Ahmet Bayraktar’ın Yeni İlmihali

Muaz Ergü Ahi Evran Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Fıkıh Ana Bilim Dalı’nda öğretim üyesi Ahmet Bayraktar’la yeni çıkan kitabı “Yeni İlmihal” kitabı merkezli bir söyleşi yaptı. Okuyucularımızın dikkatine sunuyoruz.

Neden ilmihal, Neden “Yeni İlmihal”?

Neden ilmihal ismini tercih ettim:

Birinci sebebi insanların bu kelimeye aşina olması ve ihtiyaç anında eline aldığı bir kitabın, kökü, birikimi anlatması, aktarması.

İkinci ve daha da önemli sebebi kitabın ihtiva ettiği konuların ilmihal kitaplarında aktarılması.

Yeni ismini önüne koymamın nedeni de geleneksel ilmihal anlatımının eksik bıraktığı, toplumun bu eksikliği bugüne dek farklı mecralardan temin ettiği/edemediği/etmediği/etmek istemediği neden/niçin sorusu ekseninde kurgulanması.

Benim yaşadığım ve tecrübe ettiğim toplumda gençlerin bana sordukları, benim gençken kendime sorduğum soruları benim tatmin olacağım şekilde cevaplayan kitaplara rasgelmedim. Ben de kendi sorularımın başkaları tarafından da sorulduğunu fark edince bunun yazılmasının gerekli olduğuna kanaat getirdim ve “Yeni İlmihal” isimli kitabın iman ve ibadetlere dair kısmını yazdım. Şimdilerde aile ile ilgili ikinci bir kitabı hazırlıyorum “Yeni İlmihal Aile” olarak isimlenecek sonrasında ticaret ve talep edilen hususlarda bir seri olacak. Yazdığım ilmihalin günümüz insanına onun diliyle konuşan, onun sorunlarını anlayabileceği şekilde çöz[ümley]en metinler olmasına gayret ediyorum.

Ahmet Bayraktar

Hocam klasik dönemlerin fıkıh anlayışıyla modern dönemler fıkıh anlayışı konusunda neler söylersiniz? Zihniyet bağlamında var mı farklar?

Her dönemin ihtiyaçları, algısı, ifadesi farklı olduğu için her dönem kendi fıkhını talep eder, besler, üretir.

Fakih, bu ihtiyacı tespit edebildiği ve toplumun talep ettiği -edebileceği- etmenin aklına gelemeyeceği özgürlükleri üretebildiği, bazen de toplumun istemediği kısıtları üretebildiği ölçüde görevini yapar.

Dolayısıyla günümüz toplumu, klasik fıkhın üretildiği toplumdan neredeyse tamamen ayrışıyor. Hangi açıdan diyeceksiniz? Öncelikle üretim ve tüketim algısı üzerinden ki bu her değişimin de ana nedeni.

Bizim konfora düşkünlüğümüz, hazır tüketmeye meylimiz, daha teknolojik araçlar oyuncaklar edinme merakımız, daha yeni araba, daha geniş bir ev alma arzumuz bizim dine, dindara, âlime bakışımızı değiştiriyor. Bu da tercihe dayalı değil zorunlu bir değişim.

Doğadan çekilmiş, başını kaldırdığında beton gören bir insana, çocuğa, topluma insanı ve Allah’ı klasik deliller ve hükümlerle anlatamazsınız çünkü anlamaz. Sizi iter ya da sizden uzaklaşır. Eski kafalısınızdır artık onun zihninde.

Doğal ve fıtrata aykırı yetişmiş bir neslin normu ve fıtratı da değişecektir haliyle. Ona alıştığınız normalden değil anlayabileceği normlar üzerinden delillendirme yapmanız gerekir. Aynı hükmü verecek olsanız bile kullandığınız usul, yöntem değişmelidir. A şehrinden B’ye giderken dün deve ve at kullanıyorken bugün otobüs ve otomobil, tepe dağ yerine otoyol kullanıyoruz. Dolayısıyla bin sene önce yaşamış ve ölmüş birinin aklıyla bu toplumda yetişmiş insanlara herhangi bir değer benimsetmeniz mümkün değil. Tekrar çadırda yaşamaya atla seyahate ikna edebilirseniz o ayrı tabi.

Anladığım kadarıyla din ve felsefenin çatıştırılması taraftarı değilsiniz. İslam düşüncesinin ilk dönemlerinden beri bu iki disiplin derin çizgilerle ayrıştırılıyor. Gerçi az sayıda âlim, düşünür bunları yan yana getirmek için çaba göstermişler. Ama baskın anlayış karşısında çok cılız kalan bir çaba olmuş hep. Bu iki disiplini makul ve meşru sınırlara çekip buluşturmak mümkün mü? Nasıl olur? Neler söylersiniz?

Benim okuduğum metinler, peygamberler tarihi vb. kitaplardan anladığım şey şu: Allah’ın insanoğlundan tek bir talebi var “haddi aşma”. “Âdem sen ve eşin cennete yerleşin fakat şu ağaca yaklaşmayın o zaman zalimlerden olursunuz” ayeti bize, bütün insanlığa bu mesajı veriyor. Bu mesajı temel almadan İslam’ın tarihini 610’dan başlatmanın ceremesini Arap örfünü, âdetini din olarak benimsemeye, bütün toplumlara bunu dikteye götürebiliriz ki bugün, bunu yapan milyonlardan nefret eden milyonlar var.

Felsefe tam da bu noktada neyin Allah’ın muradı olduğunu -olabileceğini-olamayacağını anlamada fıkıh usulü ilminin içerisinde bize aktarılıyor manen. Hatta Gazzali -bazen kendisi koyduğu kurala riayet etmese de- mantığın fıkıh usulünün öncelikli konusu olması gerektiğini ifade edip, fıkıh usulü kitaplarında mantık kaidelerini zikrediyor.

Buradaki çatışmanın faili kurumlar değil, kurumları temsil iddiasındaki âlimler/cahiller olmuştur. Toplumun bazen felsefeden çoğu kez dinden yana tavır alması, bazı âlimlerin toplum nezdinde itibar kazanmak için felsefeyi kötülemeye götürmüştür. Toplumun iktidarı, iktidarın da eğitim ve bilimi biçimlendirme hırsı, bazen de ulemanın farklı inandığı halde kendisine ümeradan zarar gelmesini engellemek için inandığından farklı söylemleri, bu iki yüzlülüğü nefisleri nezdinde meşrulaştırmış.

Netice olarak çok net ifade edebilirim ki ben, benim zihnimde felsefe ve dinin çatıştığına şahit olmadım. Benim kendimle çatıştığım çok mesele oldu, oluyor da fakat bu çatışmanın faili benim, ben bu iki kurumun ürettiği verileri anlayıp uzlaştırabiliyorsam başkaları da çok rahat bunu yapabilir.

Dinin kaynağı Allah, aynı zamanda aklın ve her şeyin yaratıcısı ise farklı bir sonuç beklemek akıl ve dinin iki farklı yaratıcı tarafından yaratıldığı sonucunu doğurur ki bu düşünceye Rabbimiz şirk diyor. Tevhid, her şeyden önce varlığı tekil hakikat üzerinden algılama ve anlayabilme kabiliyetidir bence.

Ahmet Bey son dönemlerin moda kavramları deizm, ateizm. Bilen bilmeyen herkesin ağzında sakız bu kavramlar. Deizm ne, ateizm ne? Ülkemizde gençlerin deizme kaydığı doğru mu? Bu bir şehir efsanesi mi yoksa?

Başkasından önce ben kendi inancımı sorguladım hep. Allah gerçekten var mı, ya yoksa ya bizi kandırıyorlarsa, ya Kuran ile bizi kandırmışlarsa gibi soruları zamanında ben kendime sormuştum.

Bu ve benzeri soruların gençler arasında sorulduğuna da şahit oldum. Arkadaşlarım, öğrencilerim, onların arkadaşları şeklinde genişleyen bir kitle beni biteviye bu tür sorularla muhatap ediyordu. Bu nedenle us serisi adını verdiğim düşünme ve inanç biçimlerinin gelişimini ve sorgulamalarını içeren bir kitap serisi hazırladım ve “Ateizmus 1” i yayınladım.

Onun öncesinde sosyal medyada ateizmus sayfasını kurup birçok insanla iletişim kurdum. Bunların arasında dikkatimi çeken husus seküler bireyler kadar dindarların da çocuklarında bu tür düşüncelerin yaygın oluşu ve ebeveynlerin bu durumu çoğunlukla fark edemeyişi oldu. Fark edebilenler ise soruları cevaplayamıyordu.

“Yeni İlmihal” serisinde biraz da bugünün insanlarının zihninde kuluçkaya yatan ve cevaplanmadığı için aşırı büyüyen durumları sorgulamaya anlatmaya çalıştım/çalışıyorum Ateizm ya da deizm birer şehir efsanesi değil hülasa. Bu toplumun acı bir gerçeği ki MAK Danışmanlık’ın araştırmasında da bu teyit edildi. Yüzde 4 kendini ateist olarak tanımladı bu araştırmada. Ki bu oran yüzde 1’di öncekinde. Ateist sayısının miktar ve oranındaki artışının belki en önemli nedeni de bence piyasa dindarlığını baskılayan anlatımların saçmalık ve hurafelerle dolu olması.

Ateizm ve deizmi kısaca tanımlarsak, tanrısızlığı düşünmeye ateizm, Tanrı’dan başka herhangi bir dini sembol kurum olmadığını savunan düşünceye de deizm diyoruz. Bu fikirlerin de diğerleri gibi haklı ve haksız dayanakları var.

Toplumca norm ve otorite kabul edilen bütün değerler gibi dine de tepkili bir topluluk olabilir. Bu insanlara baktığımızda -ki ben bilfiil bu insanlarla iletişim halindeydim bir müddet- çoğunun dine değil, dinin görünümlerine tepkili olduklarını görmekteyim.

Ateistler birçok açıdan deistlerden daha tutarlılar. Çünkü Allah’ın varlığını ve mahiyetini bize ifade eden peygamberler. Peygambere inanmadan Allah’a inanmanın imkânı sıfıra yakın. Kendi aklettiğiniz bir gücü tanrılaştırıp ona inanmak ile Allah’a inanmak birbirinden farklı eylemler siz de takdir edersiniz ki.

Lise ve üniversite gençliği arasında deizm ve ateizmin yaygınlaşmasını ve yayılmasını ben tehlikeli değil aksine sahih ve halis İslam’ın geleceği açısından olumlu görüyorum. Peygamberlerin öncelikli davası, insanların inandıkları saçmalıkları terk etmeleriydi. Ateistler de “Lâ ilâhe” kısmını tasdikleyerek birilerinin kendini cennete götüreceğini zanneden klasik şirk düşüncesine bulaşmayacaklarının garantilerini veriyor. Bu açıdan ateizm bugünün dünyasında tevhid için önemli bir adım. Ateistler bizim de tasvip etmediğimiz din adına piyasayı boğan durum, oluş ve eylemlere tepki ile dinden uzaklaşarak yaygın çirkinliklere yüz çevirip -ki haniflik diyor buna Kur’an- hak dine yaklaşıyorlar. Toplumun dini haktan uzaklaştıysa burada suçu haksızlığın kaynağı din istismarcısı menfaat gruplarına isnat etmeliyiz, ateistlere ya da deistlere değil.

Hocam din sadece ritüellerle sınırlı alan mı? Din denince sizce ne anlamalıyız?

Bir önceki soruya bağlayıp devam edeyim. “Haddi aşma” evrensel dinin öncelikli emridir. Âdem’in dininin de İslam olduğunu kabul ettiğimize göre bu bizim öğretimizle çelişmiyor, kutsal metnimiz Kur’ân-ı Kerim de bunu ifade ediyor.

Ritüeller, haddi aşmış, aşan, aşacağı bilinen insanoğlunu fıtri sınırlarına çeken uygulamalar. “Yeni İlmihal” de ibadetlerin bu vasfına dikkat çekiyor ve anlatımını, kurgusunu bunun üzerinden yapıyor. Ritüellerin temelinde yatan bizim haddi aşmaya meyyal yapımız, onları tavsiyenin nedeni de bizim hadd aşan taraflarımızı yontması.

Hocam son günlerde sıkça konuşulan bir mevzu da din ve ahlak. Bir tarafta  din olmadan ahlak olmaz, ahlakın kaynağı dindir diyen anlayış diğer yanda ahlak için dine gerek yok diyen anlayış. Bu husus hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu soruyu bazı risklerini alarak cevaplıyorum. Toplumların dinden anladığı ile Allah’ın anlattığı din tarih boyunca hep çatışmış. Nuh’un inatçı kavmi aşırı dindardı örneğin. Nuh onlara Allah’a inanın derken esas kastı Allah adına inandığınız yardımcıları bırakın idi. Peygamberimizin mücadelesine de baktığımızda aynısını ve fazlasını görüyoruz.

Dinler tarihçileri ve arkeologlara baktığımızda hepsinin ortak ifadesi şu: Dinsiz bir toplum yok. Herkes dindar ise neden peygamberler gönderildi sorusunun cevabı burada.

Allah’ın gayesi amacı bir din ihdas etmek değil, insanların ihdas ettikleri, bozdukları, tahrif ettikleri, kendilerinin yazıp inandıkları metinler üzerinden ilerleyen bir dindarlığın anlamsızlığı, işlevsizliği ve zulme açtığı kapıyı kapatmak, bu gidişatı engellemek.

Kuran’ın bize anlattığı, tarihin bize aktardığı bir hakikat var: 7.yy’da tarih Hicaz’dan başlayan bir hareketle evrilmiş. Kur’an’ı inkâr edebilirsiniz ama bu tarihi hakikat orada sizi bekler.

Peygamberimizin hadislerinde, hayatında -sünnetinde- gördüğümüz baskın unsur “ahlak”tır. Din o toplumun yabancısı olduğu bir kurum, olgu değildi ve hiçbir zaman da olmamıştı. Tam aksine bozulmuş bir din sayesinde elde ettikleri senede milyar dolar tutan gelirleri vardı.

Ebu Cehil’in Peygamberimize itirafını hatırlayalım: “Ey Muhammed biliyorum senin anlattıkların doğru fakat bunları uygularsam Kureyş aç kalır.” Mesele hiçbir zaman bizim maneviyat diye anladığımız din olmamıştır dolayısıyla.

İnsanlar din namına bazı metinlerin, cümlelerin, inançların doğruluğuna inandırılmış. Bu inançlar nesiller boyunca farklı kurumlara evrilmiş ve toplumun ihdas ettiği kurumlar, kurullar ayrıcalıklı sınıflar, insanlar, metinler oluşturmuş. Bunlar da çoğunluğun canını acıtan zulümlere meşruiyyet kazandırmış.

Allah zulmün meşrulaşmasını istemediği için peygamberler göndermiş. Bütün peygamber toplumlarının ortak özelliği de zulmü ve zalimi meşru norm olması gereken kabul etmeleri. Dolayısıyla dinin görünümleri çoğunlukla insanın tahrifine maruz kaldığından Allah akıl-ahlak bahşeden dosdoğru din ile bozulmuş dinleri tecdit etmiş, yenilemiş, bozuk dinleri eski mükemmel haline, adalet, akıl, ahlak üreten ve koruyan formuna dönüştürmüştür.

Son cümle yerine geçecekse şunu söylemeliyiz. Ahlak o kadar geniş ve kapsamlıdır ki Allah dâhi kendini onunla vasfetmiştir. Allah sözünden dönmez, O kendisine sevgiyi ilke edinmiştir gibi ayetler, Allah’ın başına buyruk, ne yapacağı belli olmayan, kontrolden çıkmış bir canavar değil, ilkeleri ve normları olan, bir söz verdiğinde tutan ve onun hilafına asla davranmayacağını garanti eden, kendi iradesiyle kendi gücünü kontrol eden bir varlık olarak anlatır. Onun isimlerinden birisi el-mümin yani güven veren, sözünde durandır. Kur’an’daki bütün emir ve yasakların tevhid, akıl, adalet, ahlak ve fıtratı inşa, ikâme ve ibka için indiğini zaten yeni ilmihalde açıklamaya çalıştım.  

Hocam teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

Muaz ERGÜ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...