Nejla Arslan’la Hanımeli ve Körebe, Mor Sümbüllü Yıllar Ve Fulya Romanları Üzerine…

Nejla Hanım romanlarınızda özellikle “Mor Sümbüllü Yıllar”da hep doğaya, çiçeklere, ağaçlara, çam kokusuna, yeşile, dağlara özlem var. Baharı, çiçekleri, yemyeşil dağları anlatırken okuyucu kendini anlattıklarınız içinde hissediyor. Aynı zamanda ince, tatlı, bahar yeli gibi yumuşacık bir hüzün de akıyor cümlelerinizden yüreğimize. Nedir bu özlem ve hüznün varlık sebebi?

Mor dağların eteklerindeki mor ağaçların aksi yansır göle. Mor çiçekler açar. Bu kadar güzel olan doğada 15 yaşındaki kızların normalde bu güzelliğin, bu doğanın keyfini çıkarmaları gerekir. Kızlar o kadar yalnızdır ki sığınacak, teselli olacak bir kucak ararlar. Ama yoktur. Doğaya sarılıp sığınırlar. Acılarını dağlara, dağlardaki çiçeklere haykırırlar. İtilmişliklerinin derecesi o kadar büyüktür.

“Mor Sümbüllü Yıllar”ı yazarken o dağlarda açan çiçeklerin kokusunu duydum, o kokuyu içime çektim. Eşe Hatun’un saçlarından süzülen yağmurlarla ıslandım. Yazarken romanın içine girince okuyucu aynı şekilde kendini orada kahramanlardan biri gibi hissediyor. Acıya bir ilaç lazım, o ilaç gelincikler, meltemler olmak zorunda. Hiç bir insan kendini doğanın bir parçası olarak görecek kadar toplum tarafından dışlanmamalı. Bunun altını çizmenin tek yoluydu çirkinliklerin içindeki güzellikler. Doğanın insan üzerinde muazzam bir etkisi olduğu yadsınamaz. Eğer bağırıyorsan kimse seni duymuyorsa bir duyan olacaktır. Ağaçlar, rüzgârlar, çiçekler, poyrazlar duyacaktır. Bir meltem eser Güllü’nün acıdan delirmiş yüzünü sever. O meltem aslında olması gereken insan elini temsil eder. Doğa, İnsani değerleri olması gereken insan elidir dağlarda.

Kırsalda doğan her çocuk doğanın uzantısıdır. Buğday ve arpa tarlalarının içinde kaybolur. Dut, erik ağacının dallarından biridir. Çünkü çocuğun oyun alanı doğadır. Sonsuz bir özgürlük alanıdır kırlar. Çocuk mutsuzluğu bilmez, yediği tokadı biraz ağladıktan sonra unutur. Koşar yine oyunlarına dalar. Saftır çocukluk. Kini bilmez. Masumdur kalbi, gülen gözleri solsa da unutur. Ancak çocuk büyüdükçe kendine anne baba olur. İçindeki çocuğun hiç susmayan feryatlarını duyar. Büyüdükçe çocukluğundan kalan travmaların izleri seçimlerini belirler.

Çocukluk ve kırlarda, kırsalda mor… Çocukluk masumiyeti mi çağrıştırıyor? Mor, mor sümbül neyi simgeliyor?

Mor aşkı temsil eder. Özel bir renktir kız çocuklarında. Kırsalda mor başka bir hayatın hayalidir. Dağların mor rengi kalplerinde büyür. Mor renkte bir elbise giymez kızlar. Kırmızı, pembe giyer. Mor hayallerdir, mor çiçeklerdir, mor umutlardır.

Mor: Aşkı,

Sümbül: Hasreti temsil eder. Kavuşulmayan aşktır mor sümbüller. Ömür boyu kalbinde hasrettir o aşka… O aşkı platonik bir duyguyla içinde yaşatır.

Romanlarınızda aynı zamanda taşrada yaşayan kadınların karşılaştıkları zorlukları, dezavantajları işliyorsunuz. Bu olumsuzluklardan bahseder misiniz?

Evet romanlarda ayrıntılı bir şekilde işlediğim doğrudur. Örneğim “Hanımeli Ve Körebe” de Sevinç, Nehir, Gülden karakterleri üzerinden kırsalda kadın olmayı işledim. Kadınların ekonomik özgürlüğünün olması bile işe yaramıyor. Geleneksel feodal kültür kadını yok sayar. Bu kadınlardan farkı vardır Sevinç’in. Dayatılan anlayışı hiçe sayar ve bedelini de öder. Her ne kadar 12 Eylül dönemini anlatsa da o dönemi bir bütün olarak fotoğraf karesine alır. O dönemde kullanılan  her alet edevat oturmuştur romanın içine. Aranan genç bir kadındır Sevinç. Bedeli ağır öder.

Ne beklediği adam sandığı adamdır ne de toplum eski toplumdur. Ağır bir bedel ödetir feodalite. Çünkü aranan bir adamla aranırken evlenmiştir. Her ne kadar feodal yapının tarih itibarıyla 60 yıl kadar geriye giderek kadın hikâyelerine yer vermiş olsam da nasırlarına bastığım  çevrede romanı yerden yere vurarak zihniyetlerinin değişmediğini vurgulamıştır. İşte feodalite budur. Şalvarı çıkarıp takım elbiseyi giyse de egemen güç acınası bir mantıkla savunmaya geçmiştir. Bir başka romanda bu mantığı mutlaka işleyeceğim.

“Hanımeli ve Körebe”nin içeriğine bakacak olursak en az on tane roman çıkar. Bir dönemi anlatmak çok yıpratıcıydı.

“Mor Sümbüllü Yıllar” romanında köyün muhtarı var. Muhtar parayı, gücü, erki temsil ediyor. Bir de yoksul, feodal ilişkiler ağında sürünen, yaşamın asgari gereklerini bile karşılamayan köylüler. Bu aynı zaman ve mekânda iki ayrı ucu konu edinmeniz sebepleri hakkında neler söylersiniz?

Kadına yasaların verdiği hakları toplumsal kültür kadına hak olarak tanımıyorsa orada mutlak bir feodal otoritenin varlığından bahsedebiliriz. Zıtların birliğidir, “Mor Sümbüllü Yıllar”da muhtar ve tacize uğrayan kadınlara değinecek olursak:

 Zıtlar değişimi sağlar, zıtlar, yeni bir yaşam doğurur.

15 yaşında bir kız çocuğu ailesi tarafından bir eşya olduğu varsayılarak, kilerdeki un sandığının ayaklarına zincirle düğün gününe kadar bağlanıyorsa yasa uygulayıcı kulağını kapatıyordur. Tecavüze uğrayan kadınların tecavüzcüsüyle evlendirilmesini tartıştı bu toplum. Kadın yüzyıllar  boyu birilerinin canlı bir eşyasıydı. O eşya sayılan kuşak bugün 65 yaşlara gelmişken umarım bu anlayışın son kuşağı olurlar.

Nejla Hanım Sevinç, Fulya, Güllü, Eşe Hatun gibi roman kahramanlarınız sahipsiz kalmanın acısını, sıcak bir yuvanın özlemini yaşıyorlar her zaman. Mutsuzluğa sürüklenmiş kızlar, zorla evlendirilip sevdiğine varmayanlar ya da sevdiğini alamayanlar… Aynı zamanda bu roman kahramanlarınız el ele vererek, birbirlerine tutunarak ayakta kalmayı da başarıyorlar. Ne dersiniz, nasıl açıklarınız bu kurgusallığı?

Romanlarımda aşk en az işlenen konu aslında. Kadın haklarını aşk üzerinden işleriz. Aslında anlattığım başka toplumsal sorunlardır. Kahramanlar güçlü kişiliklerdir. Burada verilen mesaj altta yatar. Kadın teslimiyetçi değil güçlü olmak zorundadır. Değişim güçlü kişilerin işidir. Toplum çok dengeli çok adil, çok sevgi dolu da biz mi aksini yazıyoruz! Değil. Her çocuğun arka bahçesi çocukluğudur. Güçlü kadınları aile, toplum aykırı olduğu için dışlar. O güçlü kadınlar birbirine dokunur, birbirine aile olur. Küçük bir dokunuşla yaşamları değişebilir. Toplumun empati yapması gerek. Mutluluğun romanı olmaz ki tek kelimeyle bitirirsin. Ben bağırıyorum öyle çok bağırıyorum ki sesim kısılıyor. Her romanda bağırmaya devam edeceğim.

İnsanlar sosyal statülerine göre gruplaşıyorlar. Sosyal statüye bir alt yapıdaki giremez, almazlar.

Bu kadınlara genelde kimse el uzatmaz. El uzatıldığında neler olacağını yazıyorum ben. Çok basit bir şekilde böyle açıklayabilirim.

İnsanlar bunu yapıyor mu? Evet, yapıyor çoğu kez. Oysa bunu yapması gereken kurumlardır, kurumlar kadınları, çocukları korumalı. Dayak yiyen kadınlar daha sonra öldürülüyor. Kadının gidecek yeri, işleyecek işi yok. Ailesinin desteğini aşıyor bu durum. Kızının çocuklarına bakacak durumda olmuyorlar. Böyle kadınlara örneğin kendisi gibi yaşayan kadınlar yardım ediyor, destek oluyorlar. Biz toplum olarak sevemiyoruz aslında, sevmeyi bilmiyoruz.

“Ses insanın içini üşütür mü?” diye soruyor romanınızda Eşe Hatun. Nejla Hanım, ses insanın içini üşütür mü gerçekten?

Ses insanın içini öyle bir üşütür ki! Buzullardan kopan buzlarda üşür yüreğin, yalpalarsın, aklın döner öyle bir döner ki eriyen buzların içinde boğulursun. Yumuşacık bir tınıyla  ‘canım’ diyen o seste kuşlar bahar dallarında uçar, ırmaklar çağılar, güller bülbüle dal olur, sevgi ses olur, o ses aşk olur.

Ses öyle bir üşütür ki yüzyıllık bir yol olur arası. Düşman olur tınısı, kör bir gecede canını  almış katilin olur sesi…

Nejla Hanım sizi etkileyen romancı ve öykücüler kimler desek ne cevap veririsiniz?

Anlatıma bakıyorum ben, isme değil. Anlatım çok iyiyse hasedimden çatlarım. Hırslanırım. Sonra hayran olurum. Onu döner döner okur, saygı duyar sonra onu çok severim. Böyle çok yazar var. Tabii ki klasikler! Dönemine göre değerlendiriyorum okuduğumu. İsim vermeyeceğim. Tüm yazarları zevkle okudum. Şimdi beşinci romanı yazıyorum. Yazarken okumuyorum. Anlatımım etkilensin istemiyorum. Biraz ukalalık olacak ama kendi kalemimi seviyorum çünkü. 

Yeni dönem öykücü ve romancılardan kimleri okuyorsunuz? Takip ettiğiniz öykücü ve romancılar?

Yeni çıkan kitapları doğal olarak alıyorum. Yazarın diline bakıyorum. Anlatımı önemli benim için. Şunu söylemeliyim. Gereksiz uzatmalar kullanan yazarları okumuyorum.

Bir şair var. Bektaş Kandemir. 2000’den fazla şiiri var. Ama şiirleri kitaplaştırmıyor. Onun şiirlerini çok seviyorum. Muzaffer Oruçoglu‘nun kalemini çok beğeniyorum. Öykülerindeki dil, derinlik etkileyici.

Öykü ve roman yazmaya yeni başlayanlar için tavsiye ve uyarılarınız nelerdir?

Yeni yazmaya başlayan arkadaşlar yazdıklarını birden fazla kişiye okutsunlar. Edebî derinliği olan yazarlar çıkacaktır aralarından. Eleştiri karşısında defteri kapatmasınlar. Çünkü o defter kapanmaz. Mutlaka çok yazsın ve çok okusunlar. Yazmayı asla bırakmasın. Mutlaka başaracaklardır.

Romanlardaki kahramanları toplumun içinden seçiyorum. İşimin gereği her sınıftan kadınla uzun sohbetler ettik. İçimden her sohbette bir öykü yazdım. Toplumun görmezden geldiği o ince detaylar, ince hüzünler, yalnızlıklar aslında toplumun yaşadığı ayrıntılardı. Biraz romantik bir pencereden bakıyorum, biraz gerçekçi ikisini harmanlıyorum, acı ağır basıyor. Ülkemin kadınları gibi romanlarım. Hissettiğin ama kendi bilinçaltına ittiğin minik sızıların açtığı anlık dalgınlıkları alıyorum ondan. O roman oluyor. Çok iyi gözlemek gerekiyor. Biraz o duygularla yanıyor içim, sızlıyor hatta… Sonra o ben oluyorum yazarken.

Yayımlanan son romanım “Fulya” böyle bir gözlemin ürünü.

Henüz dosya halinde beklettiğim son romanda kırsal bölge yok. Şiirsel bir dille yazdım onu. Yazarken klasik müzik dinledim on ay boyunca. Herkesin zevkle okuyacağı akıcı bir dil kullandım. Kırsaldan uzaklaşıp şehrin kaymak tabakasındaki kadınlarla buluştu kalemim.

Şimdi gerçek bir kır romanı yazıyorum. O romanda kurtarıcılar yok. İnsanlara mesajım yok. Dostlar yok. Yalın bir gerçek yakın bir acı, yalın bir bozkır var. Umut vermiyor roman. Umutsuzluk da vermiyor. Gerçeği tanımlıyor. Okuması zor bir roman olacak. Yazması çok zor da oradan biliyorum.

Ben biriktirdiğim romanları bırakayım geriye. Daha anlatacak çok sözüm var, bağıracak çok hikâyelerim!

Şimdi yazmakta olduğum bu roman kadınların son serisi olacak.

Ben kadınlardan çok çocukları yazdım. Umarım arkadan gelen bu güzel kuşak yazarlara ve bizden sonrakilere kadın ve çocukları yazdırmaz.

Bir ülkede önce çocuklar, sonra kadınlar gülerse evren güler.

Teşekkür ediyorum.

Biz teşekkür ederiz Nejla Hanım

Muaz ERGÜ

Nejla Arslan

1960 Afşin’in Berçenek köyünde doğdu. Babasının öğretmen olması nedeniyle çocukluğu farklı köylerde ve illerde geçti. Ortaokulu Afşin’de okudu. K. Maraş Öğretmen Lisesi Ve Eğitim Enstitüsü’den 1978- 1979 yıllarında mezun oldu. Foster Wheeler şirketinde satınalma ve mühendislik bölümünde memur olarak çalıştı. 1980’de evlendi. 1988 yılında Bandırma’ya yerleşerek ayakkabı üzerine çalıştığı bir işyeri açtı. İşyerini 2001 krizinde kapatarak İstanbul’a taşındı. 2004 yılında memleketi Afşin’e döndü.

İki çocuk annesi. İlk öyküsünü on beş yaşında yazdı. İki arkadaşın birbirine olan özlemini anlatıyordu. O öykü kayıp. İkinci öyküsü ülkenin siyasi haritasından etkilenerek yazdığı “Anaların Bekleyişi” adındaki öyküdür ve hayatında bir travmaya neden olmuştur. Okulun duvar gazetesi için yazıp edebiyat öğretmenine vermiş. Edebiyat öğretmeni: “Bir daha böyle tehlikeli şeyler yazma.” demiş. Uzun süre bir daha yazmamış. 1990 yıllarında “Hanımeli ve Körebe”yi yazmış, yaklaşık elli sayfa… Öyle bırakmış. Bir şeyler eksikti diyor. Aradan yıllar geçer ve aynı romanı yeniden yazar. 416 sayfa roman 2019 yılında Ozan Yayınları tarafından yayınlanır. Arkasından yine aynı yayınevinden aynı yıl içinde “Mor Sümbüllü Yıllar” yayınlanır. 2021 yılında “Fulya” romanı da Klaros Yayınevi tarafından yayınlanır.

Yarpuz Edebiyat Dergisinde, Edebiyat Bahçesi wep sitesinde öyküleri yayınlanır. Öykü yazmayı asıl alanı olarak görmüyor. “Eğlenmek için öykü yazarım, bulmaca çözmek gibi gelir bana” diyor. Yayına hazır bir roman dosyası bekliyor. Pandemiden dolayı basımı ertelenmiş. Şimdi yeni bir roman yazıyor. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir