Kurban/Andrey Tarkovski

“Sinemanın bir sanat olarak temel düşüncesi, yönelimi, tüm olgusal biçimleri ve tezahürleriyle zihne nakşedilmiş, mühürlenmiş zamandır.”
“Gerçek sinemada seyirci, seyirci olmaktan ziyade tanıktır.”
“Sanatçısını seyircisine bağlayan, ikisi arasındaki ortak ilgiler, ortak eğilimler, birbirine yakın görüşler ve nihayet ortak bir fikri seviyedir.”

Andrey Tarkovski

Tarkovski, Kurban filmini çekmek için uzun bir hazırlık yapmıştır. Filme ilişkin ilk notları, düşünce kırıntılarını, zaman üzerine yazdığı ve kendisinin çılgınlık olarak tanımladığı bazı yazılarını SSCB’den ayrılmadan önce kaleme aldığını söyler. Bu da daha öncesinde çektiği Nostalgia filminden önce bu filmin hazırlığı içinde olduğu sonucunu çıkarmamızı sağlar. Filmin konusunu özetle Alexandr’ın yazgısı oluşturmaktadır. Ölümcül bir hastalığı olan Alexandr, yatakta cadıyla geçirdiği bir gece sonrasında bu hastalığından kurtulur. Tarkovski, uyum ve denge sorunu, kendinden verme, kendini kurban etme, sevgi ve insanın tekliği üzerine oluşturduğu senaryosu ile kendi hayatını bütünleştirmiştir. Bu düşünceye filmin fikrinin ortaya çıkışının kendi hayatının en önemli dönüm noktasına denk gelmesinden dolayı kapılmaktayım. SSCB’deki yaşamına son verip Batı’ya yeni hayatına başlamasıyla bu filmin senaryosunu da bitirmiştir.

Film, manevi ilkeler uğruna mı, yakınlarına ya da bizzat kendine bir çıkar sağlamak için mi ya da bunların hepsi için mi yaptığından bağımsız olarak, kim sahip olduğu yüksek makamı, adını… feda etmeyi göze alır sorusunu sordurmaktadır. Böyle bir adım, “normal” mantık açısından insanın kişisel çıkarlarıyla çelişen bir adımdır. Bu eylemin yer aldığı uzam, deneyimlerimizin ampirik sonuçlarıyla çelişen, kendine özgü, ayrıksı ama yine de gerçekliği azımsanmayacak hatta belki biraz fazla bile gerçek bir tablo sunabilir. Başkalarına bağımlı bir insan hakkında büyük bir film yapma düşüncesi ile hareket ettiğini belirten Tarkovski, birilerine bağımlı olduğu için özgür olamayan en önemlisi sevme özgürlüğüne dahi sahip olamayan insanın trajedisine yoğunlaştığını söyler.

Filmi hakkında düşüncelerini belirten Tarkovski aynı zamanda zamanının insanının en büyük sorununa da şu cümleleriyle değinmiş olur “Doğu-Batı demeden gezegenimizin tümünde maddiyatçılık öne çıktıkça; insani acılarla, psikoza yakalanmış insanlarla eskisinden daha sık karşılaşmaya başladıkça, hayatın niçin onların gözünde bütün güzelliğini ve değerini kaybettiğini, dünyanın neden kendilerine bu kadar dar gelmeye başladığını anlama yeteneğinden bile yoksun olan, bunu anlamaya bile hazır olmayan insanlarla giderek daha sık karşılaşmaya başladıkça, en önemli filmim olacağını düşündüğüm bir filmi gerçekleştirmenin son derece zor olacağını anlamaya başladım. Çağdaş insan bu kavşakta duruyor, önünde bir ikilem var: sürekli yeni teknolojilerin akın ettiği, maddi değerlerin biriktikçe biriktiği koşullar altında kör bir tüketici olarak varlığı sürdürüp gitsin mi, yoksa son çözümlemede yalnızca onun için değil, tüm toplum için de kurtarıcı bir gerçeklik olabilecek bir manevi sorumluluk yolunun arayışına mı girsin? Yani Tanrı’ya geri dönmek…”

Kurban çok farklı anlamlarla yorumlanabilecek olayların kendi akışları içinde verildiği, değişik mecazları ve ahlaki bir fikri olan, yapboz yapısında bir film. Filmin ilk versiyonu “Cadı” adını taşımaktadır. Filmin çekim aşamasında adı netlik kazanmıştır. Filmin başında Alexandr, boğazından ameliyat olduğu için babasından hiç ağzını açmadan kuru ağaç söylencesini dinlemek zorunda olan oğluna “Önce söz vardı, ama sen dilsiz bir somon balığı gibi hep susuyorsun,” derken, atom bombasının yol açtığı korkunç yıkım haberlerini aldıktan sonra bu kez kendisi konuşmamaya ant içer “Dilsiz-ağızsız olacağım, kimseyle tek kelime konuşmayacağım, beni geçmişe bağlayan her şeyi reddediyorum.” Tanrı’nın Alexandr’ın yakarışını kabul edişinde hem dehşet verici hem de sevindirici sonuçların sebebi gizlidir. Alexandr’ın içtiği andın gereklerini yerine getirirken daha önce yasalarına boyun eğdiği dünyayla bütün ilişkisini koparması bu bağlamda dehşet verici bir durum olarak görülebilir. Çünkü böylece yalnız ailesini yitirmekle kalmamış, ahlaki normları değerlendirebilme imkanını da tümden yitirmiştir ve zaten çevresindekilere de korkunç gelen işin bu boyutudur. Alexandır, çağdaş toplumsal mekanizmaların nasıl yıkıcı gücü olduğunu, nasıl bir tehdit oluşturduğunu hisseden biridir ve ona göre dünya son sürat bir uçuruma yuvarlanmaktadır. İnsanlığın kurtulabilmesi için günümüz dünyasının yüzündeki maskenin indirilmesi gerekmektedir.

Filmin öbür kahramanları da belli ölçüde Tanrı’nın değer verdiği, görevlendirdiği kişilerdir. Postacı Otto, kendi deyişiyle açıklaması olmayan, gizemli olaylar koleksiyonu yapmaktadır. Kendisinin gerçekten de, açıklaması olmayan olaylarla dolu o beldeye ne zaman, nereden geldiği, kimin nesi olduğunu kimseler bilmez. Otto, Alexandr’ın küçük oğlu ve Alexandr’ın ev işlerine bakan hizmetçi Maria için bu dünya anlaşılmaz mucizelerle doludur ve onlar gerçek dünyada değil, kendi tasavvurları olan bir dünyada yaşarlar. Kesinlikle apirik de pragmatik de değillerdir; dokunabildikleri şeylere inanmazlar, onlar açısından gerçek olan kendi zihinlerinde inşa ettikleri tablolardır. Yapıp eyledikleri her şey, “normal” davranış biçimleriyle derin farklılıklar gösterir.

Kurban filmi, bugün ticari sinemanın uğraş alanına giren her şeyin toptan reddi anlamındadır. Tarkovski filmiyle insanın varoluşuyla ilgili özlü soruları apaçık ortaya koyabilmek ve seyirciyi varoluşunun üzeri örtülmüş, cılızlaşmış kaynaklarına yöneltmektedir. Görüntüler, sinemasal imgeler sözcükler kadar etkilidir Tarkovski’nin bu filminde de. Kurban filmi de Tarkovski’nin diğer filmlerinin yatağında akar ama bu bu filmin dramaturjisinde şiirsel vurgu hakimdir. Empresyonist bir yapıya sahip olan filmde tüm epizodlar, küçük birkaç istisna dışında, gündelik hayattan alınmış gibi görünmektedir.

Filmde farklı tipler arasındaki çatışmalar gitgide tırmanmakla kalmaz, bir süre sonra patlama noktasına ulaşacak bir gerilim içerir. Eski bir tiyatro oyuncusu olan Alexandr kendini hep güçsüz, ezik baskı altında hisseder. Her şeyden yorulmuştur; dünyadaki aşağılık değişimlerden, işlerin yolunda gitmediği aile hayatındaki tatsızlıklardan bunalmıştır. Teknolojideki ve ilerleme denilen şeydeki denetimsiz gelişmelerin nasıl büyük tehlikelerle dolu olduğunu hisseder, bundan derin acı duyar. İnsanların boş sözler etmelerine sinir olur, belki bir parçacık gerçek bulabilirim umuduyla sessizliğe sığınır. Alexandır, seyirciye eyleminin sonuçlarına dokunabilmesi yoluyla kendini kurban edişine katılma imkanı sunar. Alexandr Tanrı’ya yakarır, bunun hemen ardından da geçmiş yaşamıyla bütün bağlarını koparır, dönüş için tek bir açık kapı bırakmaz. Evinden vazgeçer, çok sevdiği oğlundan bile ayrılır, insanların ağzından çıkan hiçbir söze değer vermez.

Film, inancın sembolleri olan ilk (ağaç dikme) ve son (kuruyan ağacı sulama) sahneleri, sürekli artan bir dinamizmle gelişen olaylar arasındaki en ayırt edici noktayı oluşturmaktadır. Filmin sonunda haklılığını ve üstünlüğünü kanıtlayan yalnız Alexandr değildir. Sahnede ilk görünüşünde Alexandr’ın ailesine aşırı bağlılığı ile dikkat çeken, sportmen yapılı, saf bir insan izlenimi bırakan doktor filmin son sahnelerinde tepeden tırnağa değişir, öyle ki koşulsuz bağlı olduğu Alexandr’ın ailesine egemen olan zehirli atmosferin ve bunun öldürücü etkilerinin farkına varır; bu konudaki düşüncelerini dile getirmekle kalmaz, Avustralya’da bir klinikte çalışma ve oraya yerleşme konusunda aldığı kararı da utanç verici ve iğrenç bularak isyan eder.

Adelaida film boyunca son derece dramatik bir figür olarak görünür. Kendi otoritesi karşısında birey olarak, kişilik olarak varlığını göstermeye çalışan herkesi, o arada hiç istememesine karşın kocasını da farkında olmadan boğan bir kadındır. Sağduyu ile düşünme yeteneğini yitirmiş gibi davranmaktadır. Ruhsuzluğu kendisine de acı verir ama öte yandan nükleer patlama gibi kontrol edilemez, yıkıcı gücünü de bu acıdan çıkarır. Kadın, Alexandr’ın yaşadığı trajedilerden biridir. İnsanlara duyduğu ilgi, saldırgan içgüdüleriyle ve sürekli kendini onaylama tutkusu ile ters orantılıdır. Başka bir insanın dünyasını anlamasını sağlayacak gerçeği algılama yeteneği son derece sınırlıdır.

Alexandr’ın evinde çalışan kadın Maria, alçakgönüllülüğü, sıkılganlığı, kendine hiç güven duymayışıyla Adelaida’nın tam tersi bir karakterdir. Filmin başında onun, ev sahibi olan erkeğe ilgi duyabileceği aklınızın ucundan bile geçmez. Konumları bakımından birbirinden çok farklıdırlar. Ancak bir gece birlikte olurlar ve o geceden sonra Alexandr eski hayatını sürdüremez olur. Bir felaketle yüzyüzeyken bu basit kadının sevgisini Tanrı’nın bir armağanı ve tüm yazgısını, yaşadıklarını haklı gösteren bir gelişme sayar. Yaşadığı bu mucize Alexandr’ı bütünüyle değiştirir.

Çekimler sırasında altı buçuk dakika süren bir yangın sahnesi vardır. Alexandr’ın evi yanmaktadır. Ancak ev yanıp kül olduktan sonra kameranın bozuk olduğu ve hiç çekim yapmadığı anlaşılır bu nedenle birkaç gün sonra yanan evin yerine yenisi inşa edilmiş ve bu yangın sahnesi tekrar çekilmiştir.

Emel AKBAŞ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...