Parazit, Bir Film Eleştirisi

2020 Oscar Ödülleri Los Angeles’te düzenlenen törenle sahiplerini buldu. Tarihte ilk kez dili İngilizce olmayan Parazit (Parasite) “En İyi Film” Oscar’ını kazandı. 06 Kasım 2019 tarihinde Alaattin Diker ilgili filmle alakalı bir yazı yazmıştı. Filmin Oscar kazanması dolayısıyla yazıyı tekrar yayınlıyoruz.

 

“Parazit” zengin ve yoksul arasındaki uçurumu kara mizah yoluyla anlatan bir film. Güney Koreli yönetmen Bong Joon-ho, bu film ile Cannes Altın Palmiye ödülünü kazanmıştı ancak filmi izlemeyi hiç düşünmemiştim. Ne zaman ki ‘Der Spiegel’ dergisi yönetmenin sosyolog olduğunu yazdı, işte o an içimde bir merak uyandı: Acaba bir sosyolog nasıl film çekerdi?

Filmin arkaplanı oldukça zengin bir tecrübeye dayanıyor. Yani öykü gerçek hayattan alınmış. Üstelik yönetmen  de öğrencilik yıllarında zengin aile çocuklarına özel dersler vermiş. Gerilim-Dram-Mizah saç ayağı üzerinde kurgulanan film ‘mikro düzeydeki ilişkileri’ çok iyi yansıtıyor. Bu başarı yönetmenin sosyolojik gözlemlerine dayanıyor tabii ki.

Filmin odak noktasında toplumsal skalanın farklı uçlarında, birbirine zıt yaşam koşullarına sahip iki aile bulunuyor. Gelişmekte olan toplumlar hızlı bir şekilde değiştiği için bu yaklaşım bizim kuşağımızı da şekillendiren ‘çağdaşlaşmak’ öyküsünün çerçevesini oluşturur. Fakat bu, yalnızca Türkiye ya da Güney Kore ile sınırlı bir olgu değil, aksine zengin ve yoksul arasındaki uçurum küresel ölçekte giderek büyüyor. Adil paylaşım ve sosyal eşitlik kavramları pek işe yaramıyor. Yoksulların kadere boyun eğmekten başka çaresi de yok gibi. Kısaca, kapitalizm ve onun uydusu yerli ideolojiler toplumlara bu gerçeği dayatıyorlar artık…

Gelelim filmin konusuna…

Dört kişilik yoksul bir ailenin, içinde oturanlar sanki böcekmiş gibi, Seul Belediyesi ekipleri tarafından yabani otlara karşı ilaçlanan bir mekânda yaşaması elbette komik bir şey değil. Ama yine de “Parazit” çok eğlenceli bir film. Anne, baba ve iki yetişkin çocuktan oluşan Kim ailesi, ışık görmez bir bodrum katında oturmaya başlıyor. Her gece pencere önüne sarhoşlar dikiliyor. Kim ailesi kıt kanaat geçinebilmek için pizza kutularını katlayarak, her öğün erişte yiyerek ve üst kattaki dairelerin Wi-Fi’sini kullanarak yaşıyor. Sonra ayna ters çevrilerek başka bir aile tanıtılıyor: Zengin Park’lar iki çocuğuyla şık bir villada yaşıyor; yanlarında şoför, temizlikçi ve özel öğretmen çalıştırıyor. Yoksul Kim’ler zengin aileye yanaşacak ve zamanla -entrikalar sayesinde- hizmetçilerin yerini alacaklar.

Plan, aile dayanışması içinde ve büyük bir ustalıkla uygulanır. Baba Kim, oğlunun Park ailesine kendini eğitmen olarak tanıtacağı sahte üniversite diplomasıyla gurur duymaya başlar. Bir olay adeta diğerini tetikler: İşsiz baba tecrübeli bir şoför olarak Park ailesinin yanında işe girer. Bayan Kim, hizmetçilik görevini devralır. Bu sırada kız, zengin ailenin küçük oğluna sanat dersleri vermeye başlar. Oyun titizlikle hazırlanmış ve dikkatlice oynanmaktadır. Yönetmen Bong Joon-ho, alt sınıfa eğitimli ve görgülü üst sınıf rolü oynatmaktadır…

Elbette bu kurgu içerisinde yaratılan sınıf mücadelesi bir gün patlar. “Parazit” filminde kurgulanan deney özellikle dikkat çekmektedir. Fakat film, izlerken bizi daha çok şaşırtıyor, çünkü toplumsal koşulların acımasızlığı, gündelik an ve durumlarda tekrar tekrar su yüzüne çıkıyor.

 

Yoksul bir ailenin zenginlerin evine gizlice sızması belki çoğumuzda bir ‘mizah’ etkisi yapabilir ancak yönetmen bireysel ilişkiler etrafında gerçeküstü bir iklim oluşturmaya çalışmış. Bu açıdan öykü mantıklı olmak zorunda değil. Kimse böyle bir şeyin olabileceğine de kendini inandırmak zorunda değil. “Parazit” için trajedi demesek bile acıklı bir masal denilebilir ki Asya’da hayat bu kıssalar ile ilerliyor zaten.

Yönetmenin metafor olarak ‘merdiveni’ kullanması çok da cazip gelmedi bana. Bodrum katına inerken yoksulluğu, üst kata çıkarken zenginliği simgeleyen bir merdiven. Eski Yeşilçam filmlerinden aşina olduğumuz görüntüler bunlar. Yönetmen bu yanlışı sezmiş olacak ki, evin oğluna bir şekilde bunu söyletiyor. En azından derin mesajlar göndererek ‘Joker’ filminin konumuna düşmüyor. İzleyicinin aklını karıştırmadan niyetini belli ediyor. Burada en önemli nokta; sınıf çatışması yaşanırken sınıfların onurlarını nasıl koruyacakları sorusudur. Bu soru Türk toplumunu da ilgilendirir. Çünkü bir toplumda saygı eksikliği varsa, o zaman felaket kapıya gelir dayanır. Zihinlere sevgisizlik tohumu ekilir. Toplumsal saydamlık kaybolur. Rüşvet, yolsuzluk, kayırmacılık doğal görülmeye başlanır. Özetle; bizim gibi az gelişmiş ülkelerin en büyük sorunu ‘biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar’ gerçeğinde yatıyor.

Ne söylemek istiyorum? Şimdi bir ülkeyi filmdeki ‘ev’ gibi düşünün. Kişiler ve kesimler arasındaki mesafeler çok dikkatli ayarlanmak zorunda. Nasıl davranıyorlar, nereye gidiyorlar, niçin öyleler? Yönetmen bu yapıyı -sosyolog gözüyle- iyi çözümlediği için bir kıvam yakalıyor. Yoksa sınıflar arasında sun’i gerginlik üretmek tek başına işe yaramazdı. Dikkatli izleyici evin gerçek bir başrol oyuncusu olduğunu hemen anlamalıdır. Necip Fazıl‘ın ‘Muhasebe‘ şiirindeki üç katlı ev, Mithat Cemal Kuntay‘ın ‘Üç İstanbul‘ romanındaki üç nesil gibi seyircinin hafızasında derin bir iz bırakmak istemektedir yönetmen.

Alaattin DİKER

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...