Haruki Murakami Üzerine

Covit-19 salgını zaten yeteri kadar canımız sıkıyor… Bu Pazar’ın konusu da bir yazar olsun diye düşündüm… Pazar günleri edebiyat sohbetine katılıyoruz eşimle Zoom üzerinden… İstanbul’da BuaRt Sanat Atölyesi düzenliyor… Bir grup edebiyatsever değerli dostum yazar Mario Levi’nin etrafında toplanıyoruz… Virginia Woolf, Stefan Zweig derken geçen pazar konu Japon yazar Haruki Murakami’ydi…

Postmodern, büyülü gerçeklik ve sürrealist kurgu yazarı olarak niteleniyor… Ona karşı  sanki hep bir önyargı var… Sadece bestseller için yazdığını iddia eden de var, Amerikan etkisinde fazla kalmış bir Japon yazar diyen de…

Murakami 12 Ocak 1949’da Kyoto’da doğmuş… Murakami iki yaşındayken ailesi sürekli Amerikalı denizcilerin gelip gittiği, hareketli bir liman kenti Kobe’ye taşınmış…

Burada caz plaklarından, Hollywood filmlerinden, sahaflardan oluşan bir dünyayla tanışmış… Batı edebiyatına ilgi duymuş… Waseda Üniversitesi‘nde sahne sanatları, drama dalında okumuş… 

Bu dönemde tanıdığı Yoko ile 1971’de evlenmiş… 1975‘te mezun olduktan sonra eşiyle birlikte Tokyo’da yedi yıl  ‘Peter Cat‘ adlı bir jaz bar işletmiş… Bu yüzden nerdeyse her kitabına bir müzik listesi koymuş… Kedisever biriymiş… Birçok kitabında kediler yer alıyor… Zaten açtığı barının adı da Peter Cat….

1978 Nisan ayında bir gün Jingu Stadyumu‘nda beyzbol maçı izlerken roman yazmaya karar veriyor. ‘Nedenini bilmiyorum. Sanırım maçı izlerken bir aydınlanma yaşadım‘ demiş…

Aynı günün akşamında yazmaya başlıyor ve kitapları milyonlarca satan bir yazar oluyor… Anlattığına inanmak durumundayız…  ‘Rüzgarın Şarkısını Dinle‘ romanı böyle ortaya çıkıyor…

1986’da Amerika’ya gitmiş… Princeton üniversitesinde ders vermiş…  Bir yandan ülke özlemi, bir yandan  1995’te binlerce kişinin öldüğü Kobe depreminden etkilenerek Japonya’ya geri dönmüş… Aynı yıl Tokyo metrosunda 12 kişinin ölümü, binlerce kişinin yaralanmasına yol açan zehirli gaz saldırısı da onu derinden sarsmış… Yaralılarla görüşmüş…

O zamana kadar Japon halkını ‘her gün aynı saatte kalkıp aynı iş yerlerine gidip, bir nevi robot yaşantı içindeler‘ diye eleştiren Murakami,  insanları daha yakından tanıyınca gerçeğin hiç de düşündüğü gibi olmadığını görmüş… 1998‘de ‘Underground‘ isimli ilk edebiyat dışı eserini yazmış…

Bilmiyordum… Aşırı disiplinli bir yaşamı varmış Murakami’nin…  Sabah çok erken kalkıp 4-5 saat boyunca yazıyormuş… Maraton koşucusu olduğu için yazıdan sonra da her sabah 10 kilometre koşuyormuş… Boston Maratonu’na katılmış… Eserlerinden biri de zaten ‘Koşmasaydım Yazamazdım‘…  Akşamları ise İngilizce’den Japonca’ya çeviri işleriyle uğraşıyormuş… Çeviri yapmak hobisiymiş…

1980’li yıllarda Türkiye’ye de gelmiş…  Yunanistan’da başlayan yolculuğunda, Türkiye’ye geçip Karadeniz kıyıları ve Doğu Anadolu’ya gitmiş…  Yunanistan ve Türkiye izlenimlerini Türkçe’ye ‘Yağmur ve Cehennem Sıcağı‘ adlı kitabında yazmış…

Japonca kitap henüz Türkçe’ye çevrilmemiş…  Japonca’dan Türkçe’ye çeviri yapanların yazdığına göre Türkiye’de en çok sevdiği yiyeceğin taze pişmiş ekmek ve çay olduğunu yazıyormuş… Türkçe’ye çevrilmiş çok kitabı var…

‘Bu kadar bilgi bana yeter, favori yazarım değil’ veya  ‘Ben zaten biliyorum, okuyorum’  diyen de  olabilir. Onun için tüm eserlerini yazmıyorum, merak eden bulup okuyabilir.  Mesela ‘İmkânsızın Şarkısı‘(Norvei no Mori)… 1987’de yazmış…

Dünya çapında üne kavuştuğu bu roman sinemaya uyarlanmış… İmkânsızın Şarkısı, 37 yaşında bir adamın, yolculuğu sırasında duyduğu Beatles şarkısıyla öğrencilik yıllarına geri dönüşünü konu alıyor.

Her bir kitabı dünyada milyonlarca satan, pek çok dile çevrilen Haruki Murakami’nin adı bugüne kadar tam yedi kez Nobel Edebiyat Ödülü adayları arasında geçti.

Her yıl ‘Tamam bu yıl ödül onun‘ denmesine rağmen bugüne kadar alamadı. Bunu değerlendirmek beni aşar… Edebiyat eleştirmenlerine bırakalım…

Halit ÇELİKBUDAK

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...