Tanıdığım İsa Muğanna

“Hakikat cümle âlemdedir”
(Mahşer romanı)

 

2014  yılı Azerbaycan edebiyatı için hüzün yılı oldu. Tanıdıklar, dostlar birer sonbahar yaprakları gibi dökülmekte ve etraf sessizleşmekte… Şair Cahit Sıtkı’nın dediği gibi “Gördüm yapraklarımın bir bir döküldüğünü…”

Yıllar önce Azerbaycan’ın ünlü yazarı üstad İsa Muğanna’nın kısacık bir hikâyesini okumuştum. Hikâyede Bakü’ye oldukça uzakta olan bir köyü anlatıyordu. Hikâyenin ismi bile şimdi aklıma değil. Ama hikâyedeki insanlar, sosyal ilişkileri, birbirleriyle konuşurken insanı sarıp sarmalayan diyaloglar hala hafızamda capcanlı durmaktadır. O hikayeyi okuduğumda ‘işte edebiyatın gücü budur’ demiştim kendi kendime…

Sonra aradan yıllar geçti ve onunla akraba olduk. Hanımıyla birlikte en mutlu günüme teşrif ettiler. Yaşlı ve hasta olmasına rağmen törenin sonuna kadar sağlıklı bir genç insan gibi neşesinden hiç bir şey kaybetmeden, oturduğu yerden o çocuksu ve tatlı bakışlarıyla herkese gülümsedi. Orada kamera ve mikrofon ona uzatılınca hiç beklemediğim bir coşku ve dirilikle on dakika kadar konuştu. Türkiye ile Azerbaycan’ın nasıl birbirine yakın olduğundan ve yılların birikmiş hasretinin şimdi ağır ağır da olsa nasıl kavuşmalarla sona ermeye başladığını bir edebiyat üstadı olarak anlattı. Herkes can kulağıyla onun o müdrik sözlerini dinliyor ve bal gibi dilinden akan kelimeleri hiç kaçırmadan aklında tutmaya çalışıyordu. Yerimden kalkıp yanına gittim ve küçük, yumuşak ellerinden öptüm.

O günden sonra Almanya’dan her bayramda ona telefon açıyor, halını-hatırını soruyordum.Çok memnun oluyor, seviniyor, hep yeni bir şeyler yazıp yazmadığımı soruyordu. En son geçen nevruz bayramında aramıştım ama rahatsız olduğu için konuşamamıştım.

Azerbaycan’a da gittiğimde mutlak evine gidiyor kısa da olsa onunla sohbet ederek  onun tecrübelerinden, tavsiyelerinden yararlanmaya çalışıyordum.

Onun hakkında ‘Muğanna’ isimli bir makale yazmıştım. O makale Azerbaycan’da, Türkiye’de çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlandıktan sonra benim son çıkan ‘Kaşgar’dan Berlin’e Portreler ve Kitaplar’ isimli kitabımda da yayınlanmıştı. Makaleyi okumuş ve çok sevinmişti. O ince ve ruhu okşayan sesi hala kulaklarımdadır: ’Yaxşı yazıbsan!’ Bu kısacık söz ve ardından gözlerine kadar yayılan gülümseme benim için en büyük mükâfat olmuştu.

Biz millet olarak değerli insanlarımızı ne yazık ki yaşarken o kadar da önemsemiyor ve yeterli değeri vermiyoruz. Onun oturduğu Hüsü Hacıyev Sokağındaki beşinci katta olan küçük dairesindeki yalnızlığı ve gözlerini küçük pencereden Bakü’nün ufuklarına dikişi hep gözlerimin önündedir. Son dönemler gözleri de pek iyi görmüyordu. Ama hâlâ yazma hevesi ve coşkusu içinde vardı. Her soruşumda, “aklımda yazacak çok hikâye var ama kim kıymet veriyor ki,” diyordu. Bu sözler, Azerbaycan gibi bir ülkenin yetiştirdiği böyle büyük bir edebiyatçı için çok acıydı. İsa Muğanna gibi bir yazar Avrupa’da olsaydı baş tacı edilirdi. Onun ‘Mahşer’ isimli romanından başka hiç bir eseri Türkiye’de bile yayınlanmamıştı. Daha edebiyata yeni başlayanların bile eserleri, resimleri, isimleri dostluk ve hatır adına Türkiye’de dergilerde yayınlanırken İsa Muğanna unutulmuş veya kasıtlı olarak unutturulmuştu. Ama edebiyat tarihi öyledir ki siz ne kadar propoganda yaparasanız yapın geleceğe sadece gerçek değerler ancak kalabiliyor. Bu nedenle İsa Muğanna da Azerbaycan edebiyatının en büyüklerinden biri olarak edebiyat tarihinde yerini alacaktır.

Genç edebiyatçıların ondan öğrenecekleri çok şey vardır. Üslup, temiz bir dil, insanı yormayan diyaloglar, dilin içinde hazine olarak kalmış deyimler, atasözleri İsa Muğanna’nın genç edebiyatçılara bıraktığı en güzel mirastır. Onun eserlerinin hiç birinde okuyucu yorulmuyor, bu söz burada fazladır demiyor, diyemiyor. Çünkü o yazarken hayatı olduğu gibi alıp hiç sun’ilik katmadan okuyucunun gözleri önüne getiriyor.Onun eserlerindeki insanlar uydurulmuş, ideoloji ve propagandaya kurban edilmiş insanlar değildirler. Onlar etrafımızda, köyümüzde, yanı başımızda duran insanlardır. Onların kendi aralarındaki konuşmaları, acıları, hasretleri Muğanna’nın usta kaleminde daha da renklenerek ve canlı hale gelerek okuyucuya ulaşıyor. Bunları ancak ve ancak çok usta bir yazar başarabilir ve İsa Muğanna da bunu başarmıştır.

Onun “Tütek Sesi” isimli kısa bir hikayesi ne kadar tesirli ve canlıdır. İkinci Dünya Savaşı’ından tam 69 yıl geçmesine ve bizim kuşağın o savaştan hiç haberi olmamasına rağmen ne zaman o hikâyeyi okusak veya filmini izlesek, o köydeki insanlar sanki şimdi yanımızda yaşıyorlar gibi bir hisse kapılırız. Tapdık ve Cümrü kardeşlerin namus ve hasret duyguları, onların bu duygularla deli gibi kendilerini oraya buraya vurmaları, dünyaya küsmeleri, ruhlarındaki bütün isyan ve kederi bir kamışın çıkardığı sese yüklemeleri hangi Türkün yüreğinde yara açmaz ki? Hangi Türk bu iki gencin duygularından uzak kalabilir ve ‘Ben başka şekilde davranırdım!’ diyebilir ki? Ve oğlunu bekleyen, hasretinden sakalları tir tir titreyen, sazını bir oğul gibi bağrına basan ve sanki Dede Korkutcasına ‘Ruhani’ havasını binlerce yıl ötesinden gelirmiş gibi bütün benliğimize aktaran o babaya ne demeli? Hangi kalem bir babayı bu kadar ustaca tasvir ve tarif etmiştir?

İsa Muğanna sadece bir edebiyatçı değildi. O Azerbaycan için adeta bir canlı tarihti… Onunla sohbet ederken İsmail Şıhlı, Bahtıyar Vahapzade, Gasım Gasımzade gibi önemli yazar ve şairler eserleriyle birlikte gelip gözlerimin önünde dururlardı. Yıllarca onunla birlikte oturan bu önemli edebiyatçıların eserleri daha yayınlanmadan İsa Muğanna’ya okunmuş, onunla tartışılmıştı. O, son elli yıllık Azerbaycan edebiyatının canlı şahidiydi ve hafızasında yüzlerce hatıra, anektod vardı. Keşke birileri onları o daha yaşarken kaydedip edebiyat dünyasına kazandırsaydı. Ama bizde yirmi birinci yüzyılda bile araştırma ruhu daha yeterince uyanmamıştı.

İsa Muğanna çok sade, utangaç ve alçakgönüllü bir insandı. Onun usta kaleminden haberi olmayan bir insan onu çocuklaşmış bir ihtiyar olarak görebilirdi. Onun çocuksu ruhu onu ziyaret eden herkese sirayet ederdi. Konuşurken sürekli gülümserdi. Gözleri hem size hem de ötelere bakardı. Onun gözlerinde ‘İdeal’ romanın bitmezliğini de görmek mümkündü. O, ‘İdeal’ romanını onlarca defa yeniden yazmıştı. Bununla da edebiyatta ve sanatta ölümsüzlüğün ne demek anlatmak istemişti. Onun son dönemlerinde ziyaretine giden hemen hemen herkese anlattığı ‘Saf ağ elmi’ belki de bizim anlayamadığımız o ölümsüzlük dünyasının bir şifresi gibiydi. Ama biz onu yeterince ne anladık ne de dinledik!

Ölümünden bir yıl önce yanına gittiğimde İstanbul’dan konuşmuştuk. O, 1960 yıllarında bir defa İstanbul’u görmüştü. Görüş kısa ve korkulu bir dönemi kapsasa da hafızasında derin bir iz bırakmıştı. Hele Sultan Ahmet Camii’nin büyük kubbesini, göklere uzanmış minarelerini ve oraya girerken içini dolduran huzur ve mutluluğu anlata anlata bitiremiyordu. Aradan kırk yıldan fazla geçmesine rağmen bir şehrin böyle derin bir şekilde insanın ruhunda iz salması normal bir hadise olarak görülemezdi. Yaşlı, yorgun ve hasta olmasına rağmen içinde oraları yeniden görmek arzusu vardı. ‘İnşallah İstanbul’a sizi ben götürürüm,’ demiştim de nasıl çocuk gibi sevinmiş ve ümitlenmişti! Onu ne yazık ki İstanbul’a götüremedim. Ama ölüm haberini gece yarısı aldığımda onun ruhuna gönderdiğim Fatiha ve Yasin mutlak onun o çocuksu ruhunu almış Sultan Ahmet Camii’nin ufkunda gezdirmiştir.O şimdi ruhlar aleminde aynen kahramanı Nesimi gibi ‘Mende sığar iki cihan, men bu cihana sığmazam!’ demektedir.

Bugün onun ölüm yıl dönümüdür.

Rahat uyu Ağstafalı Muğanna!

Ruhun şad olsun aziz emmim!

Orhan ARAS

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir