Bayram Bilge Tokel, Neşet Ertaş’ı Anlattı

Hocam, asıl ilgi ve ihtisas alanınız halk müziği olmakla birlikte, teorik/nazari anlamda sanat müziği ile de ilgileniyorsunuz. Daha doğrusu Türk Müziği ile hem teorik, hem pratik hem de akademik ve icra anlamında uğraşıyorsunuz. “Türk Müziği” hakkında kısaca ne düşünüyorsunuz? Genelde “Sanat Müziği” ve “Halk Müziği” birbirlerine karşıt olarak konumlandırılır. Bu konuda neler söylersiniz?

Öncelikle “Türk Müziği” tabirini genellikle piyasada kullanıldığı gibi, yani “klasik/Türk sanat müziği” karşılığında kullanmadığınız için teşekkür etmek isterim. Çünkü “Türk müziği” kavramını, geleneksel sanat ve halk musikisi birikim ve kültürümüzün tümünü içine alan şemsiye bir kavram olarak kullanmamız daha doğru olur. Sadece bir türün adı olarak kullanmak, Türk müziğinin diğer tür ve formlarına haksızlık olur. Eğer müziğimizi etnik kökenine vurgu yaparak isimlendirme ihtiyacı duyulursa, bunu “sanat” müziği için değil “halk” müziği için kullanmak gerçeğe daha uygun düşer.

Emek verdiğim, zamanımı ve mesaimi hasrettiğim alan evet halk müziğidir, yani türkülerimizdir. Ama icra, uygulama işiyle profesyonelce uğraşıyorsanız, konunun teorik/nazari boyutu da sizi ilgilendiriyor, ilgilendirmeli. İşte o zaman Türk müziğini bir ve bütün olarak görmek zorundasınız. Çünkü, adına bir türlü karar veremediğimiz geleneksel sanat müziği, klasik Türk müziği, ya da Türk sanat müziği, her ne denirse bu türle, halk müziğimiz birbiriyle ilgisiz, ayrı milletlerin farklı müzikleri değil ki. Aynı teorik arka plana sahip olması, ortak nazariyattan beslenmesi gereken türler. Ama tarihi süreçte bu pek öyle olmamış. Bir birlerine yaklaştıkları, uzaklaştıkları dönemler olmuş ama sistemin özünü oluşturan tarihi gerçek, yani “önce türküler vardı” hakikati göz ardı edildiği için bizim Türk müziği nazariyatımız, teorik sistemimiz hâlâ eksik, yanlış, topal, kusurlu, tartışmalı bir sistemdir. Dolaysıyla her kademedeki müzik eğitim ve öğretimimiz değil uluslararası, ulusal ölçekte bile genel kabul gören bir sisteme kavuşamamıştır henüz.

İslam kültür ve medeniyet ailesine dâhil olduktan sonra edebiyatımız, şiirimiz, zevkimiz, dilimiz ve elbette en başta musikimiz halktan, halkın konuştuğu dilden, halkın söylediği ezgilerden, halkın zevk ve kültür dünyasından, tek kelimeyle “milli kültür”den daha da uzaklaşmış ve zaman içinde bu makas daha da açılmıştır. Bir yüksek zümre zevki, edebiyatı, sanatı, müziği her dönemde, hatta her toplumda vardır, olmuştur ama bu bizdeki kadar birbirinden kopuk ve hatta birbirini inkâr eden ya da kendi varlığını diğerinin yokluğuna bağlayan bir tutuma evrilmemiştir. Osmanlı’da özellikle Fatih’ten sonra yoğunlaşan merkezi yapı ve otorite, siyasi ve sosyal alanla sınırlı kalmayıp kültür, sanat alanına da sirayet etmiş ve merkezi oluşturan, merkezde yer alan her şey kendi dışındakini çevre, taşra, yabancı olarak görmüş. Bir tek İstanbul vardır, bir de diğerleri, o diğerlerinin hepsi uzak ve yadırgıdır…

Fakat yine de halk müziği/sanat müziği karşıtlığının keskinleşmesi ve kurumsallaşması cumhuriyet dönemi politikalarının ürünüdür. Çünkü Osmanlıyı red ve inkâr eden yaklaşım, cumhuriyeti şeklen de olsa halka, milletin özüne, halkın müziğine, diline, kültürüne yaklaştırmıştır. Ama cumhuriyet elitlerinin duygusal ve ölçüsüz Osmanlı karşıtlığı tarih, gelenek, din, kültür karşıtlığına indirgenince, jakobenizm ve her şeye ideolojik bakmak olağan hale gelmiş ve bu durum Cumhuriyetin en büyük kusuru olmuştur. Daha sonra devletin kıblesini de değiştirip tamamen Batıya yönelmesiyle işler iyice Arap saçına dönmüştür. Bugün hâlâ bu dolaşık saçı açmak için uğraşıp duruyoruz.

Bayram Bilge Tokel deyince aklımıza direkt Neşet Ertaş geliyor. Neşet Ertaş deyince de Bayram Bilge Tokel… Oysa geleneksel musiki kültürümüz ve genel halk müziği üzerine yazılarınız, kitaplarınız var. Yirmi yıldır hazırlayıp sunduğunuz çok sayıda televizyon programı, ilki yirmi üç sene önce ABD’de çıkmış dört türkü albümü vs. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu benim zaaf, eksiklik ya da kusurumdan değil, Neşet Ertaş’ın meziyetlerinden kaynaklanan biraz da doğal bir durum. Doğallığı, Neşet Ertaş isminin toplumun gönlündeki, hafızasındaki büyük yeri ve karşılığı ile ilgili. Biraz da bunda, Ertaş’ın hayattayken konserlerinde, tv’lerde, eş dost ortamında benim kendisi ile ilgili çalışmalarımı gereğinden fazla büyüterek bana iltifat etmesinin de rolü olabilir. 25 yıllık Almanya gurbetinde unutulmuşken yeniden halkıyla kucaklaşmasını, Türkiye’nin her yerinde verdiği konserlerle çevresindeki fakir fukaraya yeniden yardım imkânına kavuşmasını, yıllardan sonra Türkiye’de ev bark sahibi olmasını vs. bana bağlardı. Bunları bu şekilde söylememesi için kendisine ısrarla ricada bulunur, hatta yalvarırdım ama dinlemezdi.

Gerek Bozkırın Tezenesi belgeseli, gerek hakkında yazdığım kitap, TV programları vb. çalışmalara atıfta bulunarak, “her şeyin sorumlusu aha bu gara suratlı Bayram Gardaşım” derdi… Oysa ben bir şey yapmamıştım, benim yaptığım, üzeri tozlanmış mücevherin tozunu üflemekten başka bir şey değildi. Tabii Neşet Ertaş ismi yıllar sonra ülkemizde yeniden gündeme gelirken her aşamada, her ortamda beraberdik, beraber anılıyor ve beraber görünüyorduk. Bunun da etkisi vardır şüphesiz. Ben böyle bir isme katkı vermek, destek olmak, faydası dokunmak, vesile olmaktan hep onur duydum. Neşet Ertaş’ın ismi anılınca benim ismimin akıllara gelmesi biraz normaldir belki ama benim ismim anılınca Neşet Ertaş’ın isminin akıllara gelmesinden büyük mutluluk duyarım ancak.

Neşet Ertaş, “Kırşehirli Mahalli Sanatçı”, “En Büyük Halk Müziği Sanatçısı”, “Türkü ve Bozlakların Usta Yorumcusu” gibi cümlelerle tanımlanıyor. Peki, Bayram Bilge Tokel’in Neşet Ertaş’ı kim? Onunla hayli zaman geçirmiş, en yakın dostu, arkadaşı, hatta kendi ifadesiyle “gardaşı” olmuş biri olarak neler söylersiniz?

Şimdi sizin bu ifadelerinizi duysa, telaş ve mahcubiyet içinde, tüm samimiyetiyle “estağfurullah efendim En Büyük Allah’tır” derdi, “Hâşâ, Usta Yaradandır” derdi. Bunlar mütevazı görünme ifadeleri değil, yüreğinden gelen, inandığı şeylerdi. Zaten inanmadığı, içinde sancısını çekmediği, bedelini ödemediği hiçbir duyguyu, sözü, şiiri, türküyü ne ağzına aldı, ne söyledi… Ne çalıp çığırdıysa yüreğinin sesini, gönlünün yangınını dile getirdi. Bizim dostluğumuzun dille tarifi zordur. Bana hep “Gardaşım” dedi, “Bayram Gardaş” dedi gönülden, ağız dolusu. “Biz ana baba ayrı gardaşız” derdi… Pek çok ortamda, “Bayram Gardaş beni kör kuyunun dibinden çekti çıkardı” derdi.

Benim Neşet Ertaş’la dostluğum, arkadaşlığım, kardeşliğim, hiç bir zaman onun isminin beni görünür kılması hesabı üzerine olmamıştır. Benim Neşet Ertaş’ın yanındaki varlığım, onun sanatının ve insani duruşunun geniş kitlelere etkili ve doğru biçimde ulaşmasına katkı ve destek sunmak için olmuştur. İşin özü, benim yaptığımı yapacak birileri bulunabilirdi ama Neşet Ertaş bir daha asla bulunamazdı…

Günümüz insanı şarkı ya da türkü dinlerken o musikiyi oluşturan, ortaya çıkaran coğrafya, kültür, yaşayış gibi hususlar hakkında pek kafa yormuyor. Siz her zaman müziğin tarihi arka planından, kültürden, yaşayıştan bahsediyorsunuz. Bu anlamda sizin de çok yerde belirttiğiniz gibi Kırşehir, halk müziği alanında önemli bir damar. Burada bir gelenek söz konusu. Bu gelenek ve Kırşehir’in müzik kültürümüzdeki yeri üzerine neler söylersiniz?

Üstadın pek seslendirilmeyen bir türküsü vardır:

Bunca erler evliyalar
Türkü sever türkü söyler
Görür gözlü enbiyalar
Türkü sever, türkü söyler Türküm diyen

diye başlar ve devam eder…  Şimdi Türk, Türkçe ve Türkü deyince Kırşehir’in önemli bir damar olduğu tarihi bir gerçek olarak ortaya çıkar. Ahi Evran, Âşık Paşa, Süleyman Türkmani ve Oğuz Türkmenlerinin bu mübarek yurtlarının kapı komşusu, Türk’ün ve İslam’ın iki zirve ismi: Hünkâr Hacı Bektaş Veli ve Yunus Emre. Göl yerinden su eksik olmaz diye güzel bir sözümüz vardır, Neşet Ertaş öyle durup dururken çıkmıyor. Muharrem Ertaş’ın o ölümsüz erişilmez avazı kendiliğinden yükselmiyor göğe… Abdal kültürü, felsefesi ve inancı mı?… Elbette ve amenna, zaten onun tarihi ve bilimsel çerçevesi “Türkmen/Abdal kültürü, felsefesi ve inancı”dır. Bu  inanç ve kültür de en rafine ifadesini ve gücünü Yunus’un ölümsüz şiirlerinde, Hacı Bektaş Veli’nin Türkçe/Türkmence tasavvufunda, Ahi Evran’ın mücadele felsefesinde ve Âşık Paşa’nın tarihî tanıklığında gösterir. Ve ayrıca yine aynı kültürel coğrafyaya mensup olan, isimlerinin önünde veya arkasında Abdal sıfatıyla anılan onca söz ve gönül sultanları…

İşte Neşet Ertaş’ın türküleri, Muharrem Usta’nın bozlakları, halay havaları, Hacı Taşan’ın, Çekiç Ali’nin türküleri, samahları, bu kadim kültürün ve köklü geleneğin çağımızdaki yorum ve ifadesidir. Türkiye’nin pek çok yerinde, bölgesinde Abdal aşiretine mensup insanlar yaşıyor ve hemen hepsi de aynı iş ve meslekle iştigal ediyorlar ama Neşet Ertaş sadece Kırşehir’den çıkıyor, Muharrem Ertaş, Hacı, Taşan, Çekiç Ali de öyle… Toprağın gücü, toprağın ruhu. Neşet Abi gönlüne yakın bulduğu kişilere “toprak kokuyor” derdi….

Neşet Ertaş’ı doğuran, olgunlaştıran ve onu son zamanların ustası yapan terkip hakkında neler söylersiniz?

Sanırım bir önceki sorunuza cevap verirken söylediklerim bu sorunuza da cevap teşkil eder. Yalnız Neşet Ertaş sadece son zamanların ustası değil, bütün zamanların ustasıdır. Sazda, sözde, seste ustalığın üçünün birden ilk defa Neşet Ertaş’ta bir araya geldiğini görüyoruz. Hem bu öylesine sıra dışı ve olağanüstüdür ki, Neşet Ertaş kadar teknik ve duygu kapasitesi yüksek bir saz icracısı, ses virtüözü ve söz ustası bugüne kadar görülmemiştir. Onun için bütün zamanların ustası demek daha doğru olur diye düşünüyorum.

Muharrem Ertaş, Hacı Taşan, Çekiç Ali

Yukarıdaki sorularla bağlantılı olduğu için sormadan geçemiyorum. Muharrem Ertaş, Hacı Taşan, Çekiç Ali… Neşet Ertaş’ın hayatında önemli yere sahipler. Kimdir bunlar, biraz tanıtır mısınız?

Bu isimler Neşet Ertaş için akrabadan da öte, aynı zamanda aile fertleri gibi yakın ve içeriden isimlerdi. Hacı Taşan’a hep Hacı Emmim derdi, karısıyla teyze çocukları idi. “Babam Muharrem Ustaydı amma, Haca Taşan da Hacı Taşan’dı haaa” derdi büyük bir takdir ve hayranlıkla. Çekiç Ali için de sazın pehlivanı derdi zaman zaman. Bu tabiri daha çok Bayram Aracı için kullanırdı ama Çekiç Ali’ye de dediğini hatırlıyorum. En iyisi bu ustaları Neşet Ertaş’ın diliyle anlatmak..  

Babasının ardından söylediği bir bozlakta onu şöyle anlatır:

Aydost deyince yeri göğü inleten
Muharrem Ustaydı bunu dinleten
Gönül kırmazdı bilerekten bilmeden
İnsan velisini neyledin dünya

Sazını çalarken kendinden geçen
Gönülden gönüle kapılar açan
Aşkın dolusunu nefessiz içen
Gönül delisini neyledin dünya

Garib’im babamdı Muharrem Usta
Bilirim aşıktı sevdiği dosta
Sazımın emaneti diyen en son nefeste
Sazın ulusunu neyledin dünya

Özet olarak insan velisi, gönül delisi ve sazın ulusu bir büyük usta, daha ne denir ki…

Hacı Taşan’ı da yine ardından söylediği bir ağıtta şöyle anlatır:

Hizmet için nice dağlar aşanı
Keskinli bilirler Hacı Taşan’ı
Bunca yıllık hizmetleri boşa mı
Açılsın meydanlar Taşan geliyor
İnsan hizmetine koşan geliyor

Var mıdır insandan daha üstünü
Bir bilirdi düşmanını dostunu
Diksinler Keskin’e onun büstünü
Açılsın meydanlar Hacı geliyor
Bir garip ölümü acı geliyor.

Allah Keskin’e Hacı Emmi’nin büstünü yaptırmayı bana nasip etti, Neşet Ustaya da açılışında konser vermek nasip oldu..

Halk müziğimizin formlarından olan Bozlak, Barak, Hoyrat hakkında kısaca bilgi verir misiniz?

Türk Halk müziğimizin uzun hava genel adıyla anılan, ait oldukları yörelerin en karakteristik ve en eski ezgi kalıplarını oluşturan kadim müzikal formlarıdır. Anadolu’yu yurt tutmak için yola çıktığımızda kervanlarımızla taşıdığımız yükte hafif, pahada ağır en değerli şeyin kopuzun tellerinde getirdiğimiz bu musiki mirası olduğunu düşünüyorum. Oğuz Türkmenlerinin Anadolu’ya at sırtında getirdikleri bu Türkmen müzik kültürünün başında da Bozlak, Barak, Hoyrat ve Maya gibi uzun hava formları gelir… Bozlak Orta Anadolu merkezli Türkmen müziğidir, gelmiş geçmiş en usta geleneksel icracısı Muharrem Ertaş’tır. Barak Güneydoğu merkezli Barak Türkmenlerinin müziğidir, en usta icracısı Oğuzelli Şerif Akbağ’dır. Hoyratın ustası çoktur ama popüler bir icracı olarak Urfalı Kazancı Bedih’i sayabiliriz. Bunun ötesinde söylenecekler teknik bilgiye gireceği için bu kadarı yeterli olacaktır.

Hocam güncel bir soru sormak istiyorum. Zamanında belli çevrelerce hor görülen, görmezden gelinen türküler, uzun havalar televizyonlardaki programlarda, dizilerde çokça yer alıyor. Dizilerde özellikle türküler kullanılıyor ve bunlar hayli ilgi çekiyor. Bu durumu nasıl yorumlarsınız, bu dizilerin türkülerin yayılmasına bir katkısı olmuş mudur?

Olmuştur sanırım. Fakat burada türkülerin dizilere katkısı belki daha önemli ve öncelikli. Bazı dizilerde türküler tepe tepe, paspas gibi kullanılıyor ve çok büyük ayıp ediliyor. Her şeye rağmen yine de daha çok dizilerle kendine bir dünya kuran pek çok insanın, böylelikle türküyle akrabalıklarını hatırlamalarına, yoksa bile yeniden bir akrabalık tesis etmelerine vesile olduklarını düşünüyorum. Şu nokta önemli: Yıllar önce ve belki de çok farklı bir bağlamda söylenmiş ‘eski’ bir türkünün yeni, yepyeni bir hayat içinde var olabilmesi, kendine karşılık bulması türkünün gücünü gösterir. Galiba her gerçek türkü her dem taze ve hep “eskimeyen yeni” olarak kalıyor.

Neşet Ertaş, Bayram Bilge Tokel

Son olarak neler söylemek istersiniz?

Bir kez daha Neşet Ertaş üstadı konuşmaktan, Onu yadetmekten çok memnunum. Teşekkür ederim.

 Bayram Bey bu samimi sohbet için biz çok teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Not: Maarif Mektepleri Yayınevi Sahibi İbrahim Sertkaya‘ya katkıları için teşekkür ederiz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir