Çocuğun Gözünde “Bülbülü Öldürmek”

“İnsancıl olmadıkça adil olamazsınız.”
Vauvenargues

1930’lu yılların Güney Amerika’sında, Maycomb adında küçük bir kasabada büyüyen bir kız çocuğu olan Scout’ın ağzından anlatılmış; yazıldığı 1957 yılında Amerika’nın temel meselelerinden olan ırk ayrımcılığı, sosyal hiyerarşi, çocuk eğitimi gibi konulara değinmiş olan Harper Lee‘nin “Bülbülü Öldürmek” adlı (Pulitzer ödüllü) otobiyografik romanının 1962 tarihli başarılı sinema uyarlaması. Filmin yönetmeni Robert Mulligan.

Filmin-kitabın baş kahramanı Scout gibi Harper Lee de 1930’larda Alabama’da ufak bir kasabada yetişmiştir. Onun babası da avukattır. Küçük yaşında zencilerin haksızca beyaz bir kadına tecavüzle yargılanıp suçlu bulundukları, sonra masumiyetlerinin ortaya çıktığı bir davaya tanık olmuştur. Ayrıca bir dönem hukuk eğitimi almış olması kitaptaki dava ve avukatlıkla ilgili kısımları gerçekçi kılan en önemli faktördür.

Filmde verilmek istenen duygunun dozu çok iyi ayarlanmış; aşırılığa bulanmadan, ajitasyona mahal vermeden duru bir bakışla izleyicinin her anlamda tatmini sağlanmış. Çocuk oyuncuların doğaçlama performansları sinemada beklenen doğallığı tam anlamıyla karşılayıp, izlenilirliği arttırıyor.

Çocuk deyince aklımıza koşulsuz ilk gelen kavramdır “masumiyet”. Eşini kaybetmiş, evlatlarını yalnız büyüten avukat Atticus Finch, güngörmüş bir insan, erdemli bir baba figürü olarak karşımıza çıkıyor. İki küçük çocuğuna bülbülü öldürmenin büyük günah olduğundan bahsediyor filmin başlarında. Biz burada bülbülün aslında adaletin, masumiyetin sembolü olduğunu kitabın-filmin sonunda net olarak anlıyoruz. Kasabalarında küçük aksiyonlar peşinde koşan iki ufaklık Scout, ağabeyi Jem ve yazları onlara eşlik eden arkadaşları Dill yaşamın farklı bir yüzünü deneyimlemek zorunda kalıyor. Bir çocuğun tertemiz fıtratıyla anlamlandırması kolay olmayan bir -marazlı- düşüncenin, ırkçılığın etkilerini deneyimleyerek. Bunun onlara getirisi ise kaçınılmaz ve erken bir olgunlaşma.

“Atticus bana sıfatları kaldırırsan geriye gerçekler kalır demişti.”

Adil olmak, çoğunluğun kabullerine, ön yargılarına aykırı düşünmek aynı zamanda yok sayılmak, dışlanmak gibi pek çok zorluğu da göze alabilmektir. Avukat Finch çelik gibi duruşuyla toplumda yer etmiş ilkel düşüncelerin karşısında dimdik duruyor. Tom Robinson’ın davasını üstlenerek kararmış vicdanlara meydan okuyor. Robinson’a karşı ne acıma ne de merhamet duygusuyla, sadece “insana insan olduğu için verilen değer”, adalete duyulan inanç çerçevesinde şekillendiriyor savunmasını. Erdem bir kez daha vücut buluyor Finch’in duruşuyla izleyicinin gözünde. Onun yaptığı toplumun dogmalarına karşı yaşamın içinde şiddet göstermeksizin sergilenen bir sivil itaatsizlik eylemi. Konumunun farkında, kararlı ve tutarlı. Yargılama bittiğinde herkes salondan çıkar. Geride sadece avukatın çıkmasını bekleyen siyahi izleyiciler, Finch ve çocukları kalmıştır. Avukat çıkarken genç-yaşlı hepsi ayaktadır ve Scout’a şu uyarıyı yaparlar: “Bayan Scout, ayağa kalkın lütfen. Babanız geçiyor.” Derin bir saygıdır avukat Finch’e karşı duydukları.

“Başka insanların yüzüne bakabilmek için ilk önce kendi yüzüme bakabilmeliyim. Çoğunluğa bağlı olmayan tek şey insanın vicdanıdır.”

Irkçılık Amerikan sinemasının-edebiyatının belki alışılmış konularından. Ancak kabul edilmeli ki (keşke aksini söyleyebilsek) günümüzde de halen ırk ayrımının örneklerini görüyorsak, bu konu ehemmiyetini koruyor demektir.

İzlediğimde-okuduğumda kalbimi bıraktığım sahne Scout’ın hapishanenin önünde yetişkin(!)lere hitaben söyledikleri. Çocuk aklıyla aslında yaşananları nasıl muazzam sentezleyebildiklerinin de göstergesidir ağzından dökülenler. Bir de Atticus Finch’in elinde kitabıyla tavizsiz dik duruşu. Hayatın içinde Bob Ewell’lar var ve her zaman olacaklar. Bu gerçeği değiştiremesek bile sözümüzü kesenin sağduyunun, vicdanın sesi olmasına müsaade edersek sağlam bir set örebiliriz kötünün karşısına. Dahası empatiyi yayarak alanını daraltabiliriz. Tıpkı Finch’in evlatlarına öğütleri gibi: “Bir insanı gerçekten anlamanın tek yolu dünyayı onun gözleriyle görmektir. Onun derisinin içine girip içinde dolaşmaktır.”

Film 1963 yılında en iyi erkek oyuncu, en iyi sanat yönetimi ve en iyi uyarlama senaryo dallarında 3 Oscar alır. Gönlümden geçen, zamanında ülkemizde radyo tiyatrosuna da uyarlanmış sosyal mesajlar içeren bu tarz başarılı yapımların belli aralıklarla tekrar vizyona girmesi.

Deniz Kara KAVALCI 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir