Arı Duru

Bir arı ile insanı özdeşleştiren, üretimleridir. Arı balın tarifini veremediği gibi ressam, müzisyen, edebiyatçı da ilhamı veremez. Onu sunamaz. Süreci değil sonucu koyar önümüze. Bal, hayatını idame için gezinen arıdan çalınan emek olduğu gibi, eser de sanatçıda kendinden ortaya çıkan ürünün çalınmasıdır. Fark ve benzerlik şu ki arının iğnesi balını almaya gelene sokar, sanatçının iğnesi üreten benliğinden kazanan benliğine batar.

İyi sanat eseri ile iyi bal arasındaki benzeşme, kaynağından gelir. Arı dışarıdan aldığını değil, içinde özümsediğini koyar petek gözlerine. İnsanları etkileyen eserlerin serüveni de aynıdır. Şair hissetmediği bir aşkın şiirini yazarsa, zorlama yazarsa, ıkınmanın yapaylığını tanır ve esere kıymet vermez.

İnsan, Freud’un tasnifiyle süperego’nun derli toplu beyefendi tavırlarının değil, id’in sınır tanımayan, haykıran, hemen ve şimdi arzulayan tarafından gelen doğal ürünleri tercih eder. Bedeni yöneten id’dir. Arzulayan, sınır tanımayan; hırçın, asi bir çağlayan gibi bütün kuralları yıkmak isteyen benlik konuştuğunda insanlığın dikkatini çeker. Tolstoy, Dostoyevski bunun için dünyanın okuduğu yazarlardır. Olan biteni hissederek, içeriden hislerini yazmışlardır. Başkasının duyulmasını istemediği, yasakladığı, içinde tuttuğu yanlarını…

İki yaşındaki bir çocuk tuvaletini neden tutuyorsa, yetişkinler de hislerini tam o yüzden söylemezler. Oğlum/kızım tuvalete yap dendiğinde çocuk ikna olmaz. Benim dışkımı neden bırakayım ki o benim diye düşünür. Herkesin gittiği tuvalete değerli olanını bırakmaya çok sonraları ikna olmuş gibi görünür. Bu idin çaresizliğidir aslında. Bedenin yapıp ettiği ve çıkarttığı bir şeyin değersiz bir pislik olarak görülüp atılması id’i ezer ve ezmelidir de. İnsan bedenden üstündür çünkü.

İd, patron benim iddiasını sürdürürken otoriteyle baş edemeyeceğini anlayan benlik, sonradan vicdan yerine geçecek anne-baba yönergelerine itaati benimser, id’in isteklerinin kendini zarara uğrattığını da tecrübe ederek, hislerini, hazlarını kendi içinde yaşaması gerektiğini öğrenir. En büyük hazzı dışkılama olan çocuk, bunun insanlara gösterildiğinde onların haz almadıklarını öğrendiğinde gerçek manada bir yıkıma uğrar. En son ihtimal olarak tuvaletini yapar o da muhtemelen tuvalet harici bir yere.

Otoriteye itaat, tuvalete gitme kolayca öğrenilse de zor benimsenir. Büyük yazar, şair, müzisyen, ressam ilhamını id’inin elinden alabilecek kadar duygularını yönetebilen kişilerdir. Bizim için okunması, izlenmesi keyif yeren yapımlar, yazımlar içeride büyük acılarla, iniltilerle doğurulur. Büyük eserlere kıymet verişimizin nedeni kendi acziyetimizi göstermeleridir bir nevi. Herkes bir kıza âşık olabilir fakat yalnız Karakoç bir aşktan “Mona Rosa” şiiri çıkartabilir. O dahi ikincisini çıkartamamıştır. Shtisel dizisini neden beğendim acaba diye kendimi sorgularken şunu gördüm. Ben de benzer bir toplumda yaşamama rağmen, o tecrübelerimi dışa vurmaktan çekindim, gizledim. Kendi özelimin başkasının ağzına meze olmasını istemedim.

Shtisel, Ortodoks Yahudilerin (bizdeki tanımı yobaz ehl-i sünnet) kendi gerçekliklerini aktarabildiği, onları kötülemeden ya da iyilemeden, aralarına gizlice sızmış kapı aralığından izleyen bir casus gibi neyi görüyorsa aynısını raporlayacak bir içeriye sızmış bir yabancılıkla bunu yapabildiği için değerli. Bu manada sinemanın diğer sanatlardan farkı şu:

Diğer sanatlar yeniden üretebilecek veriler sağlamak yerine insanı hazza çeker. Dizi ve sinemanın bir adım öteye geçip, arıların bal toplayabilecek alanlar sunması onu sıradan bir sanat eserinin üzerine çıkartan unsur. Shtisel hem bal hem çiçek bu manada. Orada hem tecrübe edilmiş gerçekler hem de yeniden tecrübe edilebilmesi için kurgulanmadan aktarılmış hissini tam tamına veren kurgu-gerçeklik söz konusu. İnsanı ve Shtisel gibi eserleri üstün kılan da bu muhtemelen. Akıl için bal, yürek için çiçek yapabilecek kadar kendini aşabilmesi.

Ahmet BAYRAKTAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir