Bir Kısa Filmin Ardından Düşündüren Sınıfsal İlişkiler

Kimler taviz vermemiştir ki hayata ya da kimliğimizi ne kadar, kaç defa, kaç zaman saklamışızdır? Ne çok gizli anlaşmalarımız olmuştur kendimizle. Benlik düzeyimizi ötelediğimiz nice anlar olmuştur. Onlar gibi olmaya, onlar gibi davranmaya mecbur olduğumuz nice zamanlarımız… Bütün bu yaşanmışlıklar, pişmanlıklar kendimize yapabildiğimiz erdemli itiraflar olmalıdır.

Yalnız kaçamadığımız bir yanımız vardır ki; o da sınıfsal kimliğimiz. Bunu kabullenerek belki mutlu olabiliriz. Mutluluk tabii olarak izafi bir kavram. Aristo’ya göre; insanın “Ben mutluyum” diyebilmesi ölmesine yakın bir zamanda ve bütün geçmişine bakarak karar verebileceği bir durumdur. Aristo bu tanımı yapadursun. Biz kendimize soralım “Mutlu muyuz” diye.

Mutlu olabilmeyi yakalamaya çalışırken, yoksulluk bize pusu kurar. Yoksul olmak dezavantajlı olmak hayattan vereceğimiz ödünleri arttırır. Kendimiz olamayız. Biz yapı bozumuna uğramış, başkalarının hayatını kolaylaştıran el, kol, bilek ve ayaklarız. Onların yeni nesil kulelerinde sadece çalışanlarıyız.  Bizim sınıfsal varlığımız kendimizin varoluşudur aslında.

Ürettiğimiz, baktığımız, onardığımız, düzelttiğimiz, taşıdığımız, yaptığımız ne varsa oyuzdur. Yani işimiz kadar insanız. Belki ürettiklerimiz bizden daha değerli. Biz hayaller ve büyü bozumu arası bir yaşama tutunabilmeye meyilli, çoğu kez kaybeden insanlarız. Mağluplar toplamıyız.

Bütün bu kendi neşesine küs cümleler genç bir yönetmenin filmini izledikten sonra bana ilham oldu. Yüreğim zaten agnostik bir romantiklik içindeyken. İnsan kalan her iyi şeye doğal bir histeri var bu post modern çağda. Ragıp Türk beni düşünmeye saldı, ve ben düştüm artık, düşün deryasına…

Filmdeki görüntü estetiği, sesler, manzaralar, çekimler, oyunculuklar her şeyi konuşmak mümkün. Hatta çok tatlı bir sohbet de olur. Çok gevrek gelir bu sohbet, çayın yanında. Ama anlatımı gölgeleriz bu sefer. Filme dönecek olursak; film de sanki Dostoyevski’nin İnsancıklar‘ının tadını aldım. Bu bence düşündüğüm benzeşim beni bu yazıyı yazmaya sevk etti.

Aziz Dostoyevski’nin İnsancıklar kitabında “Bir sürü şerefli insan var, emeklerinin karşılığını alamasalar da, kimseye boyun eğmeyen, kimseden ekmek istemeyen insanlar var.” dediği gibi bir noktada değil artık insanlık. İnsanlık pek çok kaybettiği değeriyle beraber maalesef erdemlerini de kaybetti.

“Mutsuzluk bulaşıcı bir hastalıktır. Zavallı ve mutsuz insanlar daha kötü olmamak için birbirlerinden uzak durmalıdırlar.” Diyordu Dostoyevski yine aynı “İnsancıklar” isimli kitabında. Kendi sınıfından olan insanlar çok istese bile yardım edemiyordu muhtaç olan o zavallı kıza. Kitapta yaşlı adam da genç kız için canını ortaya koymuş olsa bile yardım edemiyordu. Yaşlı adama bir üst sınıftaki majeste yardım etmişti. Yaşlı adam kendine yapılan o yardımı bile zavallı kıza ulaştıramamıştı.

Benzer durum “Tor” filmindeki yaşlı köpek bakıcısı kadında da gizliydi. Kendi torununa bakabilmek adına insanlardan ziyade bir köpeğin varlığıyla, torununun ve kendi varlığını iğdiş ediyordu. Yaşlı kadın kendi torununa bile aynı düzey sınıfsal bir fakirlik nedeniyle bakamıyordu.

Yaşlı kadın küçücük evini, daraltılmış yaşam parçacığının devamını bir hayvan ile kurduğu ilişkiye bağlamıştı. Alt kesimin insanlarının hayatı pamuk ipliğine bağlı bir yaşamdı. Bir köpek bakıcısının hayatı o baktığı köpeğe bağlıydı, o köpeğin sağlığına ve mutluluğuna…

Devam ettirilen yaşamların öz anlamı; yapılan iş ve işin gereği kurulan ilişkiye bağlı. Bazen bu ilişki makine ile insan ilişkisine de dönebiliyor. Belli aralıklarla üretim bandından çıkan ürün, ürünün devamlılığı çalışan işçinin makine ile kurduğu “makine-insan” ilişkiye bağlı. Üretilen ürünün öz biçimi bu ilintiyi açıklar nitelikte.  İnsan sadece makineden ibaret oluyor.

Bu üretim ilişkisi gibi görülen aslında var olan çelişkide. Bir bankacı ürettiği portföye bağlı iş hayatının devamlılığı, bir işçinin sadece gücü ve emeğine bağlı geçim telaşı…

Bu emeğin parça parça satılarak ücrete dönüşmesi insanın duygu hayatını ortadan kaldırıyor. İnsan duygudan yoksunlaştıkça insani değerleriyle insan olamıyor. Bir kapitalist üretim makinesine dönüyor. İnsanın kendiliği ortadan kalkıyor. İnsan övgüler düzen, boyun eğen, itaat eden, haksızlığa karşı duramayan, insanları aldatan, kandıran, gizli gizli isyan edip küfreden bir et yığınına dönüşüyor.

Artık kabullenilen lümpenlik, kendi sınıfının dışına çıkamayışın verdiği eziklik ile daha alt düzey kültüre, ahlakın en alt düzeyde yaşandığı, özü bozulan ailelerin ifşasının pornografik bir sunumla anlatıldığı bulantı oluşturan programları izlemeye doğru eviriliyor. Estetik tamamen yok oluyor. Estetiğin kayboluşu evindeki bozulmuş ilişkiye, insanlarla kurduğu kaba saba ilişkiye yansıyor.

Fakir ama onurluluktan ziyade, bilinç altında “Ben iyi ki şu izlediğim adamlar gibi değilim” şükrüne dönüyor hikâye. Şükretmeye mecbur bırakılan fakirler kendi sınıflarının sınırlarına çekiliyor.

Artık alt kesim insanları, hiç değilse çocukları vasıtasıyla sınıf atlamayı yaşamak istiyorlar. Gidilen okullardan gelecekte fakirlik dilenmiyor. Doktorluk ya da mühendislik dileniyor. Gittikçe de artık zorlaşıyor kamusal alanda bir iş sahibi bile olmak. İki, üç üniversite diplomalı gençler Muhafazakâr sermayeli zincir marketlerde oturma nedir bilmeden asgari ücretli hüzünlere dönmüş hayatlar yaşıyor.

Evet keşke gülmeyi bilebilen bir halk olsaydık. Gogol‘un “Burun” hikâyesini konuşuyor olurduk. Ama bir kısa film bile bizi böyle duygu sellerine alıp götürüyorsa hem yönetmenin   estetiğine, hem yaşadığımız distopyaya bağlı her şey.

Yine de  Ragıp Türk gibi gençlerin başarısı ile sevinelim. Ve tüm dostları “Tor” filmini izlemeyi tavsiye edelim…

Murat ALAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir