Sadri Alışık: Turist Ömer Ya Da Ofsayt Osman…

Mehmet  Sadrettin Alışık ya da bildiğimiz adıyla Sadri Alışık…  Bir dönem Türk sinemasında oyunculuğuyla, oynadığı karakterle öne çıkan, sinemanın teknik anlamdaki bütün eksikliklerini yeteneğiyle, rolüyle, kurduğu cümlelerle kapatan oyuncular vardı. Peş para etmez senaryolar, acemice kurgular, kötü ışıklar, imkânsızlıklar, parasızlıklar… Bütün bu dezavantajları azimle, özveriyle aşanlar…

Siyah beyaz beyaz ekranı duygularıyla, mimikleriyle, ruhlarıyla rengarenk bir âleme çevirenler… O çok kısıtlı imkânlarla en güzel işleri başaranlar… Kameradan, ekrandan insanların yüreğine akan, içimizden bir olanlar… Evlerimize, gönlümüze tereddütsüz aldıklarımız, sevdiklerimiz… Sanki rolünü oynamayan, yaşatan ve izleyiciye de yaşatanlar… Sanal dünyada gerçek bir âlem kuranlar… Replikleri adeta atasözü, deyim gibi içimize işleyenler…

Sadri Alışık yukarıda bahsettiklerimizin toplamıydı. Güzel adamlardandı… İçimizden biriydi. Onu izleyenler kendini bulurdu Onda. Bir gün Turist Ömer’di bir gün Ofsayt Osman… Her daim Avare filmindeki avareydi. Gariban, samimi, saf…

Onun şahsında aşk acısı çekenler, kötülüğe direnenler, garibanlar, hesapsız gülenler ve ağlayanlar tekmili birden bir filmin içinde bulurlardı kendilerini. Alışık’ı alıp karşısına, geçip giden ama yürekte derin izler  bırakan aşkları, futbolu, eski İstanbul’u, çocukluğu, hatıraları kim saatlerce konuşmak istemezdi ki?

“Ah Be Güzel İstanbul”da gerçek bir beyefendi nasıl olur, insan nasıl güzel naifleşebilir, hicaz bir şarkının hüzün dolu, kırıcı, kırgın ritminde umudu nasıl duyumsayabilir göstermişti. “Sus be çocuk, beni de ağlatacaksın” derken büyüklerin bile ağlayabileceğini hatırlatmıştı.

“Bu da mı gol değil be? Adaletine, insanlığına kurban olayım hâkim bey bu da mı gol değil?” derken de hâkiminden en gariban mahalleliye herkesin gözlerini yaşartabilmişti. Bir yanda hüngür hüngür ağlayan bir yanda sonsuz tebessüm eden, bir yanda çocuk gibi bir adam bir yanda insana insanlık dersi veren karizma…

Sadri Alışık aslında rol yapmadı, oynamadı. Hayatın kendisini yaşadı. Çok güzel şarkı da söylerdi. “Kimseye etmem şikâyet; ağlarım ben halime. Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime.” Hava kapalı, yağmur yağıyordur İstanbul’a. Hüzün yağıyordur, bulutlar ağlıyordur en içlisinden.

Eski bir İstanbul akşamında, tenha bir meyhane, meyhanenin duvarlarına sinmiş bir ud sesi. Belli belirsiz duyulan… İşte bir masada Sadri Alışık. En hüzünlü, en güzel ağlayan adam… En güzel ağlayan bütün yenilgilere, yenilmişlere, mağluplara, hayat oyununda kaybetmişlere…

Biraz da Haşmet’e, Ofsayt Osman’a, Turist Ömer’e kulak verelim:

”Düşündüm de, insan ömrü dediğin sayfalık bir hikâye… Onu da olur olmaz şeylerle karalamak yanlış. Her şeye gülüp geçmek lazım. Onun için sen de gül ama yalancıktan değil… Geçmişi, eskiden olanları, kalbinin sızısını, sevdiğin insanı falan her şeyi boşvererek gülmelisin. Gül haydi, yüzüne gülmek yaraşır. Hemen şimdi. Bak, bak ben nasıl gülüyorum dünya umurumda değil!

“Madem ki hepimiz günün birinde çekip gideceğiz, o halde bunca matem, bunca kahır ne için? sizinkisi matem değil zaten, korku. hayat demek ölümü beklemek demektir. az çok hepimiz denizi, yıldızları, ağaçları işte falanları filanları göreceğiz, birçok şeyin tadına bakacağız, sonra da ister istemez gidiyorum elveda şarkısını söyleyeceğiz. öyleyse gidenin de kalanın da gönlü hoş olsun.”

Oğlu Kerem Alışık anlatıyor:

“Sinemada seks furyalarının başladığı bir dönem. (…) şunu hiç unutmuyorum: ‘ben limon satarım, gene de gidip bugünlere tertemiz getirdiğim kariyerimi o yollara, çöplere atmam’ derdi. işinde çok disiplinliydi, kendi makyajını kendisi yapardı.”

Ruhu şad olsun!

Muaz ERGÜ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir