“Aile, İnsan ve Toplum Arasındaki Köprüdür”

Sosyolog Prof. Dr. Beylü Dikeçligil Hocamızla aile merkezli bir söyleşi gerçekleştirdik. Aile, modernizmle birlikte ailede değişimler, Türk Ailesi, boşanmalar, kadın cinayetleri ve daha bir çok konuda Hocamız ufuk açıcı değerlendirmeler yaptı. Bütün yoğunluğuna rağmen bizlere vakit ayırma nezaketinde bulundu. Teşekkür ediyoruz kendisine.

Beylü Hocam akademik alanda çalıştığınız konuların başında sosyal bilimler metodolojisi, kültür, sosyal değişim ve aile geliyor. Çok kıymetli kitap, makale ve konferanslarınız var. Dünya hızlı, yoğun bir değişim ve dönüşüm içerisinde. Ailedeki değişimleri anlayabilmek için önce modernleşme sürecini anlamak gerektiğini söylüyorsunuz.  Açıklayabilir misiniz?

“Küreselleşme yaşanıyorken neden modernleşme?” diye bir soru akla gelebilir. Aslında küreselleşme, sanayileşme ile başlayan modernleşmenin değişen şartlara göre revize edilmiş yeni yüzü. Bu yüzden modernleşme önemini hiç kaybetmedi.1989 yılında Berlin duvarını yıkılışından bu yana, küreselleşme modernleşmenin ulaşamadığı noktalara kadar giren bir değişim süreci olmuştur. Modernleşme dediğimizde daha çok kültür, küreselleşme dediğimizde de ekonomi ve teknoloji ön plana çıkıyor. Her ikisi de modern Batı medeniyetinin, aslında kapitalizmin dünya hâkimiyetini sağlayan süreçler.

Modernleşme; toplumların kültürel-bilişsel anlam kodlarında ve davranış normlarında sarsıcı dönüşümleri de beraberinde getirdi. Bu yüzden ailenin de bu hengâmenin dışında kalabilmesi mümkün değil. Ancak ailedeki değişimi ele almadan önce modernleşmenin üç önemli özelliğinin altını çizelim.

Batıda başlayan ve tüm batı-dışı toplumları kuşatan modernleşme; her şeyden önce zorlayıcı bir değişimdir. Bu tür değişim, antropolojide ‘zorla kültürleme’ olarak adlandırılıyor. Modernizm muhatabını örtülü ve açık şekilde bir baskıya ve zorlamaya maruz bırakır. İkincisi, insanın ve toplumun tüm hayat alanlarını dıştan ve içten kuşatır. Yani sadece maddi kültürü değil, bilişsel ve davranışsal kültürü de kapsar. Bu ikisinin  sonucu olarak modernleşme, tüm batı-dışı toplumlarda ve antropolojinin inceleme konusu olan yerel kültürlerde derin bir travmaya neden olmuştur.

Oysa batı ülkeleri için modernleşme, kendi tarihsel-kültürel süreci içinde ekonomi, siyaset, bilim ve  teknolojinin desteğinde oluşan ve  kültür ve sanat ile yakından bağlantılı doğal bir oluşumdur. Batı-dışı her kültür için ise travmatik bir deneyimdir. Bu travmanın yarattığı alt üst oluştan henüz kurtulabilmiş bir toplum ve bir topluluk da yok! Ana hatları ile çizersek durum böyle…

Ne var ki, bu belayı başımıza kim sardı diye yapılan tartışmaların bir faydası da yok! Gerçekliğin içinde saklı olan hakikati görebilmek ve dermanı bulabilmek için öncelikle günah keçisi aramayı bırakmak gerekiyor. Tıpkı kişinin önce iğneyi kendisine batırması gibi, ilkin “Bu sürece nasıl dâhil olduk ve neler yaptık?” sorusunu sormalıyız. Nasıl bir kişinin ‘başına gelenlerden çok, başına gelenlere karşı ne yaptığı’ önemli ise, aynı şey toplumlar için de geçerlidir. Osmanlı ile başlayan modernleşme, içten içe çöken Osmanlı için kaçınılmaz bir süreç oldu. Cumhuriyet de, bazı uygulamalarda aşırıya kaçılmış olsa da, modernleşmeyi sürdürmek zorundaydı. Nasıl ki Küba, Kuzey Kore hariç, küreselleşmenin dışında hiç bir ülke kalamadıysa, modernleşmenin de öyle. Yıllar öncesinde “Dünya Modernleşme Diyerek Dönüyor” başlıklı bir makale yazmıştım. Ve “Kimsenin durdurun dünyayı inecek var!” diyecek hali yok! Bunları; iyi-kötü, doğru-yanlış değerlendirmesi yapmadan söylüyoruz. Duygusal ve ideolojik tepkiler vermek yerine ilk soru, “Biz nerelerde hangi yanlışları yaptık da, bu duruma düştük? Bu zorunlu modernleşme sürecinde yapılan hatalar nelerdi” olmalı.

İnsan hayatında ve sosyal dünyada her şey iç içedir; doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin, olumlu-olumsuz tüm özellikler âdeta birbiri içinde yuvalanmıştır. ‘Ya/ya da’ şeklinde işleyen siyah-beyaz (dikotomik) mantıktan  kurtulan herkes, bu olağanüstü dinamik ve çok yönlü işleyişi görebilir. Demem o ki, modernizmin olumsuz etkileri sayılamayacak kadar çoktur, ancak olumlu etkileri de olmuştur. Cariyelik müessesinin kaldırılması, birden fazla kadınla evliliğin yasaklanması, kadının kamusal alana katılması gibi çeşitli olumlu sonuçlar ortaya çıkmıştır. Tabii medeni kanun gibi bünyemize uymayan kanunların ithal edilmesi gibi çeşitli olumsuzlukları da gözardı etmiyoruz. 

Sadece sosyal bilimciler için değil sağduyulu her kişinin, olan bitene nesnel bakabilmesinin yolu, olanı olduğu gibi kabullenmekle başlar. “Olması gereken oldu; yoksa olmazdı”…  Binlerce yıl öncesinden gelen bu hikmet, tepkisel-yıkıcı duyguları kontrol altına alarak doğru akıl yürütebilmeyi sağlayan ilk adımdır. Tıpkı bireysel hayatın kendine özgü akışı gibi, sosyal etkileşim ağları örüntüsü olan toplumda da sosyolojik oluşların bir akışı vardır. Bu kabullenme, onaylama anlamına gelmez; aksine olumlu veya olumsuz etkilenmelerden korur.  Bu kavrayış ise, ancak ‘hem-hem de’ mantığı ile mümkündür. “Modernizm niye başımıza geldi? Bu belayı kim başımıza sardı?” gibi tepkisel sorularla yola çıkmak ideolojilerin işidir, sağduyunun ve bilimin değil. Maalesef bu tür modernleşme yanlısı ve karşıtı bir çekişme, aile konularında da bizi hatalara sevkediyor. Oysa soruları duygusal ya da ideolojik tepkilerin ürünü olarak değil, olguyu derinlemesine anlayabilmek için sormalıyız.

Duygusal ya da ideolojik tepkiler bizi bir yere götürmez, aksine bir anaforun içine çeker. Bu tür yüzeysel tepkilerin yerine serinkanlı tespitler yapabildiğimiz ölçüde çözümlere ulaşabileceğiz. Meseleye bu açıdan bakanlar için, aile gibi insan ve topluma dair tüm konular, çekişme nesnesi olmaktan çıkar ve doğru bilgiye ulaşabilmek için bir  kaynak haline gelir.  

Bu değişim hengâmesinin içinde aileye, aile kurumuna baktığınızda neler görüyorsunuz? Hocam, bu kadar değişimin içinde aile mevcudiyetini devam ettirecek mi? Ailenin değişmeyen nitelikleri var mı? Bunlar nelerdir?

Böyle bir hızlı, yoğun ve kuşatıcı, üstelik zorlayıcı bir değişim sürecinin yarattığı travmadan aile kurumunun da nasibini almaması mümkün değil. Değişme sürecinde tüm kurumlarda olduğu üzere ailenin de bazı ihtiyaçları, dolayısıyla bu ihtiyaçları karşılayan işlevlerinden bazıları değişmiş bazıları değişmeden kalmıştır. Ne var ki, meseleye tek yanlı bakan iki eğilim de bu gerçeği gözden kaçırıyor. Aile karşıtı olan eğilimler aileye ihtiyaç kalmadığını iddia ediyor, aileyi savunanlar ise “Aman aile elden gidiyor!” kaygısına düşüyor. Oysa her şey değişiyor değil. Değişenler ve değişmeyenler iç içe. İndirgemecilikten kaçındığımızda bu gerçeği görebiliyoruz. Değişenlere bakıp, “Her şey değişiyor” yanılgısına düşmek, indirgeme-aşırı genellemeci-toptancı düşünce biçiminin ürünü…

Sanayileşme-kentleşme-modernleşme üçlüsü ile ailenin de tüm işlevleri, yani belirli ihtiyaçları karşılama görevi değişmiş değil. Zaten ailenin var olmasını sağlayan ihtiyaçlar, dolayısıyla ailenin işlevleri tümüyle değişse idi, artık aile değil bir başka kurumdan söz ediyor olurduk. Bu noktayı gözden kaçırmamak lazım… Modernleşme öncesinde de tarih boyunca değişim süreci içinde, sadece ailenin değil tüm kurumların bazı işlevlerinde değişimler olmuş, bazı işlevlerinde olmamış. Değişen şartlar insan birlikteliklerinde bazı ihtiyaçların değişmesine yol açmış. Bu ihtiyaçları karşılayan kurumsal işlevler de değişmiştir. Ancak insanın doğasından, fıtratından kaynaklanan ihtiyaçlar ise değişmeden kalmıştır. ‘Değişenler’ dış koşullara bağlı iken, ‘değişmeyenler’ insanın doğasına ve dolayısıyla kurumun varlık nedenine ilişkindir. 

Üstelik, insan doğasından kaynaklanan sevgi, merhamet, güven, maddi ve manevi paylaşma, destek alma ve destek verme gibi biyo-fizyo-psiko-sosyal ihtiyaçları karşılayan işlevler değişmeden, hatta kaotik dönemlerde, daha da güçlenerek devam etmektedir.

Ailenin, insan için bir sığınak olma, sosyal statü sağlama, sosyal sermaye temin etme, psikolojik tatmin ve en önemlisi sevgi, şefkat, paylaşma ve güven gibi duygularının alışverişini sağlama işlevi halen devam ediyor. Ailenin dışında hiç bir insan birlikteliği bu ihtiyacı karşılamayı başaramıyor. Aile bu asli ihtiyaçları karşıladığı ölçüde sağlıklı ve mutlu  bir aile olabiliyor. Tabii ‘mutlu’ derken, aslında ‘mutlu anları çok’ demek istiyoruz. Zira hayatı kapsayan yekpare bir mutluluk mümkün değil… Aileyi aile yapan en önemli işlevlerin bunlar olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu yüzden insanın doğası değişmedikçe aile değişerek de olsa devam edecek.

Aileyi eşsiz kılan bir özelliğini gözden kaçırmamalıyız. Kişi, iş veya arkadaşlık çevresinde huyunu-suyunu sevmediği, davranışlarını tasvip etmediği biri ile olan ilişkisinde araya mesafe koyabilir veya ilişkisini tamamiyle kesebilir. Ancak aynı özelliklere sahip bir aile ferdi ile ilişkisini sürdürmeye çalışır. Ona destek olmaya devam eder. Onun başına bir şey gelmesin diye uğraşır. Öfkelense bile sorunlarını çözmeye çalışır. Dışarıda da bu durumu pek dillendirmez. Aile böyle bir şeydir. Aileyi kişinin tek kalesi yapan, vazgeçilmez kılan özelliklerden birisi de budur.

Ailenin değişen işlevlerine de bir göz atalım. Bu işlevlerin başında eğitim ve  yaşlıların bakımı geliyor. Sanayileşme ile birlikte eğitim kamusal alanda yaygınlaşmaya başlıyor. Bir zanaatkarın oğlu, sadece babadan öğrendiği ile kalmıyor, meslek okuluna gidiyor. Yaşlılar aile içinde bakılırken, ailelerin küçülmesi ve işgüç biçimlerinin değişmesi nedeniyle  bakımevleri devreye giriyor. Neyse ki, yaşlıların ailede bakımı bizde eskisi kadar olmasa da devam ediyor. Batı’da yalıtılmış çekirdek aile modelinde yaşlılara yer yok. İsveç’ten yaşanmış bir örnek verelim.

İsveçli bir çekirdek aile Akdeniz ülkelerinden birinde tatilde iken, bakımevinden gelen bir telefonla büyük annenin ölüm haberini alıyor. Aile bakımevi yetkilisinden, tatilleri bitene kadar annenin cenazesinin morgta tutulmasını istiyor. Dönüşte aile, bu olayı gayet doğal bir şekilde çevresine söyleyebiliyor. Toplumsal kontrolün kalkmış olduğu modern dünyada bireysel tercihler önemli. Zira cesedi morgda bekletilen ebeveyn de çocuğunu on sekiz yaşında başının çaresine bakmak üzere yetiştirmişti. Şüphesiz, bireyci toplumlarda da ebeveynleri ile yakından ilgilenen yetişkinler, destekleyici aile ilişkileri vardır ve her zaman var olacaktır. Ancak toplumun genel manzarasına baktığımızda görüyoruz ki bu tür  ilişkiler,  bakıma muhtaç birinci  yaşlı kuşak ile ikinci yetişkin kuşak, hatta üçüncü kuşak arasındaki ilişkilere rengini verecek kadar yaygın değil. Zira kültüre bireyci, ben-merkezci bilişsel kodlar hâkim.

Nitekim koronavirus döneminde İtalya, hastahanelere yaşlıları almamak gibi çok zor bir seçeneği tercih etmek zorunda kaldı. İngiltere, Fransa ve İspanya’da bakımevlerindeki yaşlılar kaderlerine terkedildiler. Evinde cesedine sonradan ulaşılan yaşlı ölümü yüksek oranlara ulaştı. Oysa ülkemizde yaşlılar ile tutumlar çok daha farklı oldu. Buna rağmen coronavirüsün özelliği nedeniyle, 05.06.2020 tarihli haberlere göre ülkemizde koronavirus nedenli ölümlerin %93’ünü, 65 yaş üzeri oluşturuyor. Ancak, ülkemizdeki  yaşlı nüfus, bireyci kültürü yücelten ve bize dayatan Batılı toplumlardaki gibi bir muameleye maruz kalmadı. Aksine korundu, yalnız yaşayan yaşlılara destek hizmetleri sunuldu. Buna rağmen bu korumayı aşağılama gibi algılayan yaşlılar da çıktı. Bu son derece normal. Her toplumda, toplulukta, sosyal birliktelikte  her türlü insan vardır.  Suyun rengi önemli…

Önemli olan nokta,  modernizmin  her şeyi değiştiremediği gerçeğini görebilmemiz. Kültürün bilişsel kodlarının pek de çabuk  değişmediğini anlıyoruz. Paylaşımcı kültürel kodlarımızın değerini anlamak zorundayız. Tabii burada bir tehlike de mevcut. Sağlıklı paylaşımcı bir kültürde “ben-biz dengesi”nin kurulması gerekiyor. Paylaşımcı toplum perdesi arkasında, bir veya birkaç “ben” tarafından kontrol edilen “biz”den söz etmiyorum. Şahsen, kim “biz”den söz ediyorsa, ardında hangi ‘ben’in veya ‘benler’in hangi koşullarda,  hangi araçları kullanarak, nasıl  baskın olduğunu görmeye çalışırım. ‘Biz’i değil ‘ben-biz dengesi’ni konuşmalıyız. Bu dengeyi kuracak ve koruyacak değerleri, anlam kodlarını  ve mekanizmaları tartışmalıyız.

Modernleşme ile ailenin değişen fonksiyonlarına bakmaya devam edelim. Batı’da olağan hale gelen evlilik dışı birlikteliklerin artması, aile ile birlikte işleyen evlilik kurumunun cinsellik işlevinin önemi ve etkisini azaltmış durumda. Küreselleşme sürecinde Türkiye’de de bu eğilimin, özellikle büyük kentlerde, Batı’daki kadar olmasa da giderek arttığı görülüyor. Şüphesiz evlilik, karşı cinsten iki kişi arasındaki cinsel haz birlikteliğinden ibaret değildir, ancak serbest cinsel yaşam ailenin bir alt kurumu olan evliliğine duyulan ihtiyacı azaltıyor. Evlilik yaşı giderek yükseliyor. Tabii ki, örgün eğitim sürecinin uzun sürmesi ve boşanmaların artıyor olması da önemli etkenler.  

Ailenin yeni kuşağa kültürel kodları aktararak çocuğu ve genci hayata hazırlamayı ifade eden sosyalleştirme işlevi de giderek zayıflıyor. İletişim teknolojisindeki çeşitlenme ve yoğunlaşma, âdeta evlerin duvarlarını yıktı. Ailenin kültür aktarımı işlevini önemli ölçüde sekteye uğratan bir süreci yaşıyoruz. Sosyal bilimlerde sosyalleşme kavramından söz edilirken, sosyalleşmeyi biçimlendiren kurumlar ve sosyal birliktelikler içinde aile ilk sırada yer alır. Sosyoloji giriş kitaplarında artık birinci sıranın iletişim teknolojisine verilmesi gerekiyor. Pandemi döneminde aile bireylerinin aynı çatı altında geçirdikleri zamanın artmış olması, bazı durumlarda, pek bir şey ifade etmiyor. Zira aile bireyleri, insanın âdeta yeni bir uzvu haline gelen cep telefonu ile, sosyal bir birliktelikten çok mekânsal birliktelik yaşıyor. 

Aile de hemen herkes iletişim teknolojisi marifetiyle zamanlarını başkaları ile paylaşıyor. Artık annelerin, babaların büyük bir çoğunluğu da en az genç kuşak kadar teknoloji bağımlısı olma yolunda. Hatta çoğu oldu bile! Şüphesiz teknoloji karşıtlığı yapmıyoruz. İnsanın teknolojiyi kontrol etmesi gerekirken, teknolojinin insanı nasıl ele geçirdiğine dikkat çekmek istiyorum. Bu eğitimin önemini bir kez daha ortaya koyuyor. Basiret-dirayet ve vicdan-anlayış  sahibi iradeli ve üretken insan modeline en fazla bu çağda ihtiyaç var. Tabii bu eğitimi de, eğitim kurumlarından beklememek lazım. Müfredatta yer alsın diye bir önerim yok! Zira önemli bir konuyu içinden çıkılmaz haline getirmek istiyorsanız,  konunun müfredata girmesini sağlayacaksınız. 

Velhasıl, insanın doğasından kaynaklanan ihtiyaçlar, yani insan fıtratının asli ihtiyaçları sadece ve sadece aile tarafından karşılanabiliyor. İnsanın özündeki sosyal varlık potansiyelinin, hatta ahsen-i takvim potansiyelinin, kuvveden fiile çıkabilmesi için insanın sosyal etkileşim ağı içinde yaşaması gerekiyor.

İnsan başka insanlarla birlikte yaşamadıkça, bir hiç! Ancak aile sadece bir kurum olarak ele alındığında bu gerçeği yakalamak, anlamlandırmak mümkün olmuyor. Zira her kurumsal yaklaşımda insan kaybolur. Kurum olma özelliği kadar ailenin bir etkileşim ağı olduğunu gerçeğini gözden kaçırmamak lazım.

Aileyi daha iyi anlayabilmek için kurum ve etkileşim ağı kavramlarını biraz açar mısınız?

Önce şunu ifade etmeliyiz. Sosyal bilimlerin kavramları, çoğu zaman gündelik hayatın içinde farklı anlamlarda kullanılır. Bazen bir kavram çiftinde, aradaki ince ayrım kalkar birbiri yerini kullanılır. Kurum ve organizasyon kavramları gibi..

Ailenin kurum ve etkileşim ağı olma özelliğinin neden birlikte ele alınması gerektiğini açıklamak için bütünleştirici  sosyolojinin bilgilerine ihtiyacımız var. Müsaade ederseniz kurum ve etkileşim ağının iç içeliği üzerinde biraz duralım.

Bir kurumdan söz ediyorsak, aynı zamanda bir etkileşim örüntüsünden söz ediyoruz demektir. Devlet, eğitim, hukuk, siyaset, ekonomi, bilim, sanat, din olmak üzere aklınıza hangi kurum geliyorsa, kurum ve etkileşim ağı iç içeliği söz konusudur. Sosyoloji dilinde mezo düzeydeki etkileşim ağına, örüntüsüne ‘organizasyon’ diyoruz. Aile için ise organizasyon teriminden ziyâde etkileşim ağı terimi tercih edilir. Mesela devletin hem kurumsal  hem de organizasyon boyutu vardır. Diğer kurumlarda da aynı.

Sosyolojik dilde kurum, belirli ihtiyaçları karşılamak üzere insanlar arasındaki etkileşim örüntüsü içinde oluşan ve kuşaktan kuşağa aktarılan anlam kodları ve davranış normları demektir. Bu anlam kodları ve davranış normaları “olması gereken”i gösterir. Peki bu anlam kodları ve davranış normları nasıl realize oluyor? Gündelik hayat içinde nasıl can buluyor? Bu soru bizi etkileşim ağına götürür. Kurum sosyal etkileşim ağı ile var olur. Yani insanlar arası ilişkiler ile. İnsanların yapıp ettikleri ile kurum görünür hale geliyor. Kurumun vazettiği olması gerekenler, insanlar aracılığı ile gerçekleştiriliyor. Bu yüzden beşeri sermaye çok önemlidir. Sadece eğitim düzeyi, çalışma etiği açısından değil, bizatihi kişiliği ile bağlantılı olarak insan kalitesi her şeyin başı ve tabii aynı zamanda sonu… 

Kurum “olması gereken”e işaret ederken, etkileşim ağı ise bu kurumsallığın hayatın içinde nasıl ve ne kadar yaşandığını gösterir. Yani “olan”ı  gösterir. İnsan yoksa, kurum da yoktur. Oysa, toplum yapısını sadece kurumsal düzlemde analiz etmeye ve açıklamaya çalışan tüm yaklaşımlarda insan kaybolmuştur. Birey terimi bizi yanıltmasın. Birey, daha çok dış etkenlere göre biçimlenen davranışlar sergileyen kişiye işaret eder. Dış ve iç etkenlerin yani yatay ve dikey boyutların kesiştiği reel dünyada  bilişsel-duygusal-davranışsal iç içeliğe sahip insana değil…

Bu yüzden aileyi bir  kurum olarak ele alan yaklaşımlar, yanlış ve verimsiz yaklaşımlardır. Kurumsal yaklaşım dış etkenlerden ibaret saydığı sosyal dünyayı en kalın çizgileri ile resmeder. Aslında resim bile dememek lazım. ‘Olması gereken’in en kalın çizgilerle çizilmiş kaba bir taslağını çizer, demek daha doğru… İndirgemeci-aşırı genellemeci-toptancı düşünme tarzının kaçınılmaz ürünüdür bu…

Etkileşim ağı olarak baktığımızda ise  insan ile yüz yüze geliriz. Artık aile bireyleri söz konusudur. Kadın, erkek, çocuk, genç, yaşlı tüm aile bireyleri etkileşimin ağının unsurudur. Hepsinin sosyal pozisyonlarına göre rolleri vardır. Rollerinin ötesinde kendine özgü kişilikleri vardır. Kısacası insan olarak hakları  ve görevleri, sorumlulukları ve özgürlükleri vardır. Ve ailenin kurumsal işlevleri bu hak-görev ve sorumluluk-özgürlük dengesine göre hayat bulur. Kurumsal olarak aile, makro boyutta ve dış etkenlerle açıklanırken, etkileşim ağı olarak aile mikro boyutta ve içsel etkenlerle açıklanmak zorundadır. Ancak bu iki boyutu ile birlikte ele aldığımızda, ailenin işlevlerinin gündelik hayatta nasıl işlediğini veya işlemediğini görebiliriz. 

Bir sosyolog olarak aile ile ilgili var olan eğilim ve değerlendirmeler hakkında neler söylersiniz?

Sosyal bilimlerde aile ile ilgili farklı teorik yaklaşımlar söz konusu. Ancak kamuoyundaki eğilim ve değerlendirmeler daha farklı. Modernistler ‘yalıtılmış’ çekirdek aile ‘beklentisi’ ile muhafazakârlar da geniş aile ‘özlemi’ ile  çekişip dururlar. Her ikisi de, sosyolojik anlamda kurumsal yaklaşımdır. Tabii her iki kategoride de farklı düşünenler vardır. Ancak şimdi, genelin görünümü üzerinden konuşuyoruz

Her iki eğilim de, aynı düşünme tarzına sahip. Her ikisi de bütünü,  seçtiği  bir parçaya indirgemiş oluyor. Oysa,  bütün parçaların toplamından değil; parçalar arasındaki bağıntılardan oluşuyor. Yani bir parçasına indirgeyip, diğer parçaları ve parçalar arasındaki ilişkileri yok sayarsanız aslında hayatın dışına düşersiniz. Çekirdek aile, geniş aile çekişmesi aslında aynı tarzda işleyen kafaların ürünü. Oysa bu karşıtlığa gerek yok. Zira  yaşanan toplumsal hayata baktığımızda manzara çok farklı. 

Her toplumda farklı aile tipleri var. Ayrıca aile tipinin seçimi tamamiyle bireye bağlı değil. Hayatın içinde aile tipi tercihi insanların iradesi aşar ve şartların sonucu olarak ortaya çıkabilir. İnsanlar, başlangıçta çekirdek aile kuruyor. Ancak sonradan ölüm veya boşanma nedeniyle ebeveyn ailesine katılıyor veya tek ebeveynli aile olarak yaşıyor. Evlenmemiş, dul veya boşanmış kardeşler birarada yaşarak yeni bir aile oluşturuyor. Genç çift evliliğe geleneksel geniş aile içinde başlıyor, ama göç veya aile-içi anlaşmazlıklar nedeniyle yaşadıkları geniş aile çekirdek ailelere ayrışıyor. Demem o ki, çekirdek aile-geleneksel aile diye çekişenler, sanki her karar bireyin kendi tercihi imiş gibi hayattan kopuk bir anlayış içindeler.  

Ayrıca Türkiye gerçeğine baktığımızda, yaygın aile tipinin modernist işlevselci teorinin vazettiği “yalıtılmış” çekirdek aile olmadığını görüyoruz. Aynı şekilde geçmişte de geleneksel geniş ailenin sanıldığı kadar yaygın olmadığını ve üstelik de giderek azaldığını görüyoruz. Türk toplumu ‘çekirdek aile ağı’ içinde yaşıyor… 

Bu çekişmenin dışında, aileye karşı bir eğilimin varlığını da zikretmeliyiz. Aileyi hayatını reddeden bir eğilim de söz konusu, Bu görüşe katılanların nedenleri çok farklıdır. Dayanışmanın olmadığı zor ve kötü bir aile hayatı, aile-içi şiddet, ensest, kişilik bozukluğu gibi bir çok etken söz konusudur. Ancak aileye karşı olanların tek başına yaşıyor olsalar bile, arkadaş çevresini aile yerine ikâme etmeye çalıştıkları görülüyor. Zira insanın, sevgi ve güven sağlayan ve  kendi gibi davranabildiği  paylaşımcı yakın insan ilişkilerine ihtiyacı var.

Türkiye aile yapısını ‘çekirdek aile ağı’ olarak adlandırıyorsunuz. ‘Çekirdek aile ağı’ ‘modernist yalıtılmış çekirdek aile’den farklı olsa gerek. Bu kavramlaştırmanızı açıklar mısınız? Çekirdek aile ağının, çekirdek aile ile geniş aileden farkı nedir?

Türkiye’de her zaman diğer aile tiplerine göre çekirdek aile oranı fazla olmuş. Bu oran kentleşme-sanayileşme ile birlikte artmaya devam ediyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2019 verilerine göre çekirdek aile oranı %65 civarında. Geniş aile oranı ise %15. Her iki aile tipinde de 2014 yılına göre bir azalma söz konusu. Buna karşılık  tek kişilik hanehalkı oranında da  yükseliş var. %17 olmuş. Eşin ölümü, boşanma veya çalışan gençlerin ayrı eve çıkması gibi çeşitli nedenlerle tek başına yaşayan kişilerin sayısında artış söz konusu. Boşanma veya ölüm nedeni ile çocukları ile birlikte yaşayan anne veya babadan oluşan tek ebeveynli aileler ise  Türkiye’deki ailerin  %9.2’ini oluşturuyor. Bu %9,2 ‘nin  % 2’si baba ve çocuklardan, %7.2’si anne ve çocuklardan oluşuyor. Özetle çekirdek aile sayısı artarken, tek kişilik hane ve tek ebeveynli aile sayısı da artıyor.

İster tam çekirdek aile olsun, isterse  tek kişilik hanehalkı, veya tek ebeveynli aile bunların hepsinin çekirdek aile ağı içinde yaşadıklarını görüyoruz. Farklı konutlarda oturuyor olsalar bile, yakın akraba ailelerler yoğun bir iletişim ve alışveriş içindeler. Çekirdek aile ağı, modernleşme-kentleşme sürecinde  batı-dışı toplumların hemen hepsinde geçerli. 

İşlevselci  teorinin kurucusu Parsons sanayileşme-şehirleşme-modernleşme sürecinde kaçınılmaz olarak atomize, yani akraba ilişkilerinden uzak çekirdek aile yapısının egemen olacağını, geleneksel geniş ailelerin azalacağını söylüyordu. Bu çekirdek aile, ana baba ve evlenmemiş çocuklardan oluşan ekonomisinde ve kararlarında bağımsız, akraba ilişkilerinden yalıtılmış bir ailedir. Bu aile tipini Parsons, modernleşmenin sonucu ve göstergesi olarak kabul eder. Ancak bu açıklama, sanayileşmiş Batı toplumları esas alarak yapılmıştır ve pozitivist bilimin evrensellik ilkesi gereğince diğer tüm toplumlar için de geçerli sayılmıştır. Türkiye’de giderek artan çekirdek aile sayısına bakılarak, aile yapısının teorideki “yalıtılmış” yani “atomize olmuş” çekirdek aile olduğu hükmüne varılmıştır. Modernistlerin aileye ilişkin beklentileri bu yönde olmuştur.

Aile ile ilgilenen tüm modernist sosyal bilimcilerimiz pozitivizmin dikotomik mantığı gereği aile ile ilgili her durumu; çekirdek-geleneksel geniş aile, demokratik-ataerkil aile, kadın-erkek, yetişkin kuşak-genç kuşak, yaşlı-genç, kır-kent karşıtlıkları içinde açıklamıştır. Bu tür açıklamalar, ölçüleri bedene hiç uymayan bir gömleği topluma giydirmeye çalışmaktan öte bir şey değildir. Bu çalışmalar kamuoyunda ‘modern olan her şey iyidir, eski olan her şey  kötüdür’ algısını yaratmıştır.

Buna karşılık muhafazakâr eğilimli sosyal bilimciler ve muhafazakâr kamuoyuna göre aile yapımızı geleneksel geniş aile temsil etmektedir. Oysa yapılan araştırmalar, Osmanlı toplumunda devlet ricali ve çok zengin kişiler dışında geniş ailenin pek de yaygın olmadığını gösteriyor. Tabii bölgesel farklılıkları, doğudaki Kürt aşiretlerindeki aile yapısını da görmezden gelmemek gerekir. Biz genel görünümden söz ediyoruz. Kaldı ki, doğu bölgeleri de sanayileşme-kentleşme-modernleşme sürecinin dışında değil. İç ve dış göç, eğitim gören gençlerin başka etnisiteden olanlarla evlenmesi gibi etkenler söz konusudur. Bu yüzden ataerkil geniş ailenin küçülmekte ve etkisi eskiye göre azalmaktadır. Ancak yakın akraba ilişkileri, diğer bölgelerdeki ailelere nazaran daha yoğun devam etmektedir.

Velhasıl atomize çekirdek aile ve geleneksel geniş aile karşıtlığını aşmamız gerekiyor. Zaten gündelik hayata baktığımızda çekirdek aile ağı içinde yaşadığımızı görüyoruz.

“Çekirdek aile ağı” kavramı, Türkiye’nin aile yapısını bize birebir anlatıyor. Yakın veya bazen uzak akraba çekirdek aileler ayrı çatı altında kendi konutlarında yaşarlar, ekonomisinde ve kararlarında bağımsızdırlar. Ancak birbirleri ile yakın ilişkilerini sürdürürler. Bu ilişkiler hizmet, mal, para ve psikolojik destek alışverişi ile biçimlenir; boş zamanlar çoğunlukla birlikte geçirilir. Birinci kuşak torun bakar, gerektiğinde eğitimi için parasal destek sağlar, hastalık halinde ikinci ve ücüncü kuşak onunla ilgilenir, akraba ev taşınırken diğerleri yardım eder, özel günlerde mutlaka biraraya gelinir, kuzenler âdeta birlikte büyür, birisi trafik kazası yaparsa yakın arkadaşları kadar hemen çekirdek aile ağından birilerine haber verir, akrabalar ve çevresi iş bulmada veya başka sorunları çözmede en büyük destektir. Türkiye’de çekirdek aile ağı gerçeği; yaşam tarzı, meslek ve gelir düzeyi, siyasi tercih, etnisite, mezhep benzeri tüm farklılıklar için geçerlidir. Bu farklılıklara göre değişen usluplar bizi şaşırtmasın, ardındaki işleyiş aynıdır.

Tabii çekirdek aile ağını da idealize etmemek gerekiyor. Zaten ‘hem-hem de’ mantığı ile düşünenlerin zihni, bir şeyi siyah ya da beyaz karşıtlığı  göremez, tüm renkleri keşfetmeye çalışır. Doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin, olumlu-olumsuz diye ikiye ayrıştırmaz, bu karşıtlıkların iç içeliğini görür. Ailede de, tüm etkileşim ağlarında olduğu üzere, sadece uyum ya da sadece çatışma olmaz. Aile üyeleri arasında işbirliği kadar, yarışma, çatışma, taviz, uzlaşma, uyarlama, benzeştirme gibi çok sayıda etkileşim tiplerinin hepsi iç içe yaşanır. Çeşitli ödüllendirme-cezalandırma mekanizması işler. Çoğu zaman, ailenin yapısına ve sorunun niteliğine göre değişen sürelerde etkileşim tekrar dengesini bulur. 

Çekirdek aile ağının Türk toplumunda tarihsel-kültürel bir geçmişi var. Orta Asya Türklerinde evlenen genç çift,  büyük bir çoğunlukla  kendilerine ait  ayrı bir çadıra geçerdi. Evlenmek fiili, ev sahibi olmak anlamına gelir. Zamanımızın kelimeleri ile,  genç evliler ayrı konutta yaşarlardı. Tabii bu yapı şimdiki çekirdek aile ağı gibi değildir. Daha çok  ataerkil-anaerkil geniş aile özellikleri gösterir. Kendi çadırında yaşayan genç çift, ekonomilerinde bağımsız değildir. Ebevyn ailesi ve kardeş aileler ile ortak işlerine devam eder. Baba otoritesi önemlidir, ancak annenin otoritesi de görmezden gelinemez. Aslında Türk toplumlarında kadın her zaman genellikle örtülü bir otoriteye sahiptir. Bunu rahmetli Turgut Özal söylediğinde ufak bir kıyamet kopmuştu…

Osmanlı Devletinin gelişme dönemi ile birlikte kadının statüsünde olumsuz değişiklikler de başlamış ve giderek artmıştır. Ancak annenin örtülü mikro iktidar gücü devam etmektedir. Tabii annenin bu etkisi de öncelikle eşlerin kişilik özelliklerine ve aralarında kurulmuş olan dengelere, sonra da aile yapısına  göre değişir. 

Aile sosyolojisinde çekirdek aile ağı kavramının yanısıra sağlıklı aile ve güçlü aile terimlerini de kavramlaştırmış ve tanımlamış oldunuz. Bu iki kavramı açıklar mısınız?

Her iki kavramın tanımı da aileyi bir etkileşim ağı olarak görmenin ürünü olarak ortaya çıktı…  Sağlıklı  aile; sevgi, saygı, şefkat, nezaket, paylaşma gibi soyut değerlerin paylaşımından  işbölümü gibi somut yapıp etmelere kadar aile hayatının tüm görünümlerinde aile üyeleri arasında  hak-görev, sorumluluk-özgürlük dengesinin kurulmuş olduğu ve bu dengeyi koruyan ödül-müeyyide mekanizmasının kendiliğinden işlediği ailedir. Kısacası  sağlıklı aile, aile bireyleri arasında ‘ben-biz’ dengesinin ‘görece’ kurulmuş olduğu ailedir. Burada iki hususu gözden kaçırmamalıyız.  Öncelikle  bu denge değişkendir. Bu yüzden ‘görece’ sıfatını ekliyoruz. İkincisi,  bu denge  belirli bir değerler sistemine bağlı değildir.

Denge değişkendir. Zaman zaman bozulabilir. Yani bir ailede her zaman her konuda mutlak bir uyum söz konusu değildir, olamaz da. İnsan denen kompleks bir varlıktan söz ediyoruz. İnsan için, yakın insan ilişkileri vazgeçilmezdir. Zenginleştirici  olduğu kadar yıpratıcı hatta yıkıcı bile olabilir. Özdemir Erdoğan’ın şarkısındaki gibi “İşin sırrı dengede/Bazen bozulursa da sağlık olsun”…

Zaten bu denge hassas bir dengedir. Aile üyelerinin en az biri  “Haklar benim; görevler, sorumluluklar senin!” diyorsa ailenin sağlığı tehlikeye girmiştir. Tıpkı bir organımızın aşırı işlemesi veya işlevlerini yerine getirememesi gibi. Burada aile üyelerinin ‘insanın değeri’ne ilişkin özümsemiş oldukları değerler ve kişilik özellikleri çok  önemlidir. İnsana, ‘kullanma değeri’ biçen, ben-merkezci bir aile bireyine rağmen ailede bir şeyler yolunda gidiyorsa, o ailede ‘çadırın orta direği’ olan en az bir kişi var demektir. Ancak sosyal etkileşim, alış-veriş dengesine göre yani ‘karşılılık ilkesi’ne göre işler. Bir zaman sonra aile hayatında aksamalar başlayacaktır. 

Her zaman her toplumda her türlü insan olmuştur. Ancak modenizmin yıkıcı etkisi; paranın iki yüzü gibi birbirini tamamlayan hak-sorumluluk anlayışını parçalaması, bireyleri sadece ve önce hak talep etmeye alıştırması ve ben-merkezciliği normalleştirmiş olmasıdır. Bu nedenle en yüksek boşanma oranlarının evliliğin ilk beş yılında olmasına şaşırmamak gerekiyor. Ben-merkezcilik, dolayısıyla örtülü narsisizm, böyle kutsanmaya devam ederse, bu oranlar giderek artacaktır.

İkinci husus, sağlıklı aile için tüm aile tiplerini kuşatan bir denge modelinin olmayışıdır. Hak-görev ve biz-ben dengesini kuran bilişsel kodlar yani kültürel değerler ailelere göre değişebilir. Önemli olan ailenin sahip olduğu anlam çerçevesinin bireylerin davranışları ile realize ediliyor olmasıdır. Biz-ben dengesinin kurulabilmiş olmasıdır. Belirli bir yaşam görüşünü temsil eden soyut ideal bir aile ilişkileri modelinin dayatılması son derece yanlıştır. Demokratik-modern veya muhafazakâr bir ailede anne veya babanın veya bir başka aile ferdinin kaprisinden geçilmiyorsa, benimsenen aile tipi ne olursa olsun sağlıklı bir aileden söz edilemez. En ideal modele sahip olduğunu düşünen bir ailede bu anlam çerçevesi lafta kalıyor, davranışlara yansımıyorsa bir önemi yoktur. Mesele ‘olan’dır, yani ‘olması gereken’in  nasıl yaşandığıdır. Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz misali… 

Sorumlulukların, fedakârlıkların daima bir tarafın omzuna yüklendiği evliliklerde ve ailelerde hoşnutsuzluklar ve problemler hak-görev dengesinin bozulmuş olmasından kaynaklanır. Sağlıklı ailede ise, ailenin sahip olduğu değerlere göre  hak-görev dengesi yani bir anlamda  ben-biz dengesi kurulmuştur. Her an bozulmaya açık bir denge olsa bile, varlığı sağlık işaretidir.

Sağlıklı aile kavramı bize evlilik kararı için de ipuçları veriyor. Müstakbel eşlerin, aile-içi hak ve görevler kadar  sorumluluk ve özgürlükler ile ilgili bilgiye ve bilince sahip olması beklenir.

Güçlü aile ise ailenin farklı bir özelliğine işaret ediyor. Güçlü aile kavramı ailenin sorunlar karşısındaki dayanıklılığı ve sorun çözme becerisi ile ilgilidir. İster dış faktörlerden ister aile bireylerinden bir veya birkaçı yüzünden kaynaklanmış olsun, kaynağına bakılmaksızın aileyi ilgilendiren sorunları çözmek için, tümü katılmasa bile aile bireyleri sorunu çözmeye çalışıyorsa güçlü aileden söz ediyoruz demektir. Ancak bu dayanışmayı da idealize etmemek gerekir. Dayanışma derken ailede herkesin birbirine dikensiz gül sunduğunu sanmamalıyız. Dayanışma süreci boyunca  aile bireyleri arasında işbirliği, gerilim, çatışma, taviz, uyarlama ve hatta rekabet bile yaşanabilir. Önemli olan bir güç birliğinin oluşması, sorun çözümü için gerekli olan dayanışmanın gerçekleşmesidir. Çekirdek aile ağında,  bir çekirdek ailenin borç yükü, düğün masrafları, boşanma ve sonrası sorunları, eğitim masrafları, işsiz kalma, iş bulma, bir aile üyesinin ruh sağlığını yitirmesi veya hapse girmesi gibi sayısız sorunların ilk çözüm arayışı aile ağında başlar. Bu sorunların yanısıra  ensest gibi insanlık dışı sorunların da yaşanmakta oluşu da bir vakıadır. Ancak bu tür aileler, güçlü aile kavramından ziyâde psikiyatrinin kavramları ile adlandırılmalıdır.

Güçlü aileden söz ederken üç hususu gözden kaçırmamalıyız. Öncelikle her güçlü aile, sağlıklı ailedir diyemeyiz. İkincisi  sorun çözme süreci, çoğu zaman ideal bir dayanışma halinde geçmez. İşbirliği ve çatışma içiçe girer, hatta bazı aile bireyleri arasındaki küllenmiş rekabet ya da gerilimler canlanır veya yenileri ortaya çıkar. Önemli olan işbirliği ve dayanışmanın sağlanmasıdır. Üçüncüsü, tüm aile bireyleri bu sorun çözme sürecine  aynı şekilde katılmayabilir. Hatta soruna sebep olan aile üyesi çözümün parçası  olmak yerine yeni sorunlar yaratıyor bile olabilir.

Türkiye’nin zaman zaman geçirdiği zorlu dönemleri atlatmasında en büyük etkenlerden biri de  bu güçlü aile yapısıdır. Ancak güçlü aile yapısının yanısıra biz-ben dengesinin kurulmuş olduğu sağlıklı aile yapısının da yaygınlaşması gerekir. Boşanmaların artışı bu dengenin yokluğuna işaret ediyor. İrfan kültürümüzdeki insanın değeri, adalet, sevgi, şefkat, merhamet, paylaşma ve dirayet gibi değerlere ilişkin anlam kodları ‘yaygın toplumsal kültür’de hayat buldukça sağlıklı aile sayısı da artacaktır. 

Hepimizin malumu olduğu üzere son zamanlarda ülkemizde aile sürekli tartışma konusu. Türkiye’de yaygın ve egemen aile yapısının  çekirdek aile ağı olduğunu söylüyorsunuz. Peki, Türk ailesinin kimlik anlamında kendine özgü özellikleri dikkate alındığında Türk ailesi deyince ne anlamalıyız?

Özgün Türk ailesinden ziyade, çeşitli açılardan farklılıklar gösteren Türk ailelerinde görülen ortak özelliklerin oluşturduğu ‘özgün bir payda’dan söz etmek daha doğru. Aile yapısındaki farklılıkların ötesine baktığımızda; yerleşim yeri, dünya görüşü, siyasi tercih, yaşam tarzı, sosyal sınıf farklılıklarını aşan bir ortak paydamızın olduğunu görüyoruz.

Bu tür bir bakış açısının faydası şu. Eğer özgün bir Türk aile yapısı belirlerseniz, bu sosyolojide analiz aracı olan ‘yapılandırılmış tip’ olmaktan çıkar; bir ‘olması gereken’ olarak tüm aileler için bir mihenk taşı haline gelir. İnsanlar, maalesef kimi sosyal bilimciler de dâhil olmak üzere, eldeki modele göre hangi ailenin özgün Türk ailesi olup olmadığını tartışmaya başlar. Oysa çok çeşitli aile tiplerinin asgari ortak paydasını belirlerseniz, bu ayrıştırıcı değil birleştirici, bütünleştirici bir tutuma yol açar. Farklılıkları kabul etmiş olur ve farklılıkları birleştiren özgün değeri görürsünüz. Bu, pozitivist paradigmanın doğrusal düşünme tarzı ile, kompleks sistemler bilimi paradigmasının doğrusal olmayan düşünme biçimi arasındaki farkı gösterir. 

Türkiye’de yerleşim yeri, aile büyüklüğü, dünya görüşü, gelir seviyesi, yaşam tarzı, sosyal sınıfa göre farklı özellikler gösteren çeşitli aile tiplerine baktığımızda şu ortak paydayı görüyoruz. Bu, aynı zamanda özgün kültürel değerlerin yansıması olarak da kabul edilebilir.

Her şeyden önce ailelerde yakın insan ilişkileri çok önemli. Paylaşımcı kültür kodları etkisini gösteriyor. Eskiye göre akraba çevresi daralmış olsa da aileler, yakın akraba çevresini ‘titizlikle’ sürdürüyorlar. Arada sırada yaşanan gerilimlere, hatta çatışmalara rağmen ilişkilerin sürdürülmesi için gayret gösteriliyor. Bazen bir taraf yükü çeken oluyor, ama çekirdek aile ağı devam ettiriliyor. Söz gelimi, daralmış olan akrabalık ilişkileri zarar görmesin diye, her türlü kaprisi yapan gelini hoş tutan bir görümceye rast gelebilirsiniz. Ya da tersi…

Ayrıca Türkiye’de belirli bölgeler, hatta belirli yerleşim merkezleri hariç, çekirdek aile ağında, akrabalık yönü anne tarafına kaymış durumda. Aileler anne odaklı. Bu gibi konular araştırılmayı bekliyor. Tabii aileyi çekirdek-geniş aile karşıtlığının dışında, çekirdek aile ağı olarak ele alabilirsek, bunu görebiliriz. 

Kadınlar, özellikle anneler örtülü bir mikro iktidara sahip. Bu mikro iktidarı İtalyan filmleri marifetiyle sadece İtalyan annelere ait sanmayalım. Anne tarafı akrabalar ile görüşme sıklığı daha fazla. Yani çekirdek aile ağının yönü  kadın soyuna doğru. Bu üzeri örtülü bir yaptırım gücünü de gösteriyor. Bu sözlerim kadınların “hep” mağdur taraf olduğuna dair alışılagelmiş yoruma ters düşecektir. Şüphesiz çok sayıda mağdur kadın var.  Ailenin tüm yükünü taşıyan ve hiç bir söz hakkı bulunmayan kadınlar var. Ne var ki aynı zamanda, özellikler çocuklar büyüdükçe kadınların annelik üzerinden aile içinde bir mikro iktidar alanı yaratabilme gücü de var.  

Yeri gelmişken, Türk ailesinin kendine özgü özelliklerini yakalayabileceğiniz hoş bir kitaptan söz etmek istiyorum. “Sorsana Bizi Sevmiş Mi?” başlıklı bu kitap, İstanbul’da yaşayan yabancıların toplumumuz ve kültürümüz hakkındaki gözlemlerini kapsıyor. Deniz Bağrıaçık, son yıllarda çeşitli Batı ülkelerinden, hatta Güney Amerika’dan gelip İstanbul’a isteyerek yerleşmiş yabancılarla derinlemesine görüşmeler yapmış ve kendi yorumlarını da katarak akıcı bir dille aktarmış. Yabancıların  Türk ailesi ile ilgili tesbitlerinde,  “çekirdek aile ağı”nı görüyoruz. İstanbul’a yerleşen yabancılarına göre Türkiye’de aileye çok değer veriliyor. Aile ve aile hayatı ile ilgili ritüellere (anneler günü, doğum günleri, bayramlar, kız isteme, evlilikte ailenin rızasını gözetmek, nişan ve düğünde biraraya gelmek, cenazeye katılmak, baş sağlığı ve  hayırlı olsun ziyaretleri vb.) katılmak son derece önemli. 

Gerçekten de  yabancıların tespit ettiği bu özelliklerın yerleşim yerine ve diğer sosyolojik göstergelere göre değişmediğini görüyoruz. Bir Anadolu şehrinde de, İstanbul metropolünde seçkin semtlerde yaşayan modernist ailelerde de bunu gözlemleyebilirsiniz.

Ortak paydayı oluşturan bir başka özellik, aile-içi ilişkilerde hak-görev, sorumluluk-özgürlük dengesinin yaygın olmayışı. Yani aileler güçlü, ama güçlü olduğu kadar sağlıklı aile tanımına girmiyor.  Ailede kim ya da kimler verici ise onlardan daha çok şey bekleniyor. Bu eşler arasında olabilir,  kuşaklar arasında olabilir, kardeşler arasında olabilir. Kim sorumluluktan kaçmıyorsa, ilave sorumluluklar ona yükleniyor. Aslında bu, bir adil olmama durumu. Adalet, her şeyi yerli yerine koymakla ilgili bir kavram. Bu durumun iş hayatına da yansıdığını görüyoruz.

Tüm farklılıkların ötesinde Türk ailelerinin, daha çok anne merkezli olduğunu; çoğunlukla başta anne olmak üzere, sorumlulukların ailenin bir-iki üyesine yüklendiğini; bir sorun olduğunda güç birliğinin yapıldığını; gerilimler ve çatışmalar çıksa da yakın insan ilişkilerini sürdüren sevgi ve paylaşımcılığı muhafaza ettiğini ve giderek çocuk-merkezli olduğunu söyleyebiliriz. Tabii bu açıklamalar, şimdiye kadar yapılmış araştırma verilerine ve sistematik gözlemlere dayanan hipotezler olarak kabul edilmeli. Umarım ilerde genç sosyal bilimciler aile konusundaki içi boş çekişmelerin dışında kalarak, aile araştırmalarında ‘çekirdek aile ağı’ gerçeğinden yola çıkar.   

Boşanmaların, aile içi kavgaların, kadın cinayetlerinin arkasındaki psikolojiyi, nedenlerini bir sosyolog olarak nasıl değerlendirirsiniz?

Kadın cinayetlerinin şüphesiz dışsal etkenleri var. Ancak aynı olumsuz dış etkenlere maruz kalanların büyük bir çoğunluğu kadın cinayeti işlemiyor. Bireysel farklılıkları dikkate almak zorundayız. Kadın cinayetleri daha çok psikiyatriyi, psikolojiyi ilgilendiren psikotik olaylar. Sorun bu olayların giderek artıyor olması. 

Kadın cinayeti işleyenlerin psikotik kişilikler olduğunu görüyoruz. Sosyolojiyi ilgilendiren taraf, olumsuz dış etkenler kadar toplumda değişen kültürel kodların rolünü de belirlemek. Modern rasyonel insan modeli ile yaygınlaşan  ve normalleşen  ben-merkezcilik bugün Batıda çok eleştiriliyor. Çağımız, Batılı özellikle Amerikalı sosyal bilimciler tarafından narsizm çağı olarak adlandırılıyor. Narsist, sosyopat, psikopat kişilikler tarihin her döneminde her zaman olmuştur. Sorun, rasyonel insan modeli ve diğer destekleyici etkenler sonucu narsizimin  normalleştirilmesi ve çatışmanın kutsanmış olması. Şüphesiz kadın cinayetlerinde dış etkenler, olumsuz yaşam şartları da önemli bir etkendir. Ancak konu gelir düzeyi, eğitim durumu, meslek, cinsiyet gibi çeşitli dışsal etkenlerle açıklanamayacak kadar kompleks ve derin.

Aile-içi kavgalar konusunda önce kişilik bozukluklarını paranteze alarak söylüyorum, faturanın tamamını erkeklere çıkarmak doğru değil. Bu, tümüyle kadınları suçlamak anlamına da gelmiyor. Meseleyi kadın-erkek karşıtlığının ötesinde insan temelinde ele almalıyız. Karşıtlıklardan beslenen, aslında kendisi ile kavgalı olan kişilere bunu anlatmak mümkün değil. Siz ne söylerseniz söyleyiniz, herkes kendi  anlamak istediği gibi anlıyor.

Bu zorlu coğrafyada Türk toplumunun her alanda  ‘akl-ı selim sahibi dirayetli insan’a ihtiyacı var. Radikal toplumsal cinsiyet teorileri ne söylerse söylesin, kadın ve erkek farklı biyo-fizyo-psikolojik özelliklere sahip. Ancak insan oluşta aynılar. Mesele, kadın erkek karşıtlığı değil; beşer olarak kadın ve erkeğin sahip oldukları insan potansiyelini nasıl keşfedeceği ve geliştireceği meselesi olmalı. insanın değeri, hoşgörü, empati, sabır gibi kelimelerin ne kadar çok söylendiği hiç önemli değil. Önemli olan insanların bu kavramları duygularında nasıl yaşadığı ve  davranışları ile nasıl yaşattığı. 

Kıymetli Hocam gördüğümüz kadarıyla millet olarak boşanmayı bilmiyoruz. Ya da medeni bir şekilde boşanma ve sonrasında nasıl davranılır bunu beceremiyoruz. Boşandıktan sonra bile bir sahiplenme ya benimsin ya toprağınsın anlayışı var. Kadın cinayetlerinin bir çoğu da boşanmış ya da boşanmak üzere olan çiftlerde çok fazla. Ne dersiniz?

Hukuken boşanmış bir çift  artık ayrı konutlarda hatta ayrı yerleşim merkezlerinde yaşamaya başlar ve çocukları yoksa ya da çocuklar yetişkin ise birbirleri ile olan her türlü irtibatı rahatlıkla kesebilir. Ancak fiziki mesafe çok önemli değil. Hukuken boşanmak yetmiyor. Kişilerin zihinsel olarak da boşanması gerekiyor. Bunu başarabilen kişilerin az sayıda olduğunu görebiliyoruz. Bu tamamıyla insanın kendi kendisi ile iletişimi ile ilgili bir durum. Kötü bir evililiği ve boşanmayı, hayatın akışı içinde yaşaması gereken bir tecrübe olarak anlamlandıranlar geçmişe takılıp kalmıyor. Arada çocuklar olsa bile araya ‘zihinsel mesafe’ koymayı başarabiliyorlar. Ancak hayatı kendi isteklerine göre kontrol edebileceği yanılgısında olan birey için bu çok zor.

Yaklaşık üç yüz yıldan beri insanlar kendi hayatını belirlediği hedeflere göre biçimlendirme gücüne sahip  olduğuna inandırılmış. Modern insan, her fırsatta kendi çıkarını maksimize etme gücüne sahip  akılcı birey demek. Kutsal ile bağını kopardığı için de özgür.  Hal böyle olunca  insanın egosunu besleyen modern değerler sistemi içinde boşanmaların kapanmayan yaralar açması çok  normal. Oysa tüm kadim manevi gelenekler ve stoacılar başta olmak üzere kimi filozoflar insana, gücünün sınırlarını bilmeyi öğütler. Beşer olarak haddini bilmeyen egosu yüksek insanlar, hatta yakınlarına zulmeden insanlar her zaman vardı. Ancak modernleşme ile ego adeta kutsandı ve ben-merkezcilik normalleştirildi. Şimdi koronavirüs insana sınırlarını hatırlatıyor, ama zamanla çoğunluk yine sınırları unutulacak.

Hakkıyla yapılamamış bir boşanma konusunda acılı günleri ve yılları yaşayanlar aslında çocuklar ve gençler oluyor. Kendi kendisi ile sağlıklı iletişim kuramamış yani öz-eleştiri yapmayan ve  hayatını beş duyu ile algıladığı bir dış dünyaya hapsetmiş ebeveynler, söylemi ne olursa olsun, evlatları kendi iktidar alanının nesnesi haline getiriyor. Çocuklar üzerinden ego savaşını sürdürerek öç almaya çalışıyorlar. Üstelik bazen en güzel insani değerleri, o değerleri yaşamaya ve yaşatmaya çalışanlardan çok daha güzel ifade edebiliyorlar. Gerçekten de sözler önemli değil.

Egosunun ihtiyacı olan iktidar alanını evlatları üzerinden oluşturan narsist anne veya babaların, gerçek anlamda evlatlarını sevdiklerini düşünmüyorum. Zaten ben-merkezcilik, adı üzerinde “Önce ben ve her şey benim için” demektir. Evlatlar onların ihtiyacı olan teba aslında. İkinci kuşak için asıl zarar, ebeveynlerinin boşanmasından çok ebeveynlerin ego savaşında taraf olmak zorunda bırakılmaları.  Bu tip örnek olaylar bize tekrar insan faktörünün ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

İç dünyası ile dış dünya arasındaki dengeyi kurabilen insana; hayatın belirsizliği içinde kendi gücünün sınırlarını bilen insana; paylaşmayı bilen şefkatli, adil ve dirayetli insana ihtiyaç var. Şüphesiz kimse mükemmel değil; hatalar, kusurlar insan için. Hatalarından çok şey öğrenmek de insan için. Önemli olan kadın veya erkek olsun, kişinin bildiklerini lafta bırakmayıp, bildikleri ile amel etmeye çalışması. Düşe kalka da olsa… 

Aile içi iletişim, huzurlu iletişim hususunda neler söylersiniz?

Biraz önce sözünü ettiğimiz insan ile mümkün. Huzur, huzurda olmaktan gelir. Huzuru bir nebze bile olsun tatmamış insanın huzurlu bir ilişki sürdürebilmesi mümkün değil… Ailede egosunun tutsağı olmayan akl-ı selim sahibi insan sayısı ne kadar fazla ise, aslında kendi ile kavgalı huzursuz kişinin olumsuz etkileri o kadar kolay azaltılmış oluyor. Aksi takdirde aile hayatı cehenneme dönüveriyor. Bu gibi durumlarda ‘çadırın orta direği’ sayesinde iletişim devam ediyor. Tabii bir kişi, huzurlu bir etkileşim için çoğu zaman yeterli olamıyor.

Malum çok zor bir süreç yaşıyoruz. Koronavirüs hepimizi evlerimizden çıkamaz hale getirdi. Bu zorunlu evde kalma ve etkileri hakkındaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

Çok farklı ve zor bir süreç yaşıyoruz. Ancak kanaatimce beterin beteri var. En azından tepemizden füzelerin yağdığı bir savaş yaşamıyoruz. Savaş olan tüm topraklardaki insanlara Allah yardım etsin. Her zaman insan olumlu yönden bakmalı. Bugün sinirbilim araştırmaları, bize korku, kaygı gibi olumsuz duyguların insanı düşünemez hale getirdiğini, paralize ettiğini bilimsel olarak açıklıyor. Velhasıl ‘korku yerine ümid’, bir kandırmaca değil. Bilimsel bir gerçek. Korku, kaygı, üzüntü gibi duygular bizi atıl bırakıyor. Karar alamaz, sağlıklı düşünce üretemez hale getiriyor. Bu yüzden olumlu düşünce çok önemli…

Mesele yine insanda başlayıp, insanda bittiği için zorunlu evde kalma sürecini her aile kendi iç yapısına hâkim olan kimliğine göre yaşadı. Bu arada kaygıları besleyen iletişim teknolojilerinin bir yandan da bu sürecin kimi olumsuz etkilerini azalttığına da şahit olduk. Küçük çocukları olan aileler görece zorluk çekti. Ama  çocuklarla olan ilişkilerini zenginleştiren ebeveynler de oldu. Gençler zaten cep telefonları ve  bilgisayarlar ile meşguldü. Ancak uzaktan eğitimin sıkıntılarını da  yaşadılar. Kimi yaşlılar dışarıya çıkamadıkları için bunalıma girdi. “Yaşlılarımız böyle ise gençler ne yapsın!” demeden geçemeyeceğim. Bazı ailelerde bazı  sorunlar daha çok arttı. Bazı aileler birbirine daha çok bağlandı. Velhasıl, zorunlu evde kalma sürecinin etkileri konusunda toptancı sözler söylemek mümkün değil.

Kimileri sızıldansa da, sağlığı koruma açısından bu sürecin iyi geçtiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Alınan tedbirlerin güven verici etkisini de hesaba katmamız lazım. Şikâyetlere gelince, insanımız sızıldanmayı genellikle pek sever. Ayaküstü karşılaşmalarda, kısa ve hoş bir iletişim olsun amacı ile “Bugün hava ne güzel!” dersiniz, “ama” diye başlayan itiraz cümlesi ile susturulursunuz. Ya iki gün önceye kadar hava çok berbattır, ya da meteoroloji hafta sonu havanın bozacağını söylüyordur… Bu şikâyet hali, toplumsal kimliğimizin arızalı yönlerinden biri. Ancak mantıklı itirazlara ve tepkilere her zaman değer verilmeli. 

Hocam koronavirüs sonrası süreç hakkındaki düşünceleriniz neler? Bir sosyolog olarak değerlendirmeleriniz…

Koronavirus sonrasında bazı şeyler değişecek şüphesiz. Ancak spesifik olarak nelerin değişeceğini söylemek pek mümkün değil. Gelecek hakkında konuşanlar ya dünyayı yönetmek isteyenlerin emrindeki füturistler, ya astroloji uzmanları ya da falcılar. Bu yüzden sosyal komplo diye küçümsemeden önce füturistlerin ne söylediğine dikkat etmek gerekir diye düşünüyorum. Zira dünyayı etkileyen her büyük olay sonrasında yeni bir düzene geçilmiş. İşin açıkcası yeni dönemin pek iç açıcı olmayacağını düşünenlerdenim.

Bireyler üzerinden konuşacak olursak, çarşambaya bakarak perşembenin gelişi hakkında bir şeyler söyleyebiliriz. Çoğunluğun en kısa sürede olanı biteni unutacağını ve bu zorlu günlerden ders çıkaranların azınlıkta kalacağını rahatlıkla söyleyebilirim.

Gelecekte aile yapısının nasıl dönüşeceği konusuna gelince, insanlığı tehdit eden transhümanizme rağmen, her çağda olduğu üzere, insan olmanın erdemini ve güzelliğini yaşayan ve yaşatanlar var olacaktır. Tüm insanlığın doğası değişmedikçe, ki bu hiç bir zaman mümkün olamayacak, aile her zaman varlığını, en zor şartlarda bile, değişerek de olsa sürdürecektir. Sözlerimi kırk yaşlarında genç bir adamın annesine yazdığı mesaj ile tamamlamak istiyorum: “İnsanın ailesi meğerse tamamlayıcı gücüymüş… Yanyana olmak tabii ki çok güzel, ama asıl ihtiyaç varlıklarını hissetmekmiş. Sizleri çok özledim ben”.

Teşekkür ederim.

Biz teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ sordu Beylü DİKEÇLİGİL yanıtladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...