Viran Yurdunun Dertli Şairi: Mehmet Âkif Ersoy

“Odama girdim; kapıyı kapadım; ağlamaya başladım; O gün akşama kadar İslâm’ın garibliğine, müslümanların çöküşüne ağladım, ağladım…” 

Şimal Müslümanlarından Atâullah Behâeddin/Sebîlürreşâd

         

Âkif, dert insanı… Hüznü, insan erdemiyle buluşturmuş bir şair. Kalbinde feryat, içinde derin duygular, şiirinde ahu efgan… Onu bu kadar üzen ve derin düşündüren nedir? ”Gurbettir; çöken İslâm’a, İslâm’ın diyârında” diye tarif ettiği “dert” nedir? İslam ile insan arasına “mesafelerin” girmiş olması, “inandım” diyen insanın perişan durumu ve İslam’la, İslam diyarlarının gurbet yaşıyor oluşudur.

Silinmiş emr-i bi’l-ma’rûfun artık ismi yâdından. Hayâ sıyrılmış, inmiş: Öyle yüzsüzlük ki her yerde… Vefâ yok, ahde hürmet hiç, emânet lâfz-ı bî-medlûl; Yalan râic, hıyânet mültezem her yerde, hak meçhûl… Yürekler merhametsiz, duygular süflî , emeller hâr” şeklinde nitelendirdiği, “viran yurdunun” hüzün bestesini ‘baykuş’ sesiyle seslendirmektedir O. “Viranelerin yasçısı baykuşlara döndüm. Gördüm de hazanında bu cennet gibi yurdu.” diyerek anlattığı viraneliği, “bülbülle” paylaşır: “Eşin var, âşiyânın var, bahârın var, ki beklerdin; Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?” diye sorduğu soruya, cevabını utanarak kendisi verir: “Ne din kalmış, ne îman; din harâb, îman türâb olmuş!“ demektedir. Ve çok sevdiği Son Peygamber dönemini, “Gül Devri” olarak nitelendirir ve geçmişin özlemiyle yanıp tutuşur:”Yâ Rab, beni evvel getireydin…

Şiirlerinde hissedilen hüzün, Âkif’in aşkıdır: Hüznü yanan sıcak yüreğine, soğuk katık yapmıştır. “Hayır, mâtem senin hakkın değil… Mâtem benim hakkım: Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!” der ve üzüntüsüne sebep, “aydın fikir yoksunluğunu” gösterir. Elbette ki devrinde kendisine yoldaş insanlar vardır ama korkunç bir yıkımın tamiri üç-beş kişi ile ‘duygudaşça oynaşma’ değildir. Bu hal onu çoğu kez ümitsizliğe de düşürmektedir. Düşünce yorgunluğunun beraber kötü arkadaşı ise, hep ümitsizliktir: “Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı? Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı!” sözünü söylettirir Ona ama pişmanlıkla sözünü geri alır: “Ağzım kurusun… Yok musun ey adl-i İlâhî!”

Matemin dayanılmaz çilesi, acının yüreği burkan sesi ve inlemenin her perdesi ümitsizlikle buluşmuştur: “Nihâyet, ye’se düştün, ağladın, ağlattın, inlettin.” şeklinde gösterir kendini… Âkif yıkılan, viraneye dönen yurdunu, belki bir cami minaresinden seyreder gibi seyretmektedir: “Vefâsız yurd! Öz evlâdın için olsun, vefâ yok mu? Neden kalbin kararmış? Bin ocaktan bir ziyâ yok mu? İlâhî kimsesizlikten bunaldım, âşinâ yok mu? Vatansız, hânümansız bir garîbim… Mültecâ yok mu? Bütün yokluk mu her yer? Bâri bir’Yok!’der sadâ yok mu?” sözüyle, hiç değilse “birlikte oturup ağlayacak” vicdanları aramakta ve sormaktadır.” Gitme ey yolcu, berâber oturup ağlaşalım: Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım: Ne yapıp ye’simi kahreyleyeyim, bilmem ki? Öyle dehşetli muhîtimde dönen mâtem ki! Ah! Karşımda vatan nâmına bir kabristan yatıyor şimdi… Nasıl yerlere geçmez insan?” derken hüznü, yangına dönmüş ve şiirleri, yükselen alevler gibi feryat ederek, dışarı taşmaktadır. Âkif’i, ne bir merhamet çığlığı, ne gözyaşı geceleri, ne de birlikte hıçkırıp ağlayan insanlar dindirebilir artık: “Mâtem halâs etmez, cehennemler saran yurdu. Cemâ’at intibâh ister, uyanmaz gizli yaşlarla! Çalışmak!… Başka yol yok, hem nasıl? Canlarla, başlarla.” diyerek, her çöküşe, bir yükseliş ümidi gösterir ve bir isyan ahlakı ile uyanmak, “çalışmak üzere” eylemde bulunmak ister şiirlerinde… “Ey millet, uyan! Cehline kurban gidiyorsun! Öyleyse, cehalet denilen yüz karasından, kurtulmaya azmetmeli baştan başa millet!” sözüyle sunduğu reçeteyle; “topyekün bir uyanışı” bekler gönüllerde…

Âkif bir hayalin peşinden mi gitmektedir? “Umar mıydın?” şiirindeki hayal kırıklığına çareyi, rüyalarda mı aramaktadır? “Hayır! Hayâl ile yoktur benim alış verişim. İnan ki her ne demişsem, görüpte söylemişim… Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek; sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek!” diyerek hakikatsever yüzüyle buna cevap vermektedir.

O “Feryadı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar… Uğraş ki: Telâfi edecek bunca zarar var.” sözünde, mesuliyet duygusu ve sorumluluk aşılamaktadır. “Ey cemaat uyanın, elverir artık uyku. Yok mu sizlerde vatan nâmına hiç bir duygu? Beraber ağlamazsın, sonra kör dersin, sağır dersin. Bu hissizlikten, insanlık hem iğrensin, hem ürpersin! Ne ibret, yok mu bir bilsen kızarmak bilmeyen çehren? Bırak tahsili, evlâdım, sen ilkin bir hayâ öğren!”  derken, illa “edep ve irfan” üzerinde bir yükseliş beklemektedir. Sonra… Sonra yine ümitsizlik kaplar yüreğini… Kime, nasıl, ne şekilde anlatabilir ki İslam yurdunun yere serilişini? “Ya Rab bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?” Ruhuna çöken, umudun tükenmesidir. Cehalet bataklığından kurtulmak için ilim gereklidir ama “Yazık ki hâlâ biz, dünkü ilmin bile bigânesiyiz, câhiliyiz” demektedir. Böylece bir toplumsal gerçekliği daha dışa vurmak istemektedir. Viran yurdun, yeniden medeniyet ülkesine dönüşmesi isteniyorsa eğer, “çalışmak illa da çalışmak lazım” demiştir çoğu kere: “Bekayı hak tanıyan sâ’yi bir vazife bilir. Çalış, çalış ki beka sâ’y olursa hak edilir.”

Ve toplumsal hastalıklarımızla yüzleşmek: Çalışmadan tevekkül etmek, Batı’ya boş sözlerle küfretmek ve bununla avunmak, geçmişin masal ve menkıbeleriyle derin uykulara dalmak… Gözlemlediği Doğu ülkeleri, tümden “matem yerine” dönmüştür zaten: “Ne gördün, Şark’ı çok gezdin diyorlar. Buruşmuş çehreler, tersiz alınlar, işlemez kollar; Bükülmüş beller, incelmiş boyunlar, kaynamaz kanlar. Düşünmez başlar, aldırmaz yürekler, paslı vicdanlar. Cemaatsiz imamlar, kirli yüzler, secdesiz başlar, Gazâ nâmiyle dindaş öldüren, bîçâre dindaşlar!”

Fakat düşünce dağınıklığından kurtulmak ister her zaman. Hakikat üzerinden yol almak, azme sarılmak diler: “Mâzîsi yıkık milletin âtisi olur mu? Bir büyük milletin evlâdıyız, oğlum. Ancak: O fazilet, son üç asrın yürüyen ilmiyle birleşip gitmedi; battıkça da ümmet cehle… ‘Dünya koşuyor’ söz mü? Beraber koşacaktın; Heyhât, bütün azmi, sen arkanda bıraktın!” derken çalışmaya duyulan inanç ve kararlılık vurgusunu yineler. Âkif’e göre, son ‘üçyüz yıllık uyumanın’ farkı ancak çok çalışma ile kapatılabilecektir.

Ve bir konuya dikkat çeker: Aradaki medeniyet farkının kapatılmasının önüne geçmek isteyecek, illaki “fitneciler” olacaktır: “Milletler topla, tüfekle, zırhlı ordularla, tayyarelerle  yıkılmıyor ve yıkılmaz. Milletler ancak aralarındaki rabıtalar çözülerek, herkes kendi başının derdine, kendi havasına, kendi menfaatini temin etmek sevdasına düştüğü zaman yıkılır. Atalarımızın ‘kale içinden alınır’ sözü kadar büyük söz söylenmemiştir, evet, dünyada bu kadar sağlam, bu kadar şaşmaz bir düstur yoktur” der ve milletini ayrılığa düşmemesi konusunda, ülke insanını uyarır.

Topluma çalışma ve sorumluluk duygusunu aşılayacak olanları ise öğretmen de görür: “Muallimim diyen, olmak gerektir imanlı; edepli, sonra liyakatli, sonra vicdanlı… Bu dördü olmadan olmaz” diyerek öğretmenliğin vasıflarına dikkat çeker.

Evet, vazife çok ağır ve büyüktür. İyiliğin emredilmeyip, kötülüğün engellenmediği bir zamanda, zulüm ve haksızlık her yeri kaplayacaktır. Ve “bir büyük yürek” daha, haksızlığın karşısında dimdik durmaktadır: “Kanayan bir yara gördün mü kanar tâ ciğerim, ‘Adam aldırma da geç git!’ diyemem, aldırırım. Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım. Zâlimin hasmıyım ammâ, severim mazlûmu…”

Âkif, 63 yıllık hayatında, hep hüznün içinde umudun; mütevazilik içinde dik duruşun; kimsesizlik içinde “sessiz kahraman” olmanın temsilcisi olmuştur:  “Şu serilmiş görünen gölgeme imrenmedeyim, Ne sâadet hani, ondan bile mahrumum ben… Daha yıllarca eminim ki hayatın yükünü dizlerim titreyerek çekmeğe mahkumum ben… Çöz de artık yükümün kör düğüm olmuş bağını, bana çok görme İlâhî, bir avuç toprağını…” sözüyle, samimi milli duygularını Türk milletine armağan ettiği “Milli Marş”ta açıkça göstermiş olmasına rağmen, siyaset entrikaları yüzünden, ‘hain’ ilan edilmesinin hüznü ile gitmek zorunda bırakıldığı Mısır’da gurbet acısını yaşayıp, hayatını yolsul bir şekilde sürdürdüğü halde, “iftiralar kurbanı” olmaktan kurtulamamıştır. O, temiz kalpli, sessiz yürüyüşlü, fakir ama onurlu, vefalı ve haksever bir insandır.

27 Aralık, Mehmet Âkif’in ölüm yıldönümünde, içimize bir hüzün çöker… Onu yeterince anlayamamanın hüznüdür bu: “Toprakta  gezen gölgeme toprak çekilince, Günler şu heyûlâyı da, er geç silecektir. Rahmetle anılmak… Ebediyet budur, amma Sessiz yaşadım, kim, beni nerden bilecektir?” şeklinde bizden vefa bekleyen sözüne karşılık, -Ruhuna rahmetler olsun- cevabımız odur ki “dertli büyük şairimizi” bilebilmek, aşk derecesinde bize görev ve aynı zamanda bir onurdur.                                                          

Metin KAZAN

1 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir