Tepenin Ardı

“Düşman hep var!”

Konya/Ermenek’te çekilen 2012 yapımı dram türü filmin senaristi ve yönetmeni Emin Alper. Ermenek, yönetmenin çocukluğunun geçtiği yer olduğundan olay mekân uyumluluğu gözden kaçmıyor. Emin Alper, bu mekânı hayal ederek filmin senaryosunu yazmış sanırım.

Yaşanmışlıkla beraber böylesine karmaşık konulara dışarıdan bakılmış ama yaralara ürkekçe dokunulmuş diyebiliriz. Düşmanını dışarıda arayan, yaptıklarını arkadaş çevresine ya da şeytanın kötülüklerine bağlayan, nefsine pay çıkarmayan insanoğlu. Etrafının düşmanla çevrili olduğunu anlatarak korku üzerinden var olmaya çalışan bir ülke. Kürt sorununa usulca dokunulmuş ama tersten bir dokunuş. Tabii tarih felsefesi; Habil ile Kabil, ekiciler ile göçerlerin çatışması…

Faik, Orman İşletmesinden emekli olduktan sonra yaşadığı kasabanın yaylasında babasından kalan araziyi işlemeye karar verir. Bir ortakçı Yörük ailesiyle anlaşarak hem araziyi işlemeye hem de küçük bir keçi sürüsü beslemeye başlar. Bir yaz mevsiminde Faik’in oğlu Nusret ve iki torunu Zafer ile Caner birkaç günlük tatil için yaylaya gelir. Oğlu ve torunları yaylaya geldiğinde Faik, tepenin ardında keçi sürüleriyle yaşayan Yörüklerle kavgaya tutuşmuştur bile.

Emin Alper

Faik (Tamer Levent): Otoriter olduğu kadar etrafına emirler savuran dik kafalı biridir. Doğruları sadece o bilir, o yüzden hep onu dinlemeli. Hem ailesiyle hem de ortakçı Yörük Mehmet ile sorunları vardır. Torunlarına karşı zaman zaman sevecen davransa da acımasızlığı ve sertliği çok belirgin. Erkek egemen toplumun etkin bir figürü. Kararları kendisi alıyor, herkesin bu kararlara uymasını istiyor. Kötülüklerin kaynağı hep dışarıdadır, o yüzden suçlu olan, günahkâr olan tepenin ardındaki Yörükler’dir. Tepenin ardına odaklanınca kendi içlerindeki günahları, pislikleri göremez. Faik, geçmişiyle yüzleşmeyi istemeyen, bunu sürekli erteleyen birisidir.

Nusret ( Reha Özcan): Evlenip boşanmış ama mutlu olamamış. Rahat, bir şeyi dert etmeyen, babası tarafından zevkine düşkünlüğü, rahatlığı sebebiyle eleştirilen, uçkur düşkünü, çocuklarıyla fazla ilgilenmeyen kentli bir öğretmendir. Kentli, kültürlü oluşunu şiir okuyarak göstermeye çalışıyor.

Zafer ( Berk Hakman): Uysal, zararsız, içine kapanık bir tip. Askerde yaşadığı tramvayı atlatamamış. Psikolojik sorunları azalmadan devam ederken ağır bir bunalım geçiriyor, halüsinasyon görüyor. Bir yanı çocukça cıvıl cıvıl bir hayatı aksettirirken diğer yanı karamsar, hasta ve bedbahttır. Yenilmişlik, bitkinlik belirtileri görülüyor. Belki de adında bir ironi var.  Öldüğünde üstündeki  “keçi postu”  bir metafor mu? Kurbanlık kuzu gibi. Sebebi bilinmeyen bir savaşta kimin açtığı belli olmayan ateşle yere serilen 10-12 keçiyle birlikte toprağa düşen bir bahtsız.

Meryem (Banu Fotocan): Altı erkek arasına sıkışan, çay demleyen, meyve soyan hizmetçi bir kadın. “O pek eve gelmez” dediği kocasının umursamazlığını kanıksayan bir kadın. Faik’in de, Nusret’in de gözü üstünde olan bir kadın, cinsel obje. Yani yine kadının adı yok. ( Bu coğrafyada hiç olmadı, belki bundan sonra da olmayacak desek çok mu karamsar oluruz.) Sözü yoktur, sözler onun üstünedir:  “Meryem çay hazır mı?”, “Meryem elma soy”…

Mehmet ( Mehmet Özgür):  Öfkesi tepenin ardına değil, yanı başındaki tepeye, kibirlenen adama, mülk sahibine, verdiği borç karşılığında keçilerine el koymak isteyen adama… Sopasını fidanlara vurdukça öfkesi kabarıyor, öfkesi kabardıkça fidanlara tüm gücüyle vuruyor.

Çaresizliğin, fakirliğin, ezilmişliğin hıcıyla vuruyor. Gücün karşısında çaresiz kalıyor, bir şey söyleyemiyor; öfkesini fidanlardan ve oğlundan çıkarıyor. Rolüne hâkim, çok rahat oynuyor, doğallığı filme değer katıyor.

Caner (Furkan Berk Kıran):  Heyecanlı, afacan bir ergen. Tüfeğe, güce karşı meyli var dedesi gibi. Köpeği öldürdüğünü kimseye söylemiyor. Nasıl olsa ortada dış düşman var, suç düşmana yıkılır.

Süleyman (Sercan Gümüş): Sessiz, güven vermeyen biri, içerideki Yörük.

Aliye (Şevval Kuş): Filmdeki masumiyetin temsilcisi. Sanki yönetmenin filmdeki denge unsuru. İzleyici Yörüklerin kötülük yapacağına inandırıldığı zaman bu çocuk bunu kırmaya çalışıyor…”Yörükler bize bir şey yapmaz ki…”  “Biz de Yörük’üz ondan.” “Annem öyle dedi.” Sanki Aliye’ye söylettiği bu sözler ile yönetmen Yörüklerin de iyi insanlar olabileceğini sezdirmek istemiş gibi… Yörüklere Kızılderili rolü biçmek istememiş. Çocuğun masumiyeti belki de Habil’e göndermedir. Bakış açısı günahları da sevapları da örtebiliyor.

Film, durağan… Sıkıcı bir fil olmasına karşın, tabiatın tazeliği, yaprakların hışırtısı, suların şırıltısı filme bir ritim katmış. Gerilim ve merak filmi izlenebilir kılmış. Buna rağmen zaman zaman filmin ritmi düşüyor. Konu dağılmaya başlıyor sonra toparlanıyor. Doğal oyunculuklar filme değer katmış.

Sanatsal film denildiği zaman nedense hep doğadaki şiirsel atmosfer anlaşılmaya başlandı. Nuri Bilge Ceylan ve bilhassa Reha Erdem’deki tabiat senfonisi, şiirsel duyuş kopyalanmaya başlandı. Kıvamında yapılmadığı zamanlarda yapaylıktan kurtulmak mümkün olmuyor. Senaryo, zaman içinde çok değişiklik göstermiş belli ki.  Yer yer yamalara rastlamak mümkün. Alt hikâyeler biraz yüzeysel kalmış. Tepenin ardının ve Yörüklerin gösterilmemesi de film için bir artı sayılabilir.

İnsan

İnsanın yapısında suçu üstlenmemek vardır, suçlu her daim dışımızdadır. Çocuğumuz bir kötü bir iş yaptığında hemen savunmamız hazırdır; “arkadaşlarına uymuş” deriz. Bir hata, günah, suç işlediğimizde her zaman şeytana uyarız, mutlaka şeytan yoldan çıkarmıştır bizi.

İç çatışmalar dış âlemi algılamayı belirler. Sürekli dürüst olma ihtiyacı hisseden biri başkalarının hep hayatlarını yalan üzere kurduğunu düşünebilir. İnsanlardan zarar göreceğini düşünen biri öfkesiyle kendini ortaya koyabilir. İnsanlar kendi sorunlarını başkalarında görmek eğilimdedirler.

Başkalarını suçlu görme eğilimde olanlar kendilerini rahatlatmak amacıyla bu yola girerler. İktidarları sürsün, sözleri geçsin,  zayıflıkları ortaya çıkmasın isterler. Bu tip insanlar aynaya bakmaktan hoşlanmazlar, kendileriyle yüzleşmek de istemezler, başkaların gözünde çöpü görmek kendi gözlerindeki dal parçasını saklamak içindir. Kazanma dürtüsü, aklanma dürtüsü kendisiyle sorunu olan insanların duygularının dışavurumudur. Sorunu olan insanların bir açmazı da cinselliktir. Cinselliğin dışavurumu içindeki çelişkilerin su üstüne çıkmasıdır,  yaşadığı gerilimin sonucudur.

Başkalarını suçlamak bir kaçış yoludur aynı zamanda. Yüksek sesle başkalarının suçlarını dile getirmek aslında kendi suçunu gizlemek anlamı taşır. Sertlik gösterisi korkaklığın da gösterisidir, bir nevi korkuları bastırma yoludur. Başkalarını suçlamak, suçu ötekine atmak ve ötekileştirmek iblisçe bir eylemdir. İnsanları suçlamak için önce ötekileştirmek gerek. Kedi yavrusunu yiyeceği zaman fareye benzetirmiş.

“Beni azdırdığın için, andolsun ki, Senin doğru yolun üzerinde onlara karşı duracağım. Sonra önlerinden, artlarından, sağ ve sollarından onlara sokulacağım; çoğunu Sana şükreder bulamayacaksın” dedi.” (Araf -16,17 )

İblis sapıtmasının faturasını Allah’a kesmeye çalışıyor. Suçu kabullenememe, suçu hep başkasının üzerine atma şeytani bir mantıktır. Şeytan başarılı oldu, insanlar bu sapmanın farkına bile varamadılar.

Hâlbuki Âdem bu mantığı dile getirmiyordu:

“Rabbim, ben nefsime zulmettim, beni bağışla!” dedi. (Allâh) onu bağışladı. Çünkü O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir. ( Kasas-16)

 Ve Yunus bu tavrı devam ettiriyordu. Peygamberlerin insanlara tebliği bu yönde idi.

“Senden başka tanrı yoktur. Senin şânın yücedir, ben zâlimlerden oldum!” diye yalvardı. (Enbiyâ-87)

Suçu sadece dışarıda aramak şeytana tabi olmak demektir. Günahın, hatanın kendine düşen payını hesaba katarak âdemleşir insanoğlu ancak.  Adaleti, hakikati öncelemek ahlaki bir cephe kazandırır insana. İnsan şeytandan uzaklaşıp kendi sorumluluklarını üstlendikçe kendi tanıyacak, arınacaktır. Sürekli başkalarını suçlamak insanın kendine yabancılaşmasını kolaylaştırır.

 Türkiye

Film, evrensel okumalara açık ama yakın planda etrafı düşmanlarla çevrili Türkiye okumasına daha uygun düşüyor. Türkiye üzerinden politik tavır konusunda film, oldukça çekingen davranmış. Tedirginliği yaşatan Türkiye’nin siyasal yapısı ile ilgili sanırım. Biraz daha cesur yaklaşımla iyi bir politik film çıkabilirdi ortaya.

Dört tarafı düşmanlarla çevrili ülke algısı ilk neslin amentüsü oldu. Dışarıda bu kadar düşman varken içeride didişmenin anlamı yoktu. Ülkenin sıhhati için bu tür tartışmalara bile girmemek gerek diye düşünüldü. İkinci nesil demokrasiyle geçişle dünyayı tanımaya başladı. Dünyada gelişen olaylar Türkiye’yi de etkilemeye başladı. Yunanistan’a doğru güvercinler uçuruldu. Ülkenin dört tarafı düşmanlarla çevrili algısı kırılmaya başladı. Üçüncü nesil ise bunu paranoya olarak gördü, inanmadı; komşularla sıfır sorun sloganını tuttu. Yeni nesil bu tür yaklaşımı tercih etti. Bu üç nesil filmde kişileştirildi mi acaba?  Faik,Nusret, Zafer-Caner…  Üç nesil…

Bu tür siyasi yüzleşmelerin rahatça yapılabildiği filmler bir ihtiyaç. “Tepenin Ardı” böyle bir kapı açmasa da kapıyı araladığı bir gerçek. Göndermeler çok muğlâk, metaforlar karmaşık ve dağınık. Hikâye sanki boğulmuş. Faik, (erk, güç) acizliğini, korkaklığını otoriteye dönüştürmek için korkular üretiyor. Korkaklık gizleniyor, bu korkaklık tüfekle ( güçle) perdeleniyor. Faik, torununa cesareti aynı yolla vermeye çalışıyor, ona atış yaptırıp keyif alıyor.

 Kürt Sorunu

Kürt sorununa ters açıdan farklı bir bakış, farklı bir dokunuş… Genellikle Kürtler tarafından bakılıyor bu soruna ama madalyonun diğer yüzü farklı bir hikâye ya da hikâyeler barındırıyor. Binlerce ailenin ocağına ateş düştü, binlerce asker, memur, öğretmen, sivil insan öldürüldü; binlerce insanımızın psikolojisi bozuldu.

Bu sorunda da çözüm dışarıda aranıyor. ABD, AB, İsrail üçgeninde çözüm arama. Bir taraf bu işin arkasında dış güçleri görüyor, bu dış güçlerle işbirliğini ihanet olarak görüyor. Diğer taraf bunu tarihsel bir fırsat olarak görüyor ve yararlanmak istiyor, işbirliğini haklı sebeplere dayandırıyor.

Filmin sonunda topluca dağa yürüyüş var. Dağ bir metafor, dağ çatışmayı, terörü hatırlatıyor. Zafer’in ölümü ilgi çekici, yüzünde keçi postu… Zafer ismi bile belki bir ironi. Dağa yürüyüş ucu açık bir söyleyiş. Zafere doğru bir yürüyüş mü? Yoksa Sisifos söylencesindeki gibi dağ bir kısır döngü mü, bilinmez?!

 Habil-Kabil

Alt metin olarak bir tarih felsefesi okuması çok da saçma olmaz diye düşünüyorum. Yönetmen (Emin Alper) İTÜ’de hoca, Dünya Tarihi dersleri veriyor. 

Habil, avcılıkla birlikte hayvancılık da yapıyor; göçer, mülksüz. Kabil, üretim kaynaklarına hâkim, özel mülkiyetçi, tekelci.

Kabil Habil’i öldürür ve insanlığı öldürmüş olur. (Olayın kadın eksenli olduğunu sanmıyorum.) Artık o günden sonra Habil’in sesi kesilir, taraftarlarının da sesi tarih boyunca az çıkar. Hâkim olan mülk sahibi, bahçe sahibi Kabil’dir. Dünya Kabil’in çocuklarına, yandaşlarına kalır. Dünyayı Habil’e küçültenler cehennemi kendilerine büyütmüşlerdir.

“İslam düşüncesine göre tarih felsefesi, belirli bir tarihî determinizm üzerine kurulmuştur. Tarih, insanın kendisi gibi, yaradılışla başlayıp bütün zaman ve mekâna yayılmış diyalektik bir çelişkinin, iki zıt ve düşman kutup arasında sürekli bir savaşın hâkim olduğu kesintisiz bir olay zinciridir.

… İnsan, ruhla balçığın, Tanrı’yla şeytanın kendi içinde mücadelesiyle başlamıştır. Başlangıç noktası, Habil’le Kabil’in mücadelesidir. Gerçek tarihin başlangıcı budur.

… Habil, mülkiyetin ortaya çıkmadığı, ilkel toplumcu, çobanlığa dayalı bir iktisadi sistemi temsil etmektedir. Kabil ise Tarıma bireysel veya tekelci mülkiyete dayalı bir sistemi temsil etmektedir. Kabil Habil’i öldürmüş ve mücadele başlamıştır.

… Bu iki sınıf, daha önce yekpare bir toplumda, aynı ruhu, aynı duyguyu, aynı şeref ve vakar kavramını paylaşarak yaşamışlardı. Avlanmak için ormana ve denize beraber gitmişlerdi. Tabiat zenginlikleri, tıpkı birlikte soludukları hava gibi, hepsinin, yani kabilenin ortak malıydı. Birbirleriyle eşit ve kardeştiler. Hepsi Âdem’in oğullarıydı, Âdem’se topraktandı. Şimdi ise, aralarına giren “mülkiyet” denen leş kargası yüzünden, birbirlerine düşman kesilmişleridir. Akrabalık bağlarının yerini, kölelik zincirleri; eşitliğin yerini eşitsizlik; kardeşliğin yerini düşmanlık almıştı.”Din”, bir aldatma ve maddi çıkar sağlama aracından başka bir şey değildi. İnsanlık, uzlaşma ve merhamet ruhunun yerini, baskı, nefsaniyet, kabalık, cinayet, saldırganlık, hâkimiyet tutkusu, imtiyaz, başkalarını hor görme, zayıfı öldürme, mülkiyet için herkesin ayağını kaydırma, kardeşini öldürme, babayı tartaklama, hatta Tanrı’yı aldatmaya kalkışma gibi kötülükler aldı.” (Ali Şeriati, Toplumbilim Üzerine)

Aldatan aldanmıştır.

Mehmet Toygar ÖZDEMİR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...