Anahtar

Gitmek midir zor olan, kalmak mı? Cevabı zor bir soru. Daha doğrusu cevabı olmayan bir soru. Dışardan bakışla çözümü mümkün olmayan bir mesele. İçerden bakışta ise cevaptan ziyade tercihlerin anlam kazandığı bir ikilem. Gitmenin de kalmanın da kendince dayattığı ve insanın omuzuna yüklediği ağırlıklar söz konusu. Her gidiş bağrında bir dönüşü yaşatır. İster sürgün olsun, ister hicret, ister kaçış her gidiş muhteşem bir dönüşün hayaline yatmaktır. Yerinden, yurdundan uzak kalmanın derin sızısı gurbet elde gün be gün büyüyüp kuşatır bedenini sürgünün. Bu anlamda dünya hayatı da bir sürgünden ve asıl  yerine, yurduna ulaşma hevesinden  öte nedir ki?  Bu yüzden ‘boynuna asılmış yaşamak ağrısını’ gidermenin telaşı ile geçip gitmiyor mu hayat dediğimiz mahpusluğumuz?  Bu sancıyı bastırma telaşı  değil mi bütün çabamız, cümle gayretimiz ?

Bazen gitmeyi dayatır hayat  insana. Gitmek kalmaktan daha hayırlı olur, daha bir anlam kazanır veya daha bir zorunlu olur gözümüzde böylesi anlarda. Gider de Allah’ın geniş arzında bir başka yere yerleşiverir insan bir muhacir olarak, bir göçmen kuş  olarak. Ama ne yapsa ne etse ‘oralı’ olamaz.  Hani ‘dolanır ya bedeni  dünyanın dört bir yanına insanın, ama çok uzakta bir yerde kalır  yüreği’. Böyledir yaşam.

Yarına, sonrasına dair umudu beslemek ve büyütebilmek adına bu günden ve şimdiden feragat eder bazen insan böylesi durumlarda. Olan olmuştur ve ‘olmuşu ve ölmüşü geri getirmenin mümkünâtı yoktur’,  lakin geride kalanlar için yarınlar kurabilmek hayali ve umudu devasa bir ağırlıkta çöküverir  insan yüreğine.

Berlin’de kendince yeni bir düzen kuran Mardinli Süryani ahşap ustası Yakup’un  tercihi de gitmekten yana olmuştur  böyle bir hengamede. Neden, niçin bir anlam ifade etmez böylesi durumlarda. Vaziyet budur. Gitmek gerekmiştir ve gidilmiştir. Ötesi yok. Ama yirmi beş yıl sonra gelen bir telefon aslında bir türlü ‘gidilemediğinin’ hazin bir itirafı mahiyetindedir. Nihat Durak’ın Kapı filmi bunu anlatır. Yirmi beş yıl sonra köyüne geri dönen Yakup ustanın yüreğindeki yangın kaybettiği oğlu ile birlikte yonttuğu evinin kapısını arama ve  bulma ile, karısı Şemsa’nın yürek yangını ise oğlunun kemiklerine kavuşma  ile sükûnet  bulur.

Kapı,  acının bireylerin  yüreğindeki izleri  üzerine yoğunlaşan bir film. Filmin kritiğini yapmaktan ziyade çok önemli bulduğum bir sahneyi anlatmak istiyorum bu yazıda insan muhayyilesinde derin anlamlar içeren ‘anahtar’ sembolü etrafında. ‘Mühür kimdeyse; O’dur Süleyman’  özlü sözünde ifadesini bulan anlamda erk için, güç ve kuvvet için ‘mühür’ ne anlam ifade ediyor ise ev için, mekân için de ‘anahtar’ aynı anlamı ifade ediyor. Çeşitli maceralardan sonra bir sanat galerisinde kendi evinin oymalı kapısını bulan Yakup ustaya görevli eleman, faturalardan, irsaliyelerden bahsederken onun cebinden çıkardığı anahtarla usulca kapıyı açması bütün izahatları, mazeretleri bir anda anlamsızlaştıran bir hakikat olarak herkesin yüzüne çarpılır. Sözün ve izahatın bir anlamı kalmamıştır artık. Kağıtların, evrakların hükmü sona ermiştir. Tek hakikat apaçık ortadadır,  anahtar kapıyı açmıştır  ve  anahtar  da Yakup Usta’nın elindedir.

Anahtar sembolü edebiyatta da çokça kullanılan bir sembol olarak  varlıkla ilgili her mevzuda gizleri sona erdiren, düğümleri çözdüren bir kılıç mesabesinde işlev görmüştür.  Teslim alınan veya teslim edilen şehirlerin  anahtarları, uğruna canlar alınan veya canlar verilen hazinelerin anahtarları, kendine aitlik hissi veren ev anahtarları mekâna dair insanın avuçlarında tutmaktan, yüreğinin üzerine koyup muhafaza etmekten haz duyduğu anlamı varlığından çok daha büyük olan ve eşya olmaktan kavram ve sembol olmaya evrilmiş bir metadır anahtar.

Anahtar sembolünün bu anlamda kullanımına yakın zamanlarda çokça şahit olduk Filistin’deki Nekbe Günü  protestoları  sırasında. Aida Mülteci Kampı’na ait görsellerden kampın giriş kapısındaki kocaman anahtar figürünün böylesi bir anlamı içerdiğini Nekbe Günü  protestolarındaki görüntülerle bir araya getirince anlamamak, anahtar figürünün bir halkın belleğinde ne derin anlamlar taşıdığının ayırdına varmamak mümkün değildir. Nekbe “talihsizlik” anlamına gelir. Nekbe  Günü ise “talihsizlik günü”. Filistin halkının bu talihsiz günü 14 Mayıs 1948’de Birleşmiş Milletler genel Kurulunda yapılan oylama ile İsrail devletinin kuruluşunun ertesi günüdür. 14 Mayıs,  Filistin halkı için bir felaketti ve o günün ertesi yani 15 Mayıs günü ‘felaket günü’ olarak 1998’den itibaren Filistinlilerin yaşadıkları bütün alanlarda  protestolar ve çeşitli etkinliklerle yâd edilmekte ve bu talihsizliğin acı izleri ve güzel bir gelecek perspektifi hafızalarda diri tutulmaya gayret edilmektedir.

Bu etkinliklerde Filistinliler ellerinde anahtarlar veya üzerine anahtar çizilmiş pankartlarla “Gelip bizleri evlerimizden, yurdumuzdan attınız, yaptığınız zulümlerden dolayı topraklarımızı, evlerimizi terk etmek zorunda kaldık ama o evler bize ait ve anahtarları bizde. Bir gün evlerimize döneceğiz ve bu anahtarlarla kapılarımızı açacağız” diyor ve geleceğe dair umut ve hedeflerini muhafaza edip genç nesillere aktarıyorlar.

Umudun, güvenin ve hayallerin somut bir sembolüdür anahtar. Her uğraş, her yol bir gün mutlaka  bir kapıya vardırır insanı. Önemli olan varılan kapıda o  kapıyı açabilecek bir anahtarı cebinde muhafaza edebilmektir. Gitmenin veya kalmanın ağırlığını taşıyamayıp yok olmaktan ziyade bir gün bir kapıya vardığında cebindeki anahtarı çıkarıp ‘bu kapı benim’ diyebilecek bir yaşama sevinci ve gelecek umuduyla hayata tutunabilmektir önemli olan…

Fadıl KARLIDAĞ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir