İnsanlığın Satırbaşları

Girizgâh Makamında

Zaman, binlerce yıl… Mekân, kainat denen ucu bucağı daha tam tespit edilememiş devasa tiyatro… Kahramanlarımız; adına insan denen aklı ile maruf, akıl dışılıkları ile mümtaz oyuncular. Mevzumuz insanlık denen zamanın, mekânın ve kahramanlarının hesap bakiyesi, ya da biriktirdikleri müşterek hafıza, ya da manevi demirbaşlar listesi… Provasız ve çoğu zaman irticalen oynanan bir oyun.

İnsanlık kimin eseridir? Bu suale verilecek cevap aslında pek çok meselenin hallinde de çare olabilir, ya da olmalıdır? Ama bakıldığında hakikatte pek çok meseleyi halletmekten ziyade bu meselelerin asıl sebebinin inandığımız insanlık olduğunu görüyoruz. Neden mi? Çünkü diye izahata geçmeden evvel ilk başta ki “insanlık kimin eseridir?” diye sorup muallak taşı gibi havada beklettiğimiz suala cevap verelim. İnsanlık dün, bugün ve yarın yaşamış ve yaşayacak olan bütün insanların eseridir. Ayrısız gayrısız; siyahı, kırmızısı, beyazı, başak sarısı rengi ile bütün insanların müşterek eseridir.

Peki, bu hepimizin müşterek malı ise  insanlık denen şey köy sandığı gibi herkese aitse o zaman bu kadar toz duman, bu kadar kan ve gözyaşı niye? diye kitabın ortasından bir sual tevcih eylediğimizde bunun cevabını hem insanlıkta hem de insan denen aklı ile maruf, akıldışılıkları ile de mümtaz mahlukun bizzat kendisinde bulabiliriz.

İnsan iyi ile kötünün, doğru ile yanlışın tek muhatabıdır. Kainat gibi insanda düalisttir. “Her şey zıttı ile kaimdir der”, Muhyiddin-i Arabi.

İnsanlıkta sadece iyiliklerin ve de güzelliklerin bulunduğu bir yer değildir. Kötünün ve çirkinliğinde muhafaza edildiği tabiri caizse büyükçe bir katalogtur.  

İnsanlık, iyi ve kötünün, güzel ve çirkinin bir arada muhafaza edildiği insanla başlayan, insanla yaşayan ve insana ait olan; her şeyin dışında ve her şeyi içinde barındıran, insana insan olmayı öğreten hiç kimsenin tamamını okuyamadığı ve herkesin has ismi ile yer alamadığı ancak ve ancak büyük izler bırakanların has ismi ile yer alabildiği mücerret, zamansız ve mekansız koskoca bir kitap gibidir. Popper, Dünya 3 diyor bu âleme.

İnsanlık insanlarındır. Öyle ise orada insana mahsus bir imtiyaz olan günah ve sevapların hepsi yer alacaktır. İnsanlık; mücadelelerin, rekabetin Habil ve  Kabil kavgası ile başlayan meş’um vak’anın devamı keyfiyetindeki hadiselerinde bulunduğu yerdir.

İnsanlık denen devasa manevi demirbaşlar ambarını açtığımızda orada kısım kısım ayırıma tabi tutulmuş  bölümler olduğunu müşahede ederiz. Bu bölümler insanlığın müşterek deposuna en fazla malzemeyi bırakmış olanların yerleridir. Büyük medeniyetlerin mıntıkasıdır. (İbn-i Haldun, insanlığa mal olduğunun şuurunda bir deha olarak Mukaddimesinde “söyleyeceklerim şimdiye kadar söylenmedi” diyerek bu has odalardan birisine haklı olarak tek başına kuruluvermiştir.)

İnsanlığın Cilt Numaraları: Medeniyetler

Yüzatmışdört tane tarife sahip kültür ve medeniyet tartışmasına dâhil olup da yüzatmışbeşinci tarifin müellifi olmak gibi bir heves içerisinde değiliz. Biz, nedir? diye sormayıp, nasıl? diye soracağız. Medeniyetten anladığımızı tanımla değil tasvirle elde edeceğiz.

Medeniyet; dil, edebiyat, ilimler, sanat, hukuk, müesseseler, örf ve adetler, din, zihniyet, gündelik hayat, teknoloji ve kültürün meydana getirdiği maddi ve manevi yapıların bütününü ifade etmektedir. Medeniyet dediğimizde inşa edilen ve geliştirilen bir yapı aklımıza gelmektedir.

Bir medeniyetin üç temel ayağı vardır; hukuk, felsefe ve ahlak. Tabiidir ki, bu üç temel direği besleyen pek çok alt kaynaklar da olacaktır. Mesela, ahlak için din, zihniyet, örf ve adetlerdir. Ahlakın kaynağı dindir. Bunu Toynbee “Din ahlakın döl yatağıdır” veciz sözü ile gayet güzel ifade etmiştir. Dine dayanmayan ahlak olamaz. (olabilir diyen de mevcut)

Batı medeniyetinin temelleri Roma hukuku, Yunan Felsefesi ve Hıristiyan ahlakına dayanır.

Medeniyetler insanlık kitabının cilt numaralarıdır.

Medeniyet mefhumunun hatırlattığı hep ilerleme ve gelişmedir. Medenileşmek, belki bizde uzunca bir müddet batı emperyalizmini hatırlatmış da olsa(Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar) İbn-i Haldun Hocamızın tercihi “Ümran”a muadil bir manada kullandığımızı söylersek derdimizi anlatmış oluruz.

Medeniyet kurulmaya, geliştirilmeye ve devamlı üretilmeye muhtaçtır. Büyük medeniyetler bu şartları yerine getirdikleri müddetçe ayakta kalırlar ve hükmetmeye devam ederler. Yaşayan medeniyet, kendisini üretebilen medeniyettir. Kendisinden kastımız yukarıda saydığımız unsurlarının sahip olduğu kurum ve değerlerin hayata hitap edebilen şekilde üretilebilmesidir. Üretmeyen ya da ürettikleri yaşamayan, kadük olmuş medeniyetler içine kapanmaya ve daha kötüsü müdafa hattına çekilmeye mecburdurlar.

Medeniyet, insanlığa iyi veya kötü şu veya bu sebeple söyleyecek sözü, bırakacak mirası olanların ameliyesidir. Medeniyet büyük bir iştir ve insanlığın en büyük inşalarının başında gelir. Medeniyet kurmak her kültür veya  her toplumun başarabileceği bir iş değildir. Toplumlarda insanlar gibi çocuk, genç, olgun ve ihtiyar denilebilecek; yaştan ziyade donanım, liyakat ve ehliyet çağlarına sahiptirler. Medeniyet kurmak olgun çağdaki cemiyetlerin harcıdır.

Medeniyet bir ruh ve şuur işidir. Tarihte büyük kumandanlar olmuş ve pek çoğu kasırga gibi önüne geçeni silip süpürmüş, önünde tutunabilen ordular kalmamıştır. Ancak, baktığımızda geride hiçbirşey kalmamıştır onlardan(Mesela Moğollar). Çünkü, onların derdi hükmetmekti ve ben yenerim, ben güçlüyüm meselesi idi. Büyük düşünen, tarihi şahit ve medeniyetini de senet olarak görenler hala yaşamaktalar. İstila kılıçlarla yapılabilir ancak, fetihler medeniyetlerin harcıdır.

 Fatih Sultan Mehmet en güzel misaldir. Fatihin hayali, cihan hayali idi ve derdi, kuru güç ve istila değildi. Hazırlıklıydı. İstanbul‘u en son teknoloji ile fethettiğinde boşalan şehre ticaretten iyi anlıyorlar diye Yahudileri tereddütsüz geri getirtmişti. Yedi dil öğrenmiş, Homeros‘u ve Eflatun‘un devlet isimli eserlerini defalarca okumuştu. Yabancı ülkelerden sanatçı ve alimleri İstanbul‘a davet edip onlardan istifade ediyordu(Resmini yaptırdığı Bellini ya da Ali Kuşçu gibi). Şairlerle Fars edebiyatına karşı ayrı bir savaş veriyordu. Edebiyatın merkezini de İstanbul yapmaya çalışıyordu. Hülasa ne yaptığını ve nasıl yapması gerektiğini çok iyi biliyordu. Medeniyetin sadece askeri güç olmadığının, sanat ve ilimde de ordular kurmanın gerekliliğinin farkındaydı. Boşuna Fatih olmamıştı.

İnsanlık, sırayla gelmiş pek çok medeniyetin eliyle gelişmiştir. Hiçbir medeniyet sonsuza kadar devam etmez. Her medeniyetin kemal vakti vardır ve zevalin başlangıcı kemalin erdiği andır. Zevalin farkına varmak içinde bir başka medeniyetin ilerleme kaydetmeye başlaması lazımdır. Ekseriyetle medeniyet olarak durduğumuzu biri hareket ettiği zaman anlarız.

Medeniyetler ilim, sanat ve hukukla yayılır, genişler ve devamlılık kazanırlar. Bu sebepledir ki, medeniyetler kitaba, hesaba ve yazıya dayanırlar. Kitapsız toplumlar medeniyet kuramaz. Kitaplar medeniyet sarayının tuğlalarıdır. Kitap, “hafızayı beşer nisyan ile malüldür” sözünün insanlarca telafisi için icat edilmiş en mühim keşiftir. En mühimdir, çünkü, yazının öz evladıdır, kitaplar. İnsanın ebedileşmek tutkusunun fanilik gibi bir acziyet önünde erimesi ile bu tutkunun  sayfalarda yaşatılma gayretinin tezahürüdür. Kitap insanın sonsuzluğa mektup yazmasıdır ya da muhtar tarih efendiden ikametgah senedi çıkartmasıdır.

Yazmak tarihe karşı mes’uliyetin farkındalık vesikasıdır. Bir ecnebinin sözü ile “hem okuyup hem de düşünenin yazmamasından büyük ihanet yoktur.” Katip Çelebi üstadımız da “Yazı yazmayan el hayvan elinden farksızdır” diyerek meseleyi bağlamıştır. Hatim duasını da günümüzün okumayan, yazmayan müktesep cahillerine bırakmıştır.

Söz uçar yazı kalır. Yazı ilk insanın mağaralara çizdiği resimlerle ebedileşmek ve ben yaşadım, vardım dercesine bir gayret içerisinde olması ile başlayan ve yazı denilen şifrelerin bulunması ile de insanlık farklı bir seyir kazanmıştır. Göktürkler, yazıya “bengü” demiş yani ölümsüzlük.

Yazı, insanlığın olduğu kadar milletlerin de hayatını hatta kaderlerini değiştirmiştir. Firdevsi  “Şehname ile Farsçayı dirilttim.” der. Bir kitabın bir milleti var kılması. Üzerinde düşünülmesi gereken bir husus. Nitekim düşünülmüş de… Ustamız Meriç “Kamus bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, hassasiyetiyle, şuuruyla. Kamusa uzanan el namusa uzanmıştır.” diyerek son noktayı koymuştur.

Tarih Yazı İle Başlar…

“Önce kelam vardı” der Tevrat. İnsandan önce söz vardı. Bunun teolojik izahatına girmeden, lafzi manada sözün ehemmiyetini belirtmesi ile iktifa edeceğiz.

Söz, yani dil. İnsan konuşan varlıktır. İnsan dili ile kainatı ve mahlukatı var ve belli eder. Dünya dille inşa edilir. Dille ifade edilebilen vardır. Dille ifade edilemeyen yok sayılır. “Dil gerçeğin resmidir” der Wittgeinstein. Dil, lisan ayrı bir dünya kurar bizim için. Varlıklar aleminin kılavuzudur bizim için.

 Shakespeare’in ünlü eserinde Polonius “Ne düşünüyorsunuz efendimiz?” dediği vakit Hamlet, o meşhur “Kelimeler, kelimeler, kelimeler” cevabını vermiştir.

Tanımayı, anlamayı ve anlamlandırmayı her şeyden mühimi düşünmeyi onunla yaparız. Her kelime kainat’a açılan bir kapı demektir. Kapılarınız ne kadar çoksa çıkış imkanlarınız da o kadar fazla demektir.

Her dil ayrı bir dünya demektir. Kelimelerinizin ifade ettikleri sizler için çok derindir belki, ancak, başka iklimin ya da başka lisanın fanileri için sıradan ya da manasız olabilir. Dil bir milletin ruhudur.

Dünyada bilinen üç ila dört bin dil vardır. Ancak, kaç tanesi dünyanın malumudur ve kaç tanesinin edebiyatı vardır. Hayatın her alanına nüfuz etmeyi gerektiren medeniyetin akıncı beyleri de kelimelerdir, geride kalan izleri de kelimelerdir.

Âlemdeki hakimiyetiniz lisanınızın kudreti mesabesindedir. Dilin kudreti âlemin hâkimiyeti demektir. İlimde, sanatta, kültür ve teknikte ilerlemiş milletlerin dil­leri de zengindir. Batı edebiyatının üç dehası, İngiliz  Shakespeare (Shakespeare eserlerinde toplam 17.677 farklı kelime kullanmış ve bunların 1.770 tanesi Shakespeare tarafından ilk defa kullanılmış kelimeler ), Fran­sız  Hugo ve  Alman  Goethe, eserlerinde en fazla değişik kelime kullanan edebiyatçılardır. 

Hicviyye Makamında Hülasa

Bütün bu anlattıklarımızdan sonradır ki, şu suali sormak gerekiyor. Peki, bu ahvalde zamanımızda hal nedir? Medeniyet hamlesi ya da bir medeniyet ve tarih şuurunun mevcudiyetinden bahsedebilir miyiz?

Ortaylı Hocamız: Gelecek nesiller yirminci asrın ikinci yarısındaki Türklerden utanarak bahsedecekler.” diyor. Utanarak okuduğum bu satırlar ne demek istiyor acaba?

İnsan yaptıklarının farkında olabilen varlıktır. Bu farkındalık geçmişin ve geleceğin farkında olmaktır. Alınan miras ve bırakılan  tereke şuuru. Ne almıştınız ne bırakıyorsunuz meselesi. Mezar taşlarını dahi bir sanat şaheseri fevkinde inşa etmiş bir imparatorluk bakiyesini ve medeniyet temsilciliği mirasını; sinmiş, güdük ve şahsiyetsiz bir tereke ile devredeceğiz.  

Şahsiyeti olmayana ve nev-i şahsına münhasır olmayana saygı duyulmaz. En kötü telif, en güzel taklitten dahi kıymetlidir. Çünkü onun aslı yoktur, sadece kendisi vardır.

Vesselam…

Rahmi ŞEYHOĞLU

1 Yorum

  1. AvatarHayati Yaman Cevapla

    Çok teşekkür ederim Rahmi hocam. Gecemi gündüze çevirdin. Beni sarstın. Beni ayıktırdın ve kendime getirdin. İçime doğru insana doğru derin bir yolculuk yaptım sayende … Eksik olmayasınız hocam… Kaleminize kuvvet…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir