Cengiz Aytmatov’la Giderayak Ropörtaj

Hangimiz okumadı, Öğretmen Duyşen’i, Cemile’yi, Kopar Zincirlerini Gülsarı’yı, Toprak Ana’yı, Beyaz Gemi’yi, Selvi Boylum Al Yazmalım’ı, Gün Uzar Yüzyıl Olur’u… Cengiz Aytmatov (1928- 10 haziran 2008 ) öleli 12 yıl olmuş.

“Gözlerimi kapayabilir, kulaklarımı tıkayabilir, ama düşünmeden edemezdim.”, der büyük yazar Toprak Ana’da.

Cüssesi kadar yüreği de kocaman Cengiz Aytmatov’un İstanbul günlerini, henüz dün gibi anımsıyorum, onu tanımış olmaktan bahtiyarım, anısına derin saygıyla, babam, Bekir Yıldız’ın Cengiz Aytmatov ile yaptığı söyleşiyi paylaşmak istedim, yıl 1975…

Bekir Yıldız, Türkiye’de bulunduğu sürece Cengiz Aytmatov‘la birlikteydi. Tam ayrılış öncesinde bir de röportaj yaptı onunla. Aşağıda Bekir Yıldız’ın Cengiz Aytmatov’a ilişkin izlenimlerini, daha sonra da, vapurda, giderayak yapılan konuşmayı yayınlıyoruz. Sorularda da, yanıtların çevirisinde de, konuşma dili özgünlüğünü bozacak bir değişiklik yapmadık.

Televizyonda, Sadi Yaver Ataman’nın yayımladığı kitapla ilgili reklamı izlerken, karım, ‘Ataman ismini duyunca, aklıma hep uzun bir sopa geliyor,’ dedi. ‘Nedenmiş?’ diye sordum. ‘Hani Fındıkzade’deyken Ataman’lar karşımızda otururlardı ya!’ ‘Eee’Bir gün, kapılarının önünde oynayan çocukları, gürültü yapıyorlar, diye, kovalamıştı da… Kalın, uzun bir sopayla…’

Ben de, son günlerde hangi çocuğu görsem, aklıma Cengiz Aytmatov geliyor. Oğuz Akkan’la birlikte, Uludağ’a götürmüştük Cengiz’le oğlu Askar’ı. Bir kaç günden beri Türkiye’deydiler. Birlikte olduğumuz süre içinde, Cengiz Aytmatov, oğluna olağanüstü ilgi gösteriyor, oğlu da saygıda kusur etmiyordu. Cengiz, yemek arasında bir Japon atasözünü anlattı, Akkan’la bana.

Bir çocuk, anası, babası için, yedi yaşına kadar kral ya da kraliçeymiş’ dedi. ‘Yedi yaşından on yedi yaşına kadar köle, on yedi yaşından sonra da, eğer bir erkek çocuksa, babasının en yakın arkadaşı olurmuş. Öyle değil mi Askar?’ Askar, iki kişiymiş gibi kocaman cüssesiyle oturduğu sandalyesinde küçük bir çocuğun tatlı gülümseyişiyle, ‘Kölelikten kurtulmama bir yılım kaldı, öyle değil mi baba?’ diye sordu. ‘Bir yıl’ dedi Cengiz Aytmatov, ‘Ağabeyinle içki bile içiyorum’, ‘İçiyorsun baba’, dedi Askar.

Günlerce birlikte oldum Cengiz’le. Hayata karşı böylesine özenli bir insana rastlamamıştım doğrusu. Her şeyle ilgileniyor, sanki Türkiye’de ölünceye kadar kalacakmış gibi, gözünü dört açıyordu.

Bekir Yıldız

Oğuz’la, sorduğu her soruyu aynı içtenlikle yanıtlamaya çalışıyorduk. Ama, doğrusu, salt bir sorusunu gönlümüzce yanıtlayamadık diyebilirim. Aytmatov, özellikle Ankara’ya kadar uzanan gezimiz sırasında güzel yerleri görür görmez, ‘İşçiler nerede oturuyor?’ diye soruyordu. Çoğu kez Oğuz’la bakışıyor, ya o, ya ben, ‘Şurada’ diye, tepedeki, çukurdaki evleri gösteriyorduk. Cengiz inanmamış gibi, bir kaç yüz kilometre sonra, sorusunu yineliyordu. ‘İşçiler nerede oturuyor?’

Gezimiz boyunca Cengiz hep işçileri aradı, biz de hep işçilerin oturdukları yerleri göstermektense, yıllardan beri coğrafyamızı satarak geçindiğimizi anlattık.

Vapurun kalkmasına bir saat kala Galata rıhtımına geldiğimizde, Cengiz, en az yeni, elli altmış Türkçe sözcük öğrenmenin mutluluğu içindeydi. Bir röportaj yapmak üzere vapurun merdivenlerini çıkarken, şu gerçeği kesin olarak biliyordum: Cengiz için ülkesine, çoluk çocuğunun yanına gitmenin sevinciyle, burada bir kaç saat daha kalıp Türkçe konuşmanın mutluluğu eşti.

Aşağıda okuyacağınız röportajı, Ataol’la birlikte yapıp gemiden ayrıldık.

Aytmatov şimdi, binlerce kilometre ötede. Belki, Kırgızistan’ın bir köy evinde. Belki, Moskova’nın geniş caddelerinde, otelin birinde uyuyordur. Belki de, yakında yayınlanacak romanının son çalışmalarını yapıyordur masasının başında. Ama, inanın, Cengiz, benim hemen şuracığımda, yanıbaşımda, yüreğimde… Oysa, aynı havayı, aynı güneşi, hatta aynı içkiyi, ekmeği paylaştığım öylesine Türkiyeli insanlar var ki, şu son günlerde neler yazdılar toplumcu edebiyatın kavgasını sürdürenlere karşı. Kolumuzu uzatsak, değecekmiş kadar yakınımızda olan böylelerine düşmanlık duymamak mümkün mü?

Çağımızda, uzaklık – yakınlık nasıl da yer değiştiriyor değil mi? Selam sana Cengiz.

B. Y.: Türkiyemizi gezip dolaştın. Devamlı burada kalman gerekseydi yani Türkiye’de, Türklerin tarihi geçmişiyle mi ilgilenir, bugünkü politik olayların etkisiyle daha güncel konulara mı yönelirdin?

C. A.: Tuhaf bir soru, Türkiye’de kalmak… Biz Türk halkları büyük bir alana yayılmışız. Bir kısmı burada, Akdeniz’le Karadeniz arasında, Boğaz’da, Anadolu’da, sayıca az olmayan bir başka kısım Orta Asya’da, Avrupa bölümünde bir kısmı da. Her halk nerede ortaya çıktıysa orada yaşamalıdır. Tarihsel olarak nerede doğduysa. Kuşkusuz, memnuniyetle yaşamak isterdim Türkiye’de. Bir yıl, iki yıl, Türkçeyi iyi öğrenmek için. Türkiye edebiyatını özgün yapıtlardan okumak için, dostlarımla daha yakın tanışmak için. Fakat, yerim herhalde, kendi yurdumdur. Bunun için yanıtlayamayacağım bu soruyu, burada kalsam ne yapardım sorusunu. Burada olan iyi ve belki iyi olmayan her şeyi bütün yüreğimle duyuyorum. Seçkin, güzel olan bir şey gördüğümde Türkiye’de, hatta diyelim bir bina, bir sanat yapıtı, insanlar, sözcükler, konuşmalar, ne bileyim, hatta küçücük, basit şeyler, ilgilendiriyor beni. Öte yandan beni ezen, burada görmek istemediğim bir şey gördüğümde, bu da kuşkusuz üzüyor beni. Burada yaşasaydım, Türkiye’nin tarihini öğrenirdim, fakat kuşkusuz benliğimin büyük kısmını çağdaş Türkiye’nin gerçekliği alırdı. Onu etkilemek, değiştirmek için bir şey yapamayacak olsam bile, hiç değilse, derinliğine öğrenirdim bunları.

B. Y.: Sana göre Türkiye’de yaşayan Türklerle Kırgızistan’da yaşayan Türkler arasında en önemli fark nedir ve bu fark karşısında edebiyatın tavrı ne olabilir?

C. A.: Bence fark ortada zaten. Toplumsal durumların kendisiyle. Biz sosyalist ülkede, siz kapitalist ülkede yaşıyorsunuz. Zaten bunun tek başına bir farklılığın damgasını vurmaması olanaksız. Fakat ille de farktan söz etmek niye? Fark, fark… Olduğu yerde duruyor zaten fark, bir yere gideceği yok. Bana öyle geliyor ki, benzerlikler, yakınlıklar üzerinde daha çok durmalı. Bütün alanlarda, bizi yakınlaştıran şeyler üzerinde. Halklar çok çabuk yabancılaşırlar birbirlerine. Birbirlerine ilgi duymamaları, hatta birbirlerini hor görmeleri mümkün. Fakat iyi olan ne var bunda? Her an yakınlaşmanın nedenini, olgusunu aramak gerekir. Karşılıklı sevginin, hele Türkçe konuşan halkların uzakta da olsa birbirlerini sevmeleri, birbirlerine saygı duymalarından doğal ne olabilir? Fakat her şeyden önce edebiyat alanlarında yakından tanımalıyız birbirimizi. Biz orada Sovyetler Birliği’nde büyük bir ilgiyle izliyoruz burada olanları. İyiliğiniz bizi sevindiriyor, bir yıkımınıza bütün yüreğimizle üzülüyoruz.

B. Y.: Seninle birlikte günlerce dolaştım. Özel olarak konuştum. Bunun dışında bir çok basın toplantısına katıldım. Dikkatle izledim. Sovyetler’deki, daha doğrusu Kırgızistan’da yaşayan Türklerin sorunlarını çoğu kez etnik özellikleriyle ortaya koydun. Sınıf çelişkilerini söz konusu etmedin pek. Bunun sebebi ne?…

Cengiz Aytmatov

C. A.: Birincisi iki gözüm Bekir, bizim sosyalist toplumda Tanrı’ya şükür öyle derin sınıfsal çelişkiler yok beni telaşa düşürecek ve hakkında konuşturacak. Sosyalist toplum da bunun için kurulmuştur zaten. Sınıf çelişkisi olmadan, büyük toplumda tek bir birlik olarak yaşamak için. Kuşkusuz bizim bazı etnik sorunlarımızdan söz edebilirim size. Kuşkusuz, sınıfsal sorunlar bugün karakteristik değil bizim için. Etnik sorunlara gelince… Etnik sorunların sınıfsal sorunlardan daha az önemli olduğunu düşünmemek gerekir.

Evet, sınıfsal sorunlar her zaman siyasal bakımdan öndedir. Her zaman günceldirler ve yaşayan her insanı her zaman ilgilendirirler. Fakat, etnik sorunlar, büyük çağsal sorunlardır. Onları da unutmamak gerekir. Bunun için bir etnik sorundan söz ettim. Siz de bunları bilesiniz, diye belki. Anlayasınız diye. Etnik sorun nedir? Her ulus, her halk sürekli olarak gelişir. Sürekli olarak yeni sorunlarla karşılaşır. Herhangi bir halkta, ulusal toplulukta bütün sorunlar çözüldü, tam esenliğe erişildi dersek, doğru değildir, bu. Tarih değildir bu. Tarih bir başarıdan, bir düzeyden öteki, bir sonraki düzeye geçiş demektir.

B. Y.: Ben 1973’de Alma Ata’ya geldim. Asya Afrika Yazarları Toplantısı’na. Oradan da bazı cumhuriyetleri gördüm. Şöyle bir düşüncem var. Bilmiyorum, sen ne diyorsun buna. O da şu: Kazakistan, Kazakistan’da yaşayan insanlar ve onların arasındaki ilişkiyi dünyanın en güzel ilişkisi olarak gördüm. Acaba bunun nedeni kapitalizme bulaşmamış olmalarından mı?

C. A.: Bu soruyu bir bilim adamı olarak yanıtlayamam. Kapitalist aşamadan geçmek ya da geçmemek ne verir. Bir bakıma, herhalde çok olumlu bir şey, başka bir bakıma, belki de olumsuz bir yanı da var. Fakat toplumumuzda, bu arada sözünü ettiğin Kazakistan’da en iyi olan her şey bizim devrimci oluşumumuzun başarısıdır. İyi bir şey yaptıysak eğer, devrimle bağımlıdır bu.

Militan Dergisi, Kasım 1975

Vildan Yıldız KRAEMER

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...