Ran: Bir Akira Kurosawa Şaheseri

“Av borusunu çalmazsan avlanan olursun.”
“Delirmiş bir dünyada sadece delilerin aklı başındadır.”
“Mutluluğa giden yol gerçekten cehaletten geçiyor.”
“İnsanoğlu ağlamaya doğarken başlar, yeterince ağladığında ise ölür.”
“Bunlar güzel sözler ama savaşlar güzel sözlerle kazanılmaz.”

 

Filmin lirik diline işaret ediyor bu güzel aforizmalar. Akira Kurosawa‘nın yüzyılın en iyi beş savaş filmi arasına seçilmiş başyapıtı olan film; gurur, dürüstlük, onur, bağlılık, ihanet gibi kavramların derebeylik Japonya‘sı özelinde dahiyane bir anlatımla seyirciye kendi içinde tartıştırır. Filmi izlerken sık sık bahsi geçen kavramlar üzerine düşünüp yeniden ve yeniden anlamlandırmaya çalışır yani açıklamalar getirirken bulursunuz kendinizi.

Filmin başındaki sahnede beyazperdeye yansıyan bulut çekimleri sırasında, gökyüzünün istediği şekle gelmesi için seksen beş gün aynı çekim yerine gidip beklediği anlatılır. Filmin sadece birkaç sahnesi değil her sahnesi fotoğraf çeker gibi özenle çekilmiştir. Renkler, mekânlar, karakterler, görsellik, manzara, kostümler, bulutlar, hareketler hepsi ayrı bir özenle kurgulanmıştır. Biraz dikkatle bakıldığında fark edileceği gibi her sahne bir fotoğraf gibidir, her şey objektifte olması gerektiği şekilde yansıtılmıştır.

Savaş sahneleri dikkatle izlendiğinde Mel Gibson‘ın Braveheart” adlı yapımı için bu filmden ziyadesiyle etkilendiği görülebilir. Kurosawa bu film için şato alıp bir sahnede yakmıştır. Ran için kurulan övgü cümlelerinden biri de “Bir değil, on tane Er Ryan’ kurtarılsa Amerikalılar’ın şiirsel realizmine ulaşamayacağı “magnum opus” tur şeklindedir.

Savaş filmlerine yeni bir boyut getiren bir sinema eseri olarak tanımlanmayı hakkediyor kanımca. Son derece sakin bir havada geçen film,bir kadının ne kadar tehlikeli olabileceğini de gözler önüne sererken insan ruhunu derinlemesine incelemesi bakimindan film Rashomon‘la benzerlikler gösterir.

Filmin konusuna gelince, artık yaşlanmış olan Lord Hidetora uyku sersemidir belki biraz da çakırkeyif. Sıcak bir yaz günü öğlen vakti topraklarını üç oğlu arasında paylaştırmaya karar verir ve sarı sancaklı ordusuyla en büyük oğul Taro toprakların üçte birini alır. Aynı miktarda toprak kırmızı sancaklı ordusuyla ortanca oğlu Jiro’ya kalır, mavi renkli sancağın efendisi en küçük oğul Saburo ise kendisine önerilen toprakları geri çevirir ve sert bir üslupla babasını uyarır. Hidetora her bir oğluna birer ok verir ve onu kırmalarını ister. Bu istek hemen yerine getirilir. Bunun üstüne Hidetora bu sefer büyük oğlu Taro’ya üç tane oku demet olarak uzatır ve kırmasını ister. Taro, okları hafifçe bile esnetemez. Bu defa ortanca oğlu Jiro’ya verir okları. O da ancak onları esnetebilecek kapasitede çıkar. Tezini doğrulamak için küçük oğlu Saburo’ya okları veren Hidetora, Saburo’nun  demeti kırmak için kol gücüyle falan uğraşmayıp, direkt dizlerinde kırarmasıyla şaşar kalır. Bunu da babasına ve ağabeylerine duyduğu güvensizliği göstermek için yapmıştır.

Ona göre babası, onların iktidara olan zaaflarını görmeyecek; kendi yarattığı egemenlik alanını bölecek kadar naif ve çlgın bir adamdır. Hidetora en sevdiği oğlundan da olsa bu lafları duymayı hazmedemez ve onu mirasından reddeder. Saburo başka topraklarda yeniden var olmaya çalışırken Hidetora’nın diğer iki oğlu tarafından nasıl bir kenara itildiği, onlar arasında çıkan savaşta nasıl tüm varlığını kaybettiği ve daha önceki günahlarının ağırlığı altında ezilerek nasıl delirdiği perdeye yansıtılır. Filmin sonuna doğru ise Hidetora’nın Saburo’nun cansız bedeni önünde çıldırışı, bir anda eski savaş günlerini hatırlayıp sevinçle “o öldü” diye bağırması, hemen ardından da kendi gerçekliğine dönüp tekrar onun başucuna çöktüğünde derin bir üzüntüyle “bizler yaşıyoruz” demesi gördüğüm en içten sahnelerden biriydi. ölenin ardından “ama ben yaşıyorum” duygusu ancak bu kadar yalın, yalın olduğu kadar da gerçekçi ve çarpıcı anlatılabilirdi.

Kurosawa bu eserinde Shakespeare‘in King Lear‘ını anımsatan bir hikâyeyi takip etmektedir. Lord Hidetora ve korumalari bir müddet sonra önce Taro’ya bıraktığı büyük kaleden sonra da Jiro’ya bıraktığı kaleden içeri alınmaz. Hidetora soytarısının korumasında gözlerden uzaklarda dolanmaya terkedilmiştir. Soytarısı şöyle der kendi kendine, “Dünyaya ağlayarak geliriz, yeterince ağladıktan sonra da ölüp gideriz.” Kral Lear’daki şu cümleye paralel olarak: “doğduğumuzda ağlarız, şu sersemlerin gösterisinin ortasına düştüğümüzden ağlarız”. Kurosawa’nın oldukça rasyonel bir anlatımla ele alınan iktidar çatışması, Hidetora’yı ülkenin merhametsiz hükümdarı olarak tanıtmasıyla iyice derinleşiyor: Hidetora nereye yüzünü dönse gençliğinde zulmettiği bir grup karşısına çıkmaktadır.

Ran, Kral Lear’da paraleli olmayan bir karaktere sahiptir: Lady Kaede. Başlangıçta hiç dikkat çekmeyen, haremdeki tüm diğer cariyeler gibi bir sürünün içindeki koyun misali hayat sürdüren cariyelerden biri gibidir Kaede, ancak önce iradesinin sonra kılıcının gücüyle farklı olduğunu hepimize gösterir.

Ran’ın savaş sahneleri, renklerin de mükemmel kullanımı ile hafızalara kazınmayı başarıyor. İlk büyük savaş, kalenin saldırıya uğrayışı Kurosawa’nın eşsiz kaos sunumu… Peşinden katledilmiş bir okçu yattığı surun üzerinden bir çağlayan misali kan akıtmaktadir; bir başka asker göze ilişir sonradan, aklını yitirmiş, yere oturmuş ve vücudundan kopmuş koluna bakarak sızlanan… Filmin son sahnesi ise yani uçuruma doğru yürümekte olan amanın görüntüsü Kurosawa’nın geçmişe hangi gözle baktığının ipcunu vermektedir.

Kurosawa çekimler sırasında 39 yaşındaki karısını kaybedince, bir gün yas tutmuş ve ertesi gün çekimlere devam etmiştir. Filme finansman bulmaya çalıştığı on sene boyunca her sahneyi tabloya aktarmıştır. Bu sırada gözleri iyice bozulduğu için post-production’da görüntüleri ayırt edemeyen 75 yaşındaki Kurosawa, asistanları ve storyboardların yardımıyla kurguyu tamamlayabilmiştir.

Bir filmden ziyade kanlı canlı bir destanı içinde kaybolmuş gibi sürüklenerek izliyorsunuz. Gerçek ama bir o kadar da masalsı görüntüler, tiyatroyla film arası bir noktada duran oyunculuklar ve opera makyajları ile film, bir efsaneye dokunuyor, tanık oluyor hissi vermektedir. Altı sanatın (resim, müzik, tiyatro, dans, edebiyat, yapı) hepsinden alınan parçalarla bir yedinci sanat eseri (sinema) oluşturulduğunu düşünün. Ran işte o eserdir.

Birçok Akira Kurosawa filmi gibi uzun olmasına rağmen kesinlikle sıkmaz. Çünkü her sahnesinde ayrı bir etkileyicilik vardır. Sahnenin birinde diyaloğa hayran kalırsınız, diğerinde oyunculuğa, başka birinde renklerin kullanımına bir diğerinde müziklere vs. birçok sahnede ise her birine. Her karesinde ne kadar titiz bir yönetmen ile karşı karşıya olduğunuzu anlarsınız. En iyi kostüm dalında oskar ödülü alan bu filmle kurosava batıdaki ününü güçlendirmiştir.

Başka bir görüşe göre Ran, bilinenin aksine Shakespeare’in Kral Lear’inden uyarlanmamış, bu eserden bazı unsurlar filmde eklenmiştir. Ran’ın kaynağı 16. yüzyılda topraklarını üç oğlu arasında paylaştırdıktan sonra huzur içinde yaşamak için köşesine çekilen derebeyini anlatan Japon efsanesidir. Ancak bu paylaşım huzuru getirmemiş, aksine getirdiği şey kaos olmuştur.

Bir sahnede soytarı “Tanrılar nerede? Buda nerede? Gerçekten varsanız, beni iyi dinleyin! Muzip ve zalimsiniz! Orada canınız, çok mu sıkılıyor da burada bizi karıncalar gibi eziyorsunuz? cevap verin! insanları ağlarken seyretmekten bu kadar mı zevk alıyorsunuz?” der ve ardından Tango “Yeter! Tanrılara saygısızlık yapma! Aslında ağlayan, Tanrıların kendisi. zamanın başlangıcından bu yana aralıksız birbirimizi öldürmemizi seyrediyorlar. Bizi kendimizden koruyamazlar ki! Bu, dünyanın hamurunda var. insanoğlu, ızdırabı neşeye, savaşı barışa tercih ediyor” diye cevap verir. Tüm özlü, ve üzerinde birçok defa durup düşünülecek sözleri bir soytarıya söyletir.

Ran’ın en vurucu noktalarından biri ise, savaş sahnelerinde oluşan sessizliktir. bu sessizliğe özellikle vurgu yapılmıştır. Böylelikle Kurosawa’nın dehası, sinemaya yepyeni bir yöntem de kazandırmıştır. Nitekim savaşı tasvir etmek için yapılan nice filmde, arka plandaki gürültü seyirciyi rahatsız eder, fakat Kurosawa’nın yöntemi gibi şiirsel ve akılda kalıcı bir başka eserden bahsetmek mümkün değildir. Kurosawa bu sahnelerde bizlere gökyüzünü, bulutlar arasından çıkan ayı ve kanlı yeryüzünü gösterir.

İnsanoğlu savaşır, yaşar ve ölür.

Emel AKBAŞ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...