Gölgesi Kuyuya Düşen Ağaç

Bir gece yarısı yıldızların altında Nuri Bilge Ceylan‘ın “Ahlat Ağacı”nı yeniden izlerken bir sahne tekrar dikkatimi çekti: Filmin kahramanı Sinan, elbise dolabını açtığında, Albert Camus ile Komiser Columbo fotoğraflarının asılı olduğu görülüyordu. Nuri Bilge Ceylan kadar olmasa bile her iki ismi de severek okur ve izlerim. Biri, modern hayatın köşe taşlarına anlam aramanın anlamsızlığını yerleştiren Fransız düşünür, diğeri efsanevi bir televizyon dizisinin kahramanı… İlk karşılaştıklarında, insanlar, bir cinayeti aydınlatırken keskin zekâsını tanıyana ve insan sarrafı oluşunu öğrenene dek Komiser Columbo’yu aptal biri sanırlar. Amerikalı sinema sanatçısı Peter Falk‘ın başrol oynadığı TV dizisinden aşina olduğumuz naif, tevazu sahibi, dalgın, kirli pardösülü, pejmürde görünüşlü ama çok zeki bu dedektifin suçluları yakalamak için kullandığı tekniğin aslında Sokratik Sorgulama Yöntemi(SSY) olduğunu söylesem acaba sizi şaşırtmış olur muyum?

Geleceğe dönük çabaların umutsuz oluşuna dair sezgisi ve acımasız bir dünyada duyguları körelmiş bir gencin tanınma arzusu kahramanımızın arasına sıkışıp kaldığı iki kutuptur. Yazar olmak isteyen genç adam, eğitimini bitirdikten sonra sev(e)mediği kasabasına geri döner.

Hayallerini ve umutlarını sonsuza dek gerçekleştiremeyecek olan bu delikanlı taşrada geçecek bir hayatın içini acaba nasıl dolduracaktır? Varoluşçu düşünürlerin sorduğu temel soru aslında bu değil midir? İnsanı insan kılan ve varlığını belirleyen ‘şey’ ne?

Öykücü Çehov‘u yutmuş görünen Nuri Bilge Ceylan bu sorunun cevabını biliyor gözüküyor. En basit kurallar ile bildiğini de gösteriyor: Sinan’ın konuşması, oturması, yürümesi, tavırları… Sıkıcı ve sıradan bir hayatı sanata dönüştürmek kolay bir iş değil elbet. Ve her zaman kişinin başına talih kuşu da konmaz. Sonunda belki omzuna -Columbo gibi – pat diye dokunacak bir el çıkar mı? Bilinmez. Ama Sinan bir yazarla tanıştığında, yazdığı kitabın içeriği hakkında bilgi vermeyi reddediyor; onun kendi fikirlerini çalabileceğinden korkuyor!

Taşraya yönelik isyan ile babaya karşı itaatsizlik birleştiğinde bu takıntı Sinan’ı Nuri Bilge Ceylan’ın bir başka eserinde çizdiği şahsiyete yakınlaştırıyor. Kış Uykusu filminde de otel sahibi çevresindeki insanlara kötü davranmakta ve sorunlarına ilgisiz kalmaktadır. Kısaca Ceylan, ana karakterlerin antipatik özelliklerini ustaca kullanarak öykünün içini ustalıkla doldurmayı başarıyor. Doğa manzaraları, ışık oyunları, hayvanlar, insanlar… Ceylan’ın kaydettiği tüm bu güzellikler filmin kahramanını çaresiz ve aciz bırakan bir noktaya getirir ki, umutsuzluk biraz da bu eziklikten kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda oku(tul)muş köylü çocuklarının bir gün ülkenin başına bela olabileceğini ilk kavrayan merhum Nurettin Topçu olmuştur. Bu tiplerin taşra ile sosyal bağlarının kopmasının ilk tezahürü üniversitede okurken ortaya çıkar: Eziklik duygusunu üzerlerinden atmak için ilk hedef modern, şehirli kız ile evlenmektir. Veya en kötü ihtimalle zengin bir hacı babanın moderen kızına talip olmaktır. Ancak eziklik, onları bir ömür boyu gölge gibi izler. Sözde muhafazakârdırlar ama büyüdükleri kasabaya uğramaz, doğdukları ev yıkılsa bile umursamazlar. 15 Temmuz kalkışmasında görüldüğü üzere; aşağılık duygusunu gerekirse Cumhuriyet’e ihanet noktasına taşırlar. Ama cemaat ve tarikat havuzlarında boğulur giderler…

Yine Sinan’ın yatağının başında duran Albert Camus’un ”Yabancı” romanının baş karakteri Meursault gibi kimlik özürlüdürler. Her şey kendileri dışında gerçekleşiyor sanırlar. İdeolojik anlamda saplantılı birer romantiktirler ama gerçeklikten ne anladıklarını söylemeye yürekleri yetmez. Çünkü yaşamın gerçekliği ideolojik ve dinci söylemleri hep boşa çıkarır. Adorno, bir eserinde öznenin kendisinin de özne için bir hapishane olduğunu yazar. (Theodor W. Adorno: Estetik Teori. Frankfurt am Main: Suhrkamp 1990). Bu büyük bir iddia ama onunla aynı fikirdeyim. Özne bugün – 21. yüzyılda bile – kendi hapishanesinde yatmaktadır. Birçoğu somut çıkarlara değil, aynı zamanda yalnızca ekonomik çıkarlar ile ilgili olmayan soyut çıkarlara esirdir. Ülke taşralaştıkça taraftarlık fertlerin basiret gözünü örtmekte, tenkit ve tetkikte bulunmasını engellemektedir.(Bkz. J.L.Borges, Öteki Soruşturmalar) Bir bakıma taşrada şekillenen dar ve durgun dünyanın içerisine modern şehir ve dinamik cemiyet hayatını zorla yerleştirmeye uğraşırlar. Ancak burada ekonomik bakış açısı da önemlidir: bugün her şeyden önce tek bir şey istiyoruz: zaman kazanmak.

Zaman tasarrufu içerisine Adorno’nun “kendini muhafaza etmek” dediği güvencenin de girdiğini görüyoruz.* Bilgi çağında kendini korumak, kültür, siyaset, sanat ve tabii internetin ürettiği her şeyi özümlemek için zaman elbette çok önemli etken. Tüm ilişkiler ve eylemler “Ne içindeyim zamanın, Ne de büsbütün dışında”(AHT) modunda yürütülür. Bu yüzden bugün kendi kendimize empoze ettiğimiz buyruklar doğrultusunda yaşıyoruz . Aralarında en önemlisi de bir hedef belirlemek ve zaman baskısı altında o amaca yönelmek.

Y kuşağı, önceki nesillerin daha az vakıf olduğu bir şeyi iyi anlamıştı: Bir işe veya piyasaya kendimizi kurban etmeyelim ve özel hayatımızda mutlu olalım. Evet, insan yalnızca maddi çıkarlar peşinde koşarak kendini tanımlayamaz. Her şeyden önce, kendimize zaman ayırmak ve Allah’ın geniş arzı üzerinde imkan sahibi olmak istiyorduk. Sadece tüketim bağlamına konulamayacak eylem ve etkinlikler yapmayı hayal ediyorduk. Ancak bambaşka dünya ile karşılaştık…

Bilinçaltında hangi yaşanmışlık ve deneyimlerin Facebook’da en çok beğeni toplayacağını düşündüğümüz gerçeği bunu gösteriyor zaten. Veya her an yeni şeyler yaşamak; kıyafetimizi yenileme, bir şehir gezisi veya dil öğrenme, sakal bırakma veya gözlük takma yoluyla kendimizi ayırt etmek istiyoruz. Her zaman ilkler arasında olma mecburiyeti belki iyi olabilir, ama aynı zamanda kuşkulu bir dürtüdür. Bir yanda tekdüzelik yaratır, diğer yanda kendimizi sorgularız: Bu yöneliş bizi arzu ettiğimiz hayata götürüyor mu? Belki de o yüzden karar vermeyi çok zor buluyoruz ve sonunda yerimizden kımıldayamıyoruz. İşte, umut bağlanılan Z kuşağı böyle bir ortamda yetişti. Wittgenstein‘ın vurguladığı gibi “zorluğu kavramak en zor olandır.” Yeni neslin böyle bir kaygısının olup olmadığı tartışmalıdır. Onları sırf muhalif tutumları için alkışlamak doğru olmaz. Aralarında Atatürk’ün Cumhuriyet’i niçin kurduğunu ve Türkiye’yi neden muasır medeniyet yoluna dahil ettiğini anlamayan ve anlamaya çalışmayan ‘kütük’ sayısının az olmadığı görülüyor. Halbuki gerçeği olduğu gibi kabullenmek insanın düşüncesini özgür kılar.

Kur’an’ı Kerim’de 20’i aşkın ayette ‘zulm’ kavramı “beşeri ilişkilerde haksızlığa sapma” manasında kullanılır ve yadsımak ile bir anlam ilişkisi oluşturur. İnkar eşyanın mahiyeti konusunda bir yanlış anlamadır; çünkü bu, olgu ve olayları birbirinden kopuk ilkeler farklılığına dayanarak anlamak demektir…der William Chittick ‘Varolmanın Boyutları‘nda. Camus ise, ‘Sisifos Efsanesi’nde, insanın dünyayı anlama isteğine karşılık bulamaması ve hayatın yaşanmaya değip değmediği sorununu dile getirmiştir. Her itiraz kişide aynı zamanda bir bilinç yaratır. Başkaldıran kişi ‘ya hep ya hiç’ tercihi arasında kalır. Ya kabul edilmek ya da ezilmeye razı olmak duygusu sarar benliğini.

Daha yakından baktığımızda, Camus’un felsefesi, tüm çabalarının anlamsızlığına ikna olan ama onurlarını korumak adına hayat kavgasına devam eden çalışkan ve cesur insanlar için doğru bir dünya görüşü olabilir. Çünkü kendileri ve başkaları önünde ancak öyle haklı çıkacaklarını düşünürler. Bu yüzden Camus, hayatın manasızlığı ile anlam arayışı içinde olanların avukatı olmaya devam ediyor. Yok sayılmış veya unutulmuş insanların sesi olan, aynı zamanda acı kaderleri karşısında onlara sonsuzluk hissi veren yazar olmayı sürdürüyor. Sonuçta gerçek büyüklük, onlar açısından acılara dayanmak ve gerçeklere direnmek olarak görülmüyor mu?

İşte, tam bu noktada komiser Columbo ve düşünür Camus arasındaki zıtlık ortaya çıkıyor. Seyirciler aslında her bölümün başında cinayeti ve katili görür ve bilir, akabinde Komiser Columbo olayın içine girer ve nezaketi elden bırakmadan yavaş yavaş, çoğunlukla “saf ve aptalca” görünen, ama gerçekte akıllıca kurgulanmış sorularla bilgi ve kanıtları toplayıp katili köşeye sıkıştırır. Ve sonunda en zayıf görünen taraf en başarılı olarak arz-ı endam eder. Mücadeleyi kazanan ise umursanmayan kişi olur. Columbo dizisi ve ona hayat veren aktör Peter Falk çoktan tarih oldu, ama bugün Sokratik Sorgulama yöntemi, “güçlü sorulara dayalı, sonuç ve çözüm odaklı yaklaşımı” hâlâ konuşuluyor.

Komiser Columbo aslında karşısındakine yeni bir şey anlatmamakta, sadece bilineni “anımsatmakta” ve bilgiyi “doğurtarak” “gerçeği” ortaya çıkarmaktadır. Özetle, sorgulanan kişinin bilgiyi kendi kendine keşfetmesine imkân tanınmaktadır. Çünkü doğru sorular; kişilerin düşünmeye başlamasına, farkındalığının artmasına, bütünü tamamlayacak parçaları bulmasına yardımcı olur. Diğer taraftan bu düşünme şekli kişinin mevcut potansiyelini hissetmesine, gerçekçi hedeflere yönelmesine ve nihayet içinde hissettiği gücün yardımıyla harekete geçmesine destek olur; hatta bu yolda ona cesaret verir.

Varolmak herşeyden önce kendini bilmek eylemidir. Filmin son sahnesinde kör kuyuya inen Sinan’a, Tanpınar’ın deyişiyle, “kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânı” verilmemiştir. Lâkin tarihin en güçlü kahramanları çöküş günlerinde ortaya çıkarlar. Bu yüzdendir ki Truva’yı saran alevlerin gölgesi savaş çığlıklarını bastırmıştır. Zafer; savaşı kazanan Yunanlıların değil, onurlarını koruyan mağlup Truvalıların olur. Üstelik Truvalı prens Aenes Roma’ya kaçmış ve orada insanlık tarihinin en büyük imparatorluğunu kurmuştur. Yani saçmalıkların hüküm sürdüğü bir dünyada bile teselli nedenimiz var. Kavgayı göze alanın yıkılmayacağını gösteren bir teselli bu. Camus’u, korona günlerinde bu kadar güncel kılan şey bu hakikattir. Camus, yanlışlıkların kayıtsızlıkla karşılanmaması gerektiğini bildirir. Absürd kimse erişilebilen kimse değildir. Aksine o her şeyi tüketebilir, kendini de. Bu arayış sosyal bir gerçeği, gençlerine gelecek vaad etmeyen ve sığınak olmaktan çıkmış toplumlara meydan okumayı, temsil ediyor. Kant‘ın isabetle işaret ettiği gibi imgesi (temsil ve tasviri) olmayan düşünce, kör bir düşüncedir. Bununla beraber düşüncesi olmayan imgenin de içi boştur!

Sinan’ın babasına bakalım: İdris; dün ve bugün arasındaki eşikte oyalanan uyumsuz bir baba, geçmişte kalan başarılar ile günümüze yansıyan başarısızlıklar arasında kalmış bir kişilik, aynı zamanda yaşam ve ölüm arasında bocalayan bir kimlik. Çünkü Sinan’a arzu ve isteklerden, hatta yaşamın kendisinden vazgeçilebileceğini öğreten kişi o. Ona göre, “vaktinde firar zaferdir.” İdris, hiç şüphesiz zor ve geçimsiz bir karakter. Ama bu durum onun isyankar yapısı ve ruh hali ile ilgilidir. Kazmak istediği kuyu bir anlamda Sisifos efsanesindeki kayaya karşılık gelir. Sırf bu yüzden Sinan’ın babasını mutlu bir insan olarak hayal etmek bile imkansız. Ama en sonunda yoksul ve zavallı baba oğluna umut aşılar. Oğlunun kitabını okuyan ve oğlundaki derinliği bilen tek kişi yine o olacaktır.

Heraklit‘e göre bilmek “uyanmak” ile başlar. Ve şehir, gözleri ‘uyananların’ buluştukları ortak mekândır. Düşünce eylemi ancak ve ancak şehirde gerçekleşebilir. Bununla birlikte, Heraklit’ten 100 yıl sonra Atina’da Sokrates‘in yargılanmasıyla düşünce yurdundan kovulur. Tabii ki Sokrates’in idamının siyasi yenilgi anlamına da geldiğini söylemeliyiz.

Çünkü düşünmek “akletmeyenler” ve “içimizdeki beyinsizler” için her zaman ve her yerde tehlike arz eder. Ayrı güzergâhı takip eden “akıl sahipleri” onlarla aynı evde yaşasalar bile yabancılaşır ve bir gün yersiz yurtsuz kalırlar. Walter Benjamin için de unutulmuş rüyaların hatırası olarak “uyanmak” çok önemlidir. Adil bir dünyanın kurulması hayali uğruna gerçek aydın kendi öz yurdunda parya olmaya razı olmalıdır. Sevgilinin kalbinden değil, toplumdan sürgün edilmeyi göze almalıdır. İnsanlık onurunu korumalıdır.

Yûsuf Hâs Hâcib ‘Kutadgu Bilig’ ile insanı şöyle sorguluyor; ”İnsanlık kayboldu, insanın adı kaldı. Bu insanlık nereye gitti? Ben de arkasından gideyim.”

Alaattin DİKER

* Tanpınar da yapıcı değişim “mevcudun muhafazası” ile başlar diyordu.

1 Yorum

  1. AvatarMustafa Everdi Cevapla

    babadan oğula geçen nedir? gelenek. Gelenek yaşlı neslin gençlere aktarmak istediği değerlerdir. Ancak belirleyici olan alıcı gençlerdir. Hayatında bir karşılığı olan değeri alır. Oğullar babadan kalanı sürdürmeye mahkumsa bir tercih hakkı yoktur. Durağan taşra, değersiz olan hurafelere de sahip çıkar. Her zaman ilkler arasında olma çabası değişim ve dönüşümü tetikleyen bir çabadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...