âşık eden  Danyar’la uzak yollara gidişi bana her okuduğumda başka renklerin, başka dünyaların kapısını açmıştı.

12 Aralık 1928 yılında Kırgızistan’da dünyaya gözlerini açan bu büyük insan, 10 Haziran 2008 yılında vefat etmiştir.

Orhan ARAS

3 Yorum

  1. AvatarOğuz Aşırım Cevapla

    Çok güzel anlatmışsın büyük yazarı. Yaşım ilerlediğindenmidir nedir çabuk duygulanıyorum. Bu yazıyı da boğazım düğümlenerek okudum. Ne mutlu sana Aytmatovla tanışmışsın. Yalnız yanlış mı hatırlıyorum; Aragon ve Aytmatov farklı dönemlerde yaşadılar diye biliyorum. Selamlar sevgiler

  2. AvatarBahadır Sevilmiş Cevapla

    Sayın hocam, yüreğinize sağlık. Yazınızı soluksuz okudum.
    Aytmatov’un mekanı cennet olsun.
    Çocuklarım kitap okumaya başladığında aldığım ilk kitaplar, Gün olur asra bedel, dişi kurdun rüyaları ve Gökalp’in Alageyik eseridir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir