Ayrılık’tan Döngel Dünya’ya Ethem Baran Öykücülüğü

“Döngel Dünya” kitabıyla Sait Faik Hikâye Armağanı’nın 66. kazanan Ethem Baran’la öyküleri üzerine konuştuk. Söyleşi dolayısıyla kendisine çok teşekkür ediyoruz.

Ethem Bey sizi öykü, roman yazmaya yönelten neydi? Kurgunun atına binip kalemi, klavyeyi satırlar boyu koşturmak sizce nasıl açıklanabilir? Nedir bu efsun, iksir?

Sanat, verili dünyayı, içinde bulunulan dünyayı yeterli bulmamayla başlar. Bir başka söyleyişle insanın kendini doğaya eklemesidir sanat. Bende de öyle olmuştur muhtemelen. Henüz ortaokul öğrencisiyken kendimi yazının ve resim sanatının içinde buldum. Bunun pek çok nedeni vardır ve elbette pek çok cevabı. En çok sorulan ve en bilinmeyen sorudur neden yazıyorsun sorusu. Sanat özgürlük alanıdır her şeyden önce.

İpler sizin elinizdedir. Edebiyat söz konusu olduğunda, elinizde içini dilediğiniz gibi dolduracağınız bomboş bir sayfa vardır. Kuralları siz koyarsınız çünkü o sizin hayalinizdir. Boş bir duvara bir pencere resmi çizer ve oradan dışarı bakarsınız. Hayal gücünüz, bilinçaltınız, bilgi ve birikiminiz pek çok şey gösterir orada size. Sonra bir kapı resmi çizer ve o kapıyı açıp gördüğünüz o yerlere doğru yola çıkarsınız. Yani kâğıt üzerinde yeni bir dünya kurarsınız. Karakterler yaratır, onlara isim verir, geçmiş ve geleceklerini belirler, bir hikâyenin içinde yaşatırsınız. Yazmak böyle büyülü bir şey. Ben de bu büyünün peşinden gidiyorum herhalde.

Öykülerinizi okurken yöresel kullanılan birçok kelimeye rastlıyoruz: Kubarmak, pısmak, cıncık vb… Aynı zamanda çoğu öykülerinizin adları da geleneksel kültür dünyamızda yer etmiş kavramlar barındırıyor. Bunların özel bir sebebi var mı? Niçin böyle bir yol seçtiniz?

Bunlar bizim dilimizde olan, dilimizi zenginleştiren kelimeler. Değişen kültür ve yaşam biçimleriyle birlikte birçok kelime kullanım dışı kalma tehlikesiyle karşı karşıya. Bunlar benim çocukluğumdan kulağımda kalan kelimeler. Konuşma dili gün geçtikçe kısırlaşıyor, her geçen gün kullanılan kelime sayısı azalıyor.

Aynı durum yazı dili için de geçerli. Sözgelimi, mutfakta kullandığımız tencere ve tabakların şekil, kullanıldığı yer ve büyüklüklerine göre hepsinin ayrı ayrı adı vardır ama günümüzde hepsine tabak ve tencere deyip geçiyoruz, çünkü her şey gibi onlar da birbirine benzemeye başladı. Bu kelimeler dilimizin zenginliği; en azından benim kitaplarımda yaşasınlar istiyorum.

Öykü adlarında bazen doğrudan bir türküden alıntı ya da onu çağrıştıracak bir başlık kullanmayı seviyorum. Türkülerimizin sözleri çok anlamlı, çok derindir; imge olarak baktığınızda da önünde şapka çıkarırsınız. Halkın dilinde olgunlaşmış ve nice anlamı barındıran söyleyişler de ilgimi çeker her zaman.

Yazdığınız metinlerin neredeyse hepsinde doğayı görüyoruz. Ağaçlar, kuşlar, mevsimler, bahçeler, güneş, yağmur, rüzgâr… Mutlaka kurgularınız doğaya bağlanıyor. Nedir bunun hikmeti diye sorsak neler söylersiniz?

Bulut Bulut Üstüne’de, “Sıra Bana Gelmiyor” öyküsünde, “…’seyyar satıcının önündeki domates kasasından gözlerini geri alıp yukarı çevirince, apartmanların gerisindeki azıcık, bir iki parçası kalmış tepenin güz bulutları altında kışa şimdiden teslim olmuş çıplaklığını gördü’ diye bir cümle zihnimde dolaşmaya başlayınca, bunu ancak bir yazarın düşüneceği de aklıma geliyor. Öyle ya, o gariban memur, ta neredeki tepeye niye baksın, hem baksa da görmez zaten; görse de, o tepeyi üşüten, üst üste binmiş suratsız bulutları fark etmez; tepenin, bahardan kalan otları kuruyup kendisini terk edince dımdızlak ortada kaldığını düşünmez. Bunları düşünürse ancak bir yazar düşünür. Gerçi her yazar da düşünmez bunları. Yazarların çoğu sanki bizi kuşatan bir doğa yokmuş gibi, yol kenarındaki ağaçlar yapraklarını dökmüyormuş, yağmur kendini göstermek ve bize sevdirmek için kılıktan kılığa girmiyormuş, hatta bazen ileri gidip edepsizlik yapmıyormuş gibi davranıyorlar. Ya o zavallı güvercinler, yuva yapacak yer bulamayıp balkonlarımızı, dahası evimizin içini kullanmak için çırpınıp duran güvercinler. Çatılara tüneyip, hiçe saydıkları zamanı bize de unutturmak istemiyorlar mı? Onların o kıpırtısız, donuk grilerine baktıkça zaman bizim için de anlamsız hale gelmiyor mu?” demiştim. Haklısınız, cümlelerimin bir ucu ne yapar eder doğaya bağlanır. Çünkü yağmur ve kar en güzel kitaplarda yağar; rüzgâr, bahçeler, deniz, toprak, bozkır, çiçekler en güzel halini kitaplarda bulur.

Yaşar Kemal‘in Çukurovası ne kadar güzeldir bir düşünsenize. Sait Faik “Son Kuşlar”da yazmıştır bunu: “Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük, sizin için kötü olacak. Benden hikâyesi.” Sait Faik‘in dediği günlere geldik galiba. Edebiyatta doğa unutuluyor, önemsenmiyor. Pencereden dışarı baktığınızda hiçbir şey görmüyor musunuz? 

Ethem Bey öykülerinizi okurken bir de terziler, sinemalar, trenler, eski model arabalar, kuşlar ve taklacı güvercinler çokça göze çarpıyor. Bu hususta neler söylersiniz? Aynı zamanda bomboş kasaba sokakları, çile çekmiş taşralılar, ıssız akşamlar… Aslında bu imgeler günümüz anlatılarında pek tercih edilmiyor. Ne dersiniz?

Kurmaya çalıştığım öykü evreninin içini dolduran şeyler bunlar. Anlattığım insanlar gibi kıyıda köşede kalmış, görmezden gelinmiş, unutulmuş unsurlar. Günümüz anlatılarında tercih edilmiyor olması belki de beni ayıran hususların başında geliyordur, bilmiyorum. Ben bunları görüyor ve anlatıyorum.

Bir ilçeden geçerken dikkat etmişsinizdir mutlaka, sokaklar, caddeler bomboştur, insansızdır. Çünkü herkes elindeki cep telefonunun ya da karşısındaki ekranın içinde, başka başka dünyalarda, başka başka hayatlarda kaybolmuştur.

Kadim metinlerden cümlelerle, türkülerle, anlatı geleneğimizden örneklerle, kutsal kitaplardan alıntılarla tahkim edilen öyküler yazıyorsunuz? Bunları öykü dilinde yeni bir arayış ya da özgün bir öykü dili kurma gayretleri olarak değerlendirebilir miyiz?

Geleneği önemserim ve yazdıklarımda becerebildiğimce onları modern alana taşımaya, yeniden anlama, anlamlandırma ve yoğurmaya çalışırım. Modern bir meddah yaratıp günümüz diliyle halk hikâyelerine eğilirim örneğin. Bulut Bulut Üstüne’deki “Bozulmayan Yazı” böyle bir öyküdür. Ya da divan şiirindeki bir edebî sanatı öykü sanatının içinde görme yollarını araştırırım, “Ata Binmiş Ali Ağa’yı Tahmis” öyküsünde olduğu gibi. Zira’daki “Kıymet” öyküsü gibi. Benzer şeyleri benzer biçimde anlatarak çoğaltmayı uygun bulmuyorum, daha doğrusu öyle yapmamaya çaba harcıyorum. Yazmak, keşfetmektir, arayıştır; yeni bir şey söylemektir. Ben de bunun peşindeyim.

Hayalle gerçek arasında yaşayan kahramanlarınız var. Ölmüş insanları bile konuşturuyorsunuz. Çocuk silueti, mazi, hüzün kendini çok hissettiriyor. Öykülerinizi okuduğumda öykünün bitmediği, devam edeceği gibi bir izlenime kapılıyorum. Bir de bir öyküdeki kahramanınızı, o, önceki öyküde bıraktığınız yerden alıp başka bir öyküde yaşatmaya devam ediyorsunuz. Bu hususta neler söylersiniz?

Hayat devam ediyor çünkü, bırakalım öyküler de devam etsin. Öykülerin ya da romanların okurun kafasında devam etmesi iyidir. Yazarın istediği de budur.

Öykü bize hayatın içindeki anlardan birini yakalamış ve göstermiştir; öncesi ve sonrası vardır ama artık o öykünün işi değildir.

Öykülerimdeki metinlerarasılık konusuna gelince: Kahramanlarımı severim ben. Onları unutmam. Onlar benim yarattığım hayali kasabada ve hayali mahallede yaşamlarını sürdürürler. İhtiyaç duyduğumda gidip bulurum onları önceki kitaplarımdan.

Örneğin, Dönüşsüz Yolculuklar Kitabı’nda Küp adlı bir karakter vardı. Önce Bulut Bulut Üstüne’deki “Ankara Hatları Vapuru”na sonra da Döngel Dünya’daki “Göğün Yenisi” öyküsüne konuk geldi. Küp, bir kuş hırsızıydı ve ona işim düşmüştü. Yine Bulut Bulut Üstüne’deki “Ata Binmiş Ali Ağa”nın Ali Ağası Zira’nın “Bir At Bindim Başı Yok”unda karşımıza çıktı. Aynı öyküde, Bozkırın Uzak Bahçeleri’nin “Minareden Düşeni Herkes Hatırlar”ındaki Minareci Memmet’i hatırladık.

Döngel Dünya adını verdiğiniz son öykü kitabınız Sait Faik Hikâye Armağanı (66.) kazandı. Neler hissediyorsunuz?

Önemli bir ödül bu, ağırlığı çok fazla, çünkü en önemli öykücümüzün adına veriliyor. Sait Faik adı, bu ödülü daha önce alanlar, seçici kurul düşünülünce ağırlığı daha da artıyor tabii.

Ethem Bey Yozgatlısınız. Anadolu’nun bozkırları… Bozkır çocuğu olmanın öykülerinizdeki izdüşümü nasıl?

Doğup büyüdüğüm ve içinde yaşadığım coğrafyayı yazmayı çalışıyorum. Doğayı, deniziyle ormanıyla, dağlarıyla ovalarıyla seven biri olarak bozkıra olan sevgim bir başkadır. Çıplak, düz, hiçbir şey yokmuş gibi görünür ama öyle değildir. Beni çeken de bu galiba. Gözün gördüğü o sakinlik içten içe, alttan alta kaynar. Görünenden çok görünmeyeni vardır. Keşfedilmeyi bekler, anlatılmayı bekler.

Dünya ve Türk edebiyatında severek okuduğunuz yazarlar ve kitaplardan ilk aklınıza gelenleri söyler misiniz?

Dünya edebiyatı denilince tabii ki klasikler. Cervantes’ten başlar Dostoyevski, Tolstoy, Proust, Marquez, Woolf, Faulkner, Kafka, Borges, Çehov, Raymond Carver vb. devam eder. Dilimize yeni çevrilen yazarlar oldukça liste uzuyor. Yüz Kitap’ın öykü çevirileri çok güzel örneğin.

Bize gelince: Tabii ki Sait Faik, Haldun Taner, Tanpınar, Oğuz Atay, Yusuf Atılgan, Tarık Buğra, Tomris Uyar, Füruzan, Selim İleri… Sonra Cemil Kavukçu, Kemal Varol, Abdullah Ataşçı, Behçet Çelik, Ayhan Geçgin, Murat Özyaşar, Menekşe Toprak, Jale Sancak, Zafer Doruk, İlhami Algör, Serkan Türk… Daha yenilerden, Polat Özlüoğlu, Taçlı Yazıcıoğlu, Şenay Eroğlu Aksoy, Murat Darılmaz, Özgür Çırak, Serkan Gezmen, Banu Özyürek, Gamze Arslan, Nihan Eren… Şairlerden, Cemal Süreya,  Edip Cansever, Turgut Uyar, Gülten Akın, Şükrü Erbaş, Hüseyin Ferhat, Haydar Ergülen, Beşir Sevim, Cevahir Bedel, Seyithan Kömürcü… Çok var. Sayamadıklarım kusuruma bakmasınlar.

Malum zor zamanlardayız. Koronavirüs… Uzun zamandır evlere hapsolduk, insanlarla aramıza mesafeler koyduk. Nasıl geçiyor bu süreç. Neler yapıyorsunuz? Neler söylersiniz?

Yeni hayat biçimine alışmaya çalışıyorum ben de herkes gibi. Söyleşileri, görüşmeleri internet üzerinden yapıyoruz. Benim bir öykü atölyem var, dersleri de ekrandan yapıyoruz. Ama dışarı çıkmayı, dostlarla buluşmayı özledim tabii. Yeni bir roman üzerinde çalışıyorum. Araya girmeye çalışan öyküler var. Bol bol okuyorum.

İlginiz için teşekkür ederim.

Biz teşekkür ederiz. 

Muaz ERGÜ

      • Ethem BARAN: 1962, Yozgat doğumlu. İlk ve ortaöğrenimini Yozgat’ta tamamladı. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Eğitim Yönetimi ve Planlaması Bölümü (1983) mezunu. Yüksek lisans çalışmasını aynı bölümde, güzel sanatlar eğitimi alanında tamamladı. Bir süre Gazi Üniversitesinde ders verdi. Ardından MEB Yayınlar Dairesi Başkanlığı tarafından çıkarılan Millî Eğitim dergisinde çalıştı. İlk desenleri ile öykülerini 1978 yılından itibaren Hisar dergisinde yayımlamaya başladı. Çeşitli dergilerde öykü, deneme ve eleştiri yazıları yayımladı. İlk öykü kitabı Sonrası Ayrılık 1991’de çıktı. Onu 1994’te yayımlanan Kurutulmuş Gül Mevsimi (Türkiye Yazarlar Birliği 1994 Hikâye Ödülü) izledi. Dönüşsüz Yolculuklar Kitabı (2005 Yunus Nadi Öykü Ödülü), Unuttuğum Bütün Akşamlar (2005), Bozkırın Uzak Bahçeleri (2006), Evlerimiz Poyraza Bakar (2009), Bulut Bulut Üstüne (2011), Zira (2015), Döngel Dünya (2019) (66. Sait Faik Hikâye Armağanı) adlı öykü kitapları ile Yarım (2008) ve Emanet Gölgeler Defteri (2013) adlı romanları vardır. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...