“Muhsin Bey”ler Ölmesin…

“Zordur Ama İmkânsız Değildir, Yeniden Ayağa Kalkmak…”

Çileli, yorgun ve yoksul günlerin hep birbirine benzer bezginliğiyle, belki de kader ve keder ortaklığıyla kanıksadıkları yaşamlarını çaresizce ve umutsuzca sürdüren insanların mahallesi…

İnsanların o yılgın, hatta dayanma gücünün son noktasındaki bozulmuş, tamir edilse bile iflah olmaz makinelere benzeyen ruh hallerini çağrıştıran, eskinin ihtişamından ve mimari göz alıcılığının sağladığı, hak ettiği saygıdan artık çok uzak, yıpranmış binalar…

Öyle bir mahallenin, öyle insanların arasında, öyle bir binada yaşayan ancak, öyle bir dünyaya aykırı film kahramanıydı Muhsin Bey

Uzun yıllar önce, yüreğimi Muhsin Bey’in filminde bırakarak, içimde iyinin, güzel ve doğru olanın tüm kötülere inat yaşayacağına dair umutla çıkmıştım sinema salonundan… Bu nedenle Muhsin Bey, sadece bir film kahramanı olmaktan çıktı o gün benim için. Ete kemiğe büründü ve doğru, iyi, güzel, dürüst, haksever, eşit ve aydınlık bir dünyayı savunan insan örneği olarak yüreğimin içinde yaşamaya başladı.

Filmdeki Muhsin Bey’in yaşadığı dönemi, şimdiki cehennemimizin kısmen masum sayılabilecek başlangıcı olarak tanımlamak yanlış sayılmaz. İnsanların, emeğin gücüne ve saygınlığına, alınteriyle kazanılmış ufak lokmanın değerine inanmak yerine, kolay yoldan sınıf(!) atlayarak köşeyi dönmenin piyango talihlisi olma hayali kurdukları, hak etmenin değil arsızca isteyen çocuk şımarıklığının baskın olduğu bilinçsiz, yoksunluklardan bıkmış insan profilinin çoğaldığı, eski olan her şeyin ömrünü çoktan doldurduğu, değerlerin de bu şekilde değersizleştirildiği hoyrat, tüketen, vefa duygusundan yoksun, ruhsuz dönemlerin başladığı zaman…

Muhsin Bey, organizatördür. Musikiyi ve doyumsuz eserlerini hakkıyla icra eden büyük sanatçılarla çalışmış, onları sonsuz bir sevgi, saygı ve özlemle anmaktadır. Ama devir değişmiş, o ince, o derin musikinin yerini arabesk müzik almıştır. O bu tür müziği, bağlı olduğu değerleri yok eden zıtlarının temsilcisi gibi görerek ısrarla reddeder. Her gece rüyasında Müzeyyen Hanım sahnede, usta sazendeler eşliğinde onun için söyler o şarkıyı :

“Ağlamakla, inlemekle ömrüm gelip geçiyor…”

O harap binalardan birindeki kiralık evinin, belli saatlerde güneşi görebilen penceresinin kenarındaki çiçeklerini her gün aynı saatlerde sularken, vitamin niyetine en sevdiği şarkıları dinletir onlara, eski pikabında çaldığı dinlenmekten aşınmış plaklardan…

Artık düşkünler evinde yaşayan, bir zamanların yıldız ses sanatçısı Afitab hanımı görmeye gider sık sık… Görkemli sahne günlerinden beri hayrandır bu sanatçıya… O artık hiç hatırlamamanın hiçliğindedir… Muhsin Bey, o zamanlar âşık olabileceği kadının bütün özelliklerini onun varlığına yüklemiştir. Nitekim, bir ziyaret sırasında bunu ona itiraf eder :

” Evlenmek kısmet olmadı. İş-güç derken… Ama sizin gibi birinin karşıma çıkmayışıdır asıl neden. Şimdi biri var. Sevda hanım… Aynı binada oturuyoruz. Genç bir pavyon şarkıcısı. Sesi berbat. Güzel kadın… Ama ağzı pek bozuk. Kavgacı… Nesini seviyorsun? derseniz… Sanırım size benzetiyorum… “

Bir gün yolu, yeni İbrahim Tatlıses olmanın hayaliyle Urfa’dan gelen Ali Nazik’ le kesişir.

Ali Nazik’in sesi güzeldir ama eğitimsizdir ve benzerleri gibi gözü yükseklerdedir.

Muhsin Bey, önce onu vazgeçirmek ister İstanbul’da var olma sevdasından… Arabesk şarkı söylemesini istemez. Onun gibi bir sürü Ali Nazik varken yitip gitmesini, incinmesini engellemek ister. Ali Nazik’in direnmesi üzerine bildiği tüm dürüst yolları deneyerek onu sahneye kazandırmaya çalışır.

Muhsin Bey ve Ali Nazik’in, zengin olunca yapmak istedikleri de, iki ayrı dünyanın var olma şeklini netlikle ortaya koyar: Temiz ve huzurlu bir yaşam için gerektiği kadarına sahip olmayı ve o kadarını değer verdiği insanlarla paylaşarak huzur bulmayı önemseyen mütavazı insanın yanı sıra ; içi boş bir ünün getireceği parlak ve gösterişli yaşamın eşlikçisi bol para ve gecelik/anlık sözde mutlulukların özlemini çeken az gelişmiş, aç gözlü, bencil insan…

Kendisinin değil, Ali Nazik’in hayalini gerçekleştirmek uğruna, yaşamında ilk ve son defa yasa dışı bir işe kalkışan Muhsin Bey, bu büyük sapmanın ağır bedelini ödeyerek mahallesine geri döndüğünde, küçük ve temiz dünyasının yerle bir olduğunu görür. Kiralık dairesinin yer aldığı yıpranmış bina, kentsel dönüşüm nedeniyle yıkılmak üzeredir. Çiçekleri susuzluktan solmuş, komşuları çoktan binayı terk etmişlerdir. Üstelik, çok sevdiği eski yıldız Afitab Hanım da ölmüştür.

Yaşamda kendine bir yer bularak mutlu olması için uğruna inandığı yoldan saptığı Ali Nazik, onun sevdiği kadını da yanına alarak pavyonlarda arabesk şarkılar söylemeye başlamış, saflığını hızla yitirerek acımasız, bencil bir kişiye dönüşmüş ve tükenmeye giden yola girmiştir.

Muhsin Bey’in sahip olduğu, doğru bilip sarıldığı ne varsa elinden kayıp gitmiş, hep uzak durduğu, dünyayı tüketen, yozlaştıran, çirkinleştirme yolunda sınır tanımayanlar kazanmıştır. İlk kez kendini yenilmiş hisseder ve pes eder.

Muhsin Bey’le karşılaşan Ali Nazik, mahçupca:

“Kusura bakma ağam, kendimi kurtarmam lazımdı…” der.

Muhsin Bey’in cevabı; tüm kısa yoldan başarıya, zenginliğe ulaşma yolunda her yolu geçerli sayan, hak etmediklerine sahip olmaktan hiç rahatsız olmayan, başka insanların değer verdiklerine zarar vermekten çekinmeyen gelişmemiş insan türünün yüzüne atılan tokat gibidir:

“Kurtarabildin mi bari?”

Filmin sonunda Muhsin Bey, kendisine dönen Sevda’sıyla birlikte uyurken, yine aynı rüyayı görür. Müzeyyen Hanım şarkısını yine onun için söyler…

İşte o sahne; her şeye, bütün ilkesizlere, yaşamı kendi küçük çıkarlarıyla sığlaştıranlara, kötülerin kötülüklerine ve hep kazanan olma potansiyellerine rağmen, iyilerin iyiye dair umutlarının tükenmeyeceği iyimserliğini düşürür yüreğe…

Bu yüzden çok sevmiştim bu filmi. Muhsin Beyler’in yüzü suyu hürmetine dönüyor bu dünya. Onların o iflah olmaz iyimserliği , kötülüklere dayanma, karşı koyma gücü olmasa, geleceğe dair umutlarımız canlı kalır mı?

Muhsin Beyler ölmesin. Dünyanın güzele doğru değişmesi, onların yaşamasına bağlı…

Başka türlü nasıl ayağa kalkabiliriz, nasıl direnebiliriz ve nasıl cesaret edebiliriz her yenilgi sonrası bir çay içimi nefes alıp yeniden başlamaya?

Öznur Eren KANARYA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...