Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak

Sizi “Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak” gibi zor, meşakkatli, gerçekleşebilmesi için çok emek isteyen bir görevi, bir misyonu sırtlanmış olarak görüyoruz. Akademik ve düşünsel çizginizi bu misyona göre çizmiş durumdasınız. Felsefe’yi Anadolu’da yeniden yurtlandırmak. Demek ki Anadolu bir zamanlar felsefenin yurduymuş ki Onu yurduna tekrar çağırma gayesi ve gayretindesiniz. Anadolu gerçekten felsefenin yurdu muydu? Neler söylersiniz bu hususta?

Öncelikle “tek kişilik bir ordu” gibi çalışıp, “dibace” isimli sitede Türk kültürüne olan katkılarınız, farklı seslere yer vermeniz ve bu anlamda Anadolu’nun felsefi damarlarını yeşertmeye katkınız için teşekkür ederek sözlerime başlayayım. Bir misyon, bir görev mi bilemem ama İslam Felsefesi alanında çalışan bir kardeşiniz olarak “ödev ahlakı” içinde ben ve Çorum Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Aygün Akyol ile bu gayret içindeyiz. Anadolu Uygarlığının simgesi konumunda olan Hitit medeniyetinin merkezinde genelde Felsefe tarihi özelde İslam Felsefesi tarihi ve onun bünyesinde İslam Ahlak ve Felsefi ile Türk Düşünce tarihi bilim dalına ait derslerde kronolojik okumalarımızı sistematik bir şekilde bu niteleme altında topluyoruz. Malumunuz kadim zamanlarda Anadolu’da Hattiler, Sümerler, Akadlar, Babilliler, Asurlular, Frigyalılar, Urartular İyonya yani Grek kültür ve medeniyetleri yaşadı. Malum olduğu üzere Antik felsefe İyonya üzerinden sunulur bütün insanlığın felsefi birikimin buradan kaynaklandığı anlatılır, Yunanistan’ın da bu nedenle Batı’nın şımarık çocuğu olması buradan kaynaklanır. Oysa Anadolu uygarlığına bakınca Likya’nın demokrasinin beşiği olduğu Antalya civarında 23 site devletin birleşip Patara yani bugünkü Kaş’da parlamentolarını kurduklarını unuturuz. Oysa Montesquieu, “eğer mükemmel bir konfederasyon cumhuriyet örneği vermem gerekirse Lykia’yı gösteririm” demiştir. Yüzyıllar sonra Likyalılar’ın kurmuş olduğu bu federal sistem, ABD’nin kuruluşunda da örnek alınır. Bu noktada Lykia Birliği yasalarının Amerika Birleşik Devletleri anayasası gibi çağdaş dünyaya etkilemesi açısından ilk demokratik birlik olduğu ve Atina’yı öncelediğini bilirler ama gündeme getirmezler. Büyük İskender’in Mısır Üzerinden adının verildiği İskenderiye üzerinden Atina’ya taşınan kültürel birikime, Afrika’nın Uzak ve Yakın doğu’nun birikimini hocası danışmanı Aristoteles’in katkısıyla Helenistik felsefe diye evrenselleştirdiği malum. Yunanistan’ın geçen ki yıllarda Makedonya ismini resmen kabul etmeyip Kuzey Makedonya diye değiştirilmesini istemesi ve bunu kabul ettirmesinin temelinde Anadolu Uygarlıklarının ve felsefesinin temelleri yatmaktadır. Büyük İskender ve hocası Aristoteles makedondur, Grek değildir, hatta Platon yani doğum ismi olan Aristokles, Akademinin başkanlığını en parlak öğrencisi olan Aristo’ya değil de yeğenine bıraktığını bu bağlamda ara soru olarak bırakayım. Demem o ki, Anadolu kadim dünyanın uygarlıklarının merkezi, felsefi düşüncenin yurdu, saydığım medeniyetler de bunun somut göstergesi.  Sorunuzun Yeniden Yurtlandırmak kısmına geleyim, biz bunu Farabi’yi hareket noktası olarak alıyoruz ve felsefenin asli yurdunu kaldeliler olduğunu, Mezopotamya kültürleri üzerinden Mısır’a oradan İskenderiye hattından Atina’ya geçtiğini, Sokrates, Platon ve Aristoteles ile sistematik hale geldiğini ve İskender’in bölgedeki en etkin güç olan Persler’i yenerek Hindistan’a kadar ulaştığını dolasıyla hocası nezdindeki birikime yeni felsefi katkılar sağlanmasına yol açtığını söylüyoruz. Diğer bir ifadeyle Helenistik felsefenin doğu ve Batı kültürlerini bir potada eritmesi, doğu ve batı’nın kategorik ayrımlar olduğunu göstermesinden hareketle Farabi’nin İslamiyetin bu kadim kültürle yüzleşmesi, bilgi ve bilim tasavvurlarını önce tercüme, sonra özümseme ve yeni verilerle güçlendirmesi sürecinin felsefi temellerini attığını söylüyoruz. Yani Helenistik felsefeyi, Meşşai öğreti bağlamında hikemi bilginin asli damarlarını yeniden yeşerttiğini belirtiyoruz.

Farabi, felsefeyi asli yurduna getirdiğini söylüyor, biz de Farabi-İbn Sina’nın Doğu’da, İbn-i Bacce, İbn-i Tufeyl, İbn-i Rüşd’ün ise Batı’da yani Endülüs’te bu birikimi yani ezeli hikmeti (perennial philosophy) evrenselleştirdiğini söylüyoruz. Uzatmayayım, Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak dediğimizde Türkistan-Atayurt felsefe birikimini yani varlık, bilgi-bilim ve değerlerini Türkiye, Anayurt dediğimiz Anadolu’da bulduğumuz felsefi birikim arasındaki kültürel sürekliliği araştırıyoruz.  Bunun yakın hedefi yine Farabi’den hareketle Hakikatin Birliği ilkesi bağlamında ilk peygamberden itibaren insanlara gönderilen temel ilkeleri ve bunların farklı zaman ve mekanlarda uygulanışının izlerini “hikmet” kavramı altında takip ediyoruz.  Uzak hedefi ise İslam öncesinde Orhun Abideleri gibi kaynaklarımızı, İslamiyeti kabul ettikten sonra yazılan Türkçe metinleri merkeze alarak Türkçe düşünmeyi, Türkçe tefekkürü ve Türk Felsefesine olası katkıları artırmaktır. Bu çalışmalar bizi mutlu ediyor, yayınlar yapıyoruz, akademik alana fayda sağlamaktan da haz duyuyoruz. Kronolojik okumalarımızı sistematik bir şekilde yapmayı “ödev” olarak görüyoruz, bakın özellikle vurguluyorum bu çalışmalar mukayeseli olmanın ötesinde Müslüman düşünürleri yeniden yorumlama çabasıdır, çağdaş düşün önderleri olarak görmek gayretidir. Kısacası İslam felsefesindeki Meşşai geleneğe yaslanarak Müslüman filozoflarla felsefe yapmaktır.  İslam felsefesi tarihsel bir olgu olarak görmek veya yakın zamana kadar baskın görüş olan Antik Grek felsefesinin yorumcuları ve aktarıcıları gibi gören oryantalist söylemin ve buna karşı geliştirilmeye çalışılan oksidentalist yani garbiyatçı okumaların savunmacı tutumlarının uzağındayız.

Hocam, “Arap Aklı ve Müslümanlık Tasavvuru”, “Fars Aklı ve Müslümanlık Tasavvuru”, “Türk Aklı ve Müslümanlık Tasavvuru” kavramsallaştırmanız var. Bu tür kavramsallaştırmaları başka düşünce adamlarında da görüyoruz. Siz buna nasıl bir anlam yüklüyorsunuz? Bunu biraz açabilir misiniz? Bir tane Müslümanlık yok mu ki böyle bir kavramsallaştırma gereği duydunuz?

Evyallah, biraz önce ezeli hikmetten bahsettim, Yani her mümin/e ve müslim/e Hz. Âdem’i (ister ilk insan ister ilk peygamber olarak kabul edin) itibaren dünyada refah ve huzuru (biz buna felsefi olarak tahsilü’s-saade yani mutluluğun temini diyoruz) ahirette ise ebedi mutluluğu (buna da saadetü’l-kusva diyoruz) temin edecek temel ilkeleri vermiştir. Ed-Din, bu anlamda bu temel ve teorik ilkeleri aynıdır, biz buna İman ilkeleri diyoruz, özünü oluşturan kavram Tevhid. Bunları hayata geçirenlere peygamber (nebi-resul) diyoruz. Yani nübüvvvet. Bir de bu uygulamaların nihai test edilme durumu var ki, buna ahiret (Mead) diyoruz. Dolayısıyla ismini bildiğimiz veya bilmediğimiz bütün peygamberlerin kendilerine özgü bir yol ve yöntemi vardır, şeriat denilen budur. Teknik olarak söyleyecek olursak Makasidü’l-Kur’an ve Makasidü’l-Şeria arasındaki ayrıma dikkat etmek gerekir. Peygamberlerin uygulamalarında zamanla ortaya kırılmalar, tahrifler çıkarsa Allah Teala aynı temel ilkeleri yeni bir formla, yeni bir dil ile yeni bir topluma gönderir. Biz bu bağlamda vahyi bilgiye yani gönderilen teorik ilkelere (iman) akli doğru, yani çelişiğini düşünmenin imkânsız olduğu doğruluk, bunların hayata geçirilmesinde farklılıklara ise olgusal doğru diyoruz. Nitekim İbrahimî gelenek içinde düşündüğümüzde Hz. Musa’ya gönderilen din’i anlamada bir çok farklı yol (mezhep) görülüyor, Hz. İsa’nın öğretisini katolik (ki evrensel inanç demektir), ortodoks (ki sahih inanç demektir) şeklindeki farklılıklar ve birbirlerine olan tavırları malum. Bunların dışında Protestan ve İngiltere’nin bu karmaşanın dışında durma çabası olarak Anglikan mezhebi de var. Dolayısıyla her peygamberin öğretisinde yatay ve dikey farklılaşma olur, yani kişiler ve toplumlar hem ondan etkilenir ve dönüşür, hem de onu yorumlarıyla etkiler ve dönüştürür. Bu durum İslamiyet yani Hz. Muhammed’in öğretisinde de görülmüştür. Vefatıyla birlikte başlayan farklılaşma ve Hz. Ali taraftarlığının nüvesinin atılması, Hz. Osman’ın şehadeti, Hz. Ali’nin suikaste kurban olması, Hz. Hasan’ın zehirlenmesi, Hz. Hüseyin’in şehadeti, Kerbela, Cemel, Sıffin ve Harra savaşları yatay ve dikey farklılaşmaların ilk tezahürleri. Emevilerin iktidalarını teolojik olarak Cebriyye öğretisiyle temellendirme çabalarına karşı Abbasilerin onları devirmesinde özgürlükçü teoloji olarak ortaya çıkan ve kendilerini “Ehl-i Tevhid ve Sıfa(t)” olarak nitelendirenlerin daha sonra Mutezile diye nitelendirilmesi. Kendilerin devlet ideolojisi olarak görüp Mihne yani baskılar uygulaması.  Emevilerle birlikte başlayan ve Abbasilerle iyice genişleyen İslam devletine Pers ve  Türklerin başta olmak üzere diğer kavimlerin (acem) girmesi, yeni öğretinin hem onları dönüştürmesi hem de onların yeni öğretiyi dönüştürmesi sürecini ifade eden Arap, Türk ve Pers/Fars Müslümanlık tasavvuru. Güncel olarak söylersek artık bir Amerika kıtası, bir Avrupa Müslümanlığı, Malezya ve Endonezya Müslümanlık tasavvurları da görülür. Hz. Muhammed (sav) son peygamber olduğuna göre kıyamete kadar Müslümanlar onun ilke ve yöntemlerini güncelleyen ve 1. soruda söylediğim üzere âlimlerimizi, düşünürlerimizi çağdaş figürler olarak okumakla ve yeni sorunlara yeni çözüm önerileri üretmekle (ictihad) yükümlüyüz. Bu anlamda kesrette vahdet anlamda bir dünya Müslümanlığını oluşturan tasavvurlardır diyorum.

“Türk Aklı ve Müslümanlığı” derken neyi kastettiğiniz hususunu öğrenmek isteriz…

Sorunuzdaki ince ayrıntı için teşekkür ederim, çünkü Türk Aklı ve İslam yorumu sonucu ortaya çıkan Müslümanlık tasavvurundan bahsediyorum ben. Osmanlı modernleşmesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinin tarihsel temellerini Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaseti bağlamında çalışmıştım, buradan ilham alarak Üç Tarz-ı Tefekkür ve ortaya koydukları Müslümanlık tasavvurlarını da İslam aidiyetine dair farklı tarzlar olarak yorumluyorum. İslamiyet’i kabul ettikten sonra Türkçe yazılan eserleri merkeze alarak Türkçe düşünüşün izlerini takip ediyoruz, varlık tasavvurunu, burada büyük harfle Varlık yani zorunlu varlık olarak Tanrı, küçük harfle varlık, evren ilişkisinin nasıllığını araştırıyoruz. Bunun epistemik temellerini ve çok farklı Tanrı tasavvurlarını, hatta Gazzali örneğinde görüldüğü üzere evren açıklamalarından dolayı tekfire giden yorumları izah için epistemik ontoloji diye bir kavramsallaştırmamız var. Güncel tabirle söyleyecek olursak, teist, deist, ateist, agnostik açıklamaları ve bunlarda ortaya çıkan antinomileri yani hem o hem bu, ne o ne bu denilebilecek yorumları epistemik ontoloji ile temellendirmeye çalışıyoruz. Bu ayrı bir bahis konusu. Türk Aklı’nın ortaya koyduğu metafiziği anlayınca bunun hayata aktarılmasını değer felsefesi bağlamında etik-politik bir sistem önerdiğini yine Farabi’den hareketle okumaya çalışıyoruz.

“Türk Aklı ve Müslümanlığı” kavramsallaştırmanızda söylediklerinizden anlaşıldığı üzere Hanefilik, Maturidilik ve Yesevilik köşe taşları. Neden İmam-ı Azam, İmam Maturudi ve Hoca Ahmet Yesevi?

Muaz Bey bizim öncelikli hedefimiz Türkistan-Türkiye irtibatının felsefi temellerini İslam felsefesi bağlamında okumak ve bunu Farabi merkezli yapmak. Batı felsefesi Platon’a düşülen dipnotlardır demiş ya Whitehead, biz de onu geleneksel İslam öğretisiyle yeniden yorumlayan ve bu anlamda sistem kurucu filozof olarak gördüğümüz Farabi’den hareketle yapıyoruz. Ahmet Arslan ve Leo Strauss’tan hareketle İslam felsefesinin etik politik bir sistem sunduğunu ve bunu da Fârâbî’nin “bütün felsefeyi uygun bir siyasî çerçevede sunmasıyla” oluşturduğunu düşünüyoruz. İlimlerin Sayımı adlı eserinin felsefeye giriş olarak son derece önemli olduğunu, burada medeni ilimler bağlamında fıkıh, kelam ve ahlak disiplinlerini eş güdümlü okuduğunu belirtiyoruz. Farabi’nin kurduğu sistemin Türk dünyasındaki fıkhi temelini Ebu Hanife’nin, itikadi temelini Maturidi’nin oluşturduğunu bunları uygulanabilir ve ahlaki hikmetler bağlamında sunan kişinin Yesevi olduğunu belirtiyoruz. Her üç âliminin de İslam temel disiplinlerine vakıf olduklarını ve Arap olmadıklarını biliyoruz. İkisi Türk, Ebu Hanife’nin Fars olduğunu söyleyenlerde var ama Emel Esen hocama göre Orta Asyalı sıfatı ile Kabil’de bir kölenin oğlu olarak doğmuştur. Onun fıkhı kişinin lehine ve aleyhine olanı bilmesi şeklindeki tanımlaması harikadır. O, bireyselliği, temel hak ve özgürlükleri vurgulayan ve bu anlamda her hangi bir hak ihlaline asla müsaade etmeyen, bugünkü tabirle sivil kalan ve bunun karşılığında da ağır bedeller ödeyen biridir. İmam Maturidi zaten isminden belli, onun cebri-mutezili ve bu karşıtlıktan Mutezili öğreti içinden çıkarak yapmaya çalışan Eşarilik dışında geliştirdiği itikadi sistem bir özgürlük teolojisi olarak okunabilir. Bu alimlerin de tıpkı Farabi gibi içinde bulundukları ortamda geleneksel yerli kıyafetlerini giydikleri ve Abbasi çevresinde, diğer İslam ulemasının giydiği cübbe, ve taylasanlı sarık giymediklerinden bahsedilir. Yani bu hususları  yatay ve dikey Müslümanlaşma bağlamında değerlendirmek mümkün. Yani biz Türk Müslümanlık tasavvurunun felsefi temelleri üzerinde durup Türk Felsefesine olası katkılarını araştırıyoruz. Dolayısıyla bu alimlerimizi Türk Müslümanlık tasavvurunun temel taşları olarak görüyoruz ama varış noktası olmadığını özellikle vurguluyoruz. Çünkü Ziya Gökalp’in ifadesiyle Oğuz İttihadı yani Büyük Oğuz Bütünleşmesinin kültürel temellerini modern veriler ışığında kurulacağına dikkat edip, Hanefilik dışındaki Caferi fıkhı ve itikadına göre yaşayan Türk-Oğuz soylu kardeşlerimizi değiştirmek dönüştürmek diye bir gayenin olmayacağını belirtiyoruz. Yatay ve dikey farklılaşmanın Türk Müslümanlık tasavvuru içinde de olacağını belirtip, yakın çevremizdeki Şii-Selefi gerilimiyle örtülenen Fars Arap çatışmasına taraf olmak istemiyoruz. Ayrıca yine Gökalp merkezli Anadolu-Türkiye içinde baskın öğretinin Hanefilik olması, Caferi ve Şafii fıkhına göre dinlerini yaşamak isteyen vatandaşlarımızın özlük haklarında herhangi bir ihlalin olmayacağını laiklik ilkesi temelinde sağlanması gerekir. Bir de Türk Müslümanlığı ifadesinin ötesinde Türkçe Felsefe ve Türk Felsefesi var, bizim uzak hedefimiz bu. Yani dil ve din birliği Türk Müslümanlık tasavvuru için son derece önemli, önemli bir kısmının Hanefi Maturidi olması, (Azerbaycan %30) olması, Irak, Suriye, İran içinde Güney Azerbaycan eyaletindeki kardeşlerimizin Türk Müslümanlık tasavvurlarını gökkuşağının renkleri gibi görmeyi gerektirir. Bunun da fıkhi-itikadi söylemin ötesinde felsefi temelle olacağını belirtiyoruz. Tabi bir de dini ve dili farklılaşan Türk soylu kardeşlerimiz ve bunların kurdukları özerk cumhuriyetler ve devletler var. Gök oğuzlar, Macarlar (Hungary), Bulgarlar, Hazar Türkleri vs. Bunların ürettiklerini de Türk Felsefesi içinde değerlendirmek gerekir. Türk’çe düşünüşü üst çerçevede görüp Türkçe felsefe yapmak ve Türk Felsefesini bunun altında değerlendiriyoruz.

Hocam Türk Aklı ve felsefesinin kurucu metinleri olarak Orhun Abideleri, Divan-ü Lügatü’t Türk, Kutadgu Bilig, Atabetül Hakayık, Yesevi Divanı, Kitab-ı Dede Korkut’u ele alıyorsunuz. Bu metinler bu zamana kadar felsefi açıdan çok da değerlendirilmedi. Bu metinlerle sizin felsefe arasında kurduğunuz bağı açıklar mısınız? Hocam bir de Yusuf Has Hacip ve Hoca Ahmet Yesevi’nin metinlerini yazarken şiiri kullanları ve şiir hakkındaki düşünceleri dolayısıyla bu iki önemli şahsiyetin Platon’dan haberdar oldukları iddiası var. Bu iddiaya katılır mısınız?

Bu metinleri simgesel ve hareket noktası olarak düşünüyoruz, disiplinler arası çalışmalarla inceliyoruz. Orhan Abidelerini ilahiyat mezunu ve subaylık eğitiminden geçen bir kardeşimiz, Kutadgu Bilig’i bir edebiyatçı hocamız çalışıyor. Yusuf Has Hacip ise Aygün Akyol hocamın doçentlik teziydi ve hala üzerinde çalışıyoruz. Ahmet Yesevi ve hikmetleri üzerinde Türk Metafiziğinin teorik temellerini Hallac-Suhreverdi ve Ekberi (İbn-i Arabi) gelenekler çerçevesinde okuyoruz, bunların Türk tarihindeki etkisini, Nakşilik üzerinden nasıl dönüştürüldüğünü, özellikle Halidi gelenekle günümüz siyasetine etki yapma çabasını ve bunların tutarlılıklarını araştırıyoruz. Dediğiniz gibi genelde Edebiyat ve Tarih bölümlerinde okundu bu metinler, İlahiyat fakültesi bu anlamda her birinden bir parça okutan bir akademik birim. Arapça, Farsça, temel İslam disiplinleri ve felsefe bir arada okutuluyor ve bu anlamda Selçuklu Nizamiye ve Azamiyye medreselerinin (üniversitelerinin) birikimine sahip. Bir de ODTÜ master düzeyinde dersleri takip etmişliğim var, dolayısıyla biz Çorum İlahiyat Fakültesinde disiplinler arası çalışmalar yaparak Türk Müslümanlık tasavvurunun bir üst adımı olarak Türk Metafiziğinin temellerini araştırma çabasındayız. Karınca kaderince…

Sorunuzun diğer yarısına gelince önceden bahsettim, Farabi’yi merkeze alıyoruz ve bu seçkin zeka ile yolda/şlık ediyoruz. Onun ilimlerin sayımı adlı eserinde önce lisan ve mantık disiplinlerini incelemesini, dil düşünce irtibatının nasıl sağlanacağını araştırması son derece önemli.  İlahiyat fakültesinde İF öğretiminde Peygamberimizi yolbaşcı olarak görüp, onun Muaz b. Cebel hadisini mantık disiplininde merkeze alıyoruz, bahsettiğim ictihad geleneğini yani kıyamete kadar temel öncüller bağlamında yeni okumalar yapma yeteneğinin mantıksal tutarlılığını vurguluyoruz. Bu bağlamda bir diğer söz/hadis de “kellimu’n-nase ala kadari’l-ukulihim” yani insanlara aklın yettiğince konuşundur. Bu da yöntem meselesini gündeme getirir. Farabi burada yakini/kesin bilgiyi burhan yöntemiyle olacağını, diyalektik yöntemin özelliklerini ve hitabet yani belagat/retorik üzerinde durur. Hakikatin sunumunun Batı felsefesinde mitoloji, doğu geleneğinde efsane/destan, İslam düşüncesinde kıssalarla olduğunu söylersek belagat yönteminin önemi ortaya çıkar. Bundan sonra Farabi’nin Türk kültüründe şifahi geleneğin (ozan-eren) şiirle, hikemi deyişlerle olduğunun etkiyle şiiri bir yöntem olarak ortaya koyduğunu görüyoruz. Tabii bunda Aristoteles’in teorik-pratik ve poetik ayrımının etkisi vardır ama onun ötesinde bir sunumdur bu. Yesevi’nin etkisi de fıkhi ve kelami giriftliği halkın anlayacağı sade bir dil ile hikmet dediğimiz deyişlerle anlatmasıdır.  Bu damarın etkisi Yunus Emre ve Hacı Bektaş Veli üzerinden Anadolu’da hala yaşadığını görmek mümkündür.

“Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırma” çalışmanızda Türklerin İslam Öncesi dönemlerine, Orta Asya ya da İç Asya’daki Türklerin düşünce/yaşayışlarına ve yakın dönemde Cumhuriyet’in kuruluşuna özel yer ayırıp bu dönemlerin kaynaklarını temel alıyorsunuz. Hocam bu noktaları açıklar mısınız?

Bizim öncelikle amacımız İslam felsefesinde kronolojik okumalar yaparken tarihsel bir olgu olarak Müslüman filozofların görüşlerini incelemenin ötesinde günümüze ne diyorlar sorusunun cevabını da aramak. Bu bağlamda Selçuklu-Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti kültürel sürekliliğini inceliyoruz. Ama bu Gazneliler, Karahanlılar, Harzemşalılar, Memluklüler (ed-Devletü’t-Türkiye) birikimini unuttuğumuz anlamına gelmiyor. Jeo politik olarak Anadolu’yu merkeze alıyoruz, üç kıtanın menteşesi durumunda olan yerde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini anlama ve güncelleştirme gayreti içindeyiz. Tabii bu sürecin İslam öncesi Kök-Türk geleneğini, Büyük Hun ile Asya’da Batı Hun devleti ile Avrupa’nın en uç noktalarına kadar ulaşan boyutu var. Bu bağlamda Anadolu ve Türkiye önceliğimiz, varoluşumuzun temellerini Oğuz-Türkmen ittihadı bağlamında Suriye, Irak, Azerbaycan ve İran’daki kültürel temellerinin araştırılmasını, uzak hedef olarak Turan birliğini hedef alıyor. Bunu demek de Türk tarihini bütün boyutlarıyla incelemek demek. Bu bizi aşar ama hedeflerimizi koyuyoruz, Genel Türk Tarihinde çalışan arkadaşlarımla sürekli istişare ediyorum, özellikle hemşehrim kardeşim Abdullah Gündoğdu bu konuda bana yardımcı oluyor.

Gördüğümüz kadarıyla Farabi çalışmalarınızda çok önemli, görüşlerine çok değer verdiğiniz bir İslam Filozofu olarak görünüyor. Sizin için Farabi’yi bu denli önemli kılan etkenler neler?

Tekrara düşmeyeyim müsaade ederseniz, Muallim-i Evvel Aristoteles, önceki kadim kültürleri Helenistik Felsefe bağlamında bir dünya kültürü tesisine çalışmıştı, Farabi’de peripatetik geleneği İslam düşüncesinin verilerini merkeze alarak yeniden yorumlamış ve Muallim-i Sani olarak nitelendirilmiştir. Bize göre Fârâbî’yi “İkinci Öğretmen ve Üstad” kılan Tanrı-evren-insan ilişkisine dair kurduğu felsefî sistemdir. Özellikle Mantık alanında yaptığı katkılar, dil ve düşünce irtibatını tasavvur ve tasdik diye kurması, yakinî bilgiyi (burhan) temellendirmesi, tabiat bilimleri ile ilahiyat ve felsefenin (tinsel disiplinlerin) irtibatını sağlaması ve bunları siyaset felsefesi bağlamında bütüncül bir şekilde “sistem felsefesi” olarak sunmasıdır. Dinî ilimler olarak fıkıh, kelam ve ahlâkın medenî ilimler çerçevesinde incelenmesi, peygamberin vahyi pratiğe aktarmasının felsefî dile dönüştürülmesidir, diye düşünüyoruz. Özellikle akıl tasavvuruyla faal akılla fizik metafizik irtibatının kurulma sürecini, Peygamberden sonra bilge yöneticilerin bunu yapabileceğini söyleyerek, bize göre İslamiyet’in verilerinin kıyamete kadar geçerliliğini yani evrenselliğinin epistemik temellerini göstermiştir. Buna dair söyleyecek çok şey var ama şimdilik felsefenin amacı tahsilu’s-saade yani mutluluğun elde edilmesi, bunun için de mantık disiplininin zorunlu olduğunu söylemesi ve bu anlamda bunun da miftahu’s-saade yani mutluluğun anahtarı olduğunu göstermesini de söylemek gerek. Belki bu noktada “iyi de Farabi bunları Arapça yazmış ve siz onu Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak ve Türk Felsefesi için hareket noktası olarak alıyorsunuz, bu nasıl oluyor” sorusu aklınıza gelebilir?

Dönemin bilim dilinin Arapça olduğunu, ondan önce Grekçe, Latince olduğunu hatırlayalım: bizim açımızdan bunda bir çelişki yok, çünkü Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak ve Türkçe Felsefe ve Türk Felsefesi açısından Fârâbî’yi öncelememizin gerekçelerinden birisi de onun dil felsefesine dair fikirleridir. Dil bilgisi hatasız konuşmanın; mantık ise doğru düşünmenin kurallarıdır, demesi önemlidir. Dil bir dış konuşma, mantık ise bir iç konuşmadır, yani dilin lafızla ilişkisi ne ise mantığın kavramlarla olan ilişkisi de odur. Ancak gramer bir milletin diliyle ilgili kuralları içerirken mantık bütün insanlığın düşüncesine ait kanunları ifade etmektedir. 

Böylece Fârâbî, Sirafî’nin mantığın Yunan dili ve düşünce yapısına özgü olduğu görüşünü reddederek, onun evrensel yapısını vurgulamaktadır. Biz de buradan hareketle bilim dilinin Arapça, edebiyat dilinin Farsça olması nedeniyle Türk Aklının ürettiği felsefî birikimi Samaniler, Gazneliler, Karahanlılar, Selçuklular ve Osmanlılardaki sürekliliğini araştırarak Türk Felsefesinin teşekkülünü anlayıp, açıklamaya çalışıyoruz. Bu bağlamda İslâm dinini yaşayabilmek için gerekli itikadî (Maturidi) ve fıkhî’ (Hanefî) ilkeleri Türkçe ifade eden Yesevî’nin Divan’ı, Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’i, Edip Ahmet Yükneki’nin Atabetü’l-Hakaik’i “Türk Felsefesinin Kurucu Metinleri” olarak inceliyoruz.

İslam Coğrafyası Şii, Sünni gibi düşünsel, mezhepsel, düşünsel anlamda bölünmüş, birbirine siyaset anlamında karşıt bloklar oluşturmuş durumda. Neden Batı’daki Westfelya süreci gibi mezhep düşmanlıklarını bitiren bir süreç ve anlaşma İslam toplumlarında gerçekleştirilemiyor? Zamanında mezhep ve din kavgalarının en kanlıları Batı’da yaşanmıştı. Buna rağmen bu kan dökmeyi bitirebildiler. Biz ise her gün yeni bir örgütün kan dökmesini, coğrafyamızı yıkım yerine çevirmesini izliyoruz.

“Türk Aklı ve Müslümanlık Tasavvuru”nun önemi tam bu noktada ortaya çıkıyor. Çünkü Şii-Selefi gerilimi benim neslimin “yaralı bilinçlerini”, şimdi “yarılmış bilinçlere dönüştürmüş” durumda. Biz yaralı bilinçlerimizi tedavi edeceğiz derken daha da girift oldu durum. Bu çatışmanın teorik temellendirmesini yapan Fars Aklı ve Müslümanlık tasavvuru olan Şiilik ile Arap Aklı ve tasavvuru olan Selefilikten farkımızı vurgulamamız gerek. Çevremizdeki çatışmalardan en az hasarla çıkmamız buna bağlı, işte bu nedenle Hanefilik-Maturidilik önemli ama çevremizdeki Türkler ile bölgesel birliktelikleri yani Oğuz İttihadını sağlamada yetersiz kalır, bir de Suriye-Irak ve Karabağ bölgelerinde görüldüğü üzere Şii-Caferi fıkhı ve itikadına göre yaşayan kardeşlerimizi küstürerek Fars ve Arap çatışmasının teolojik temellendirmesine dolaylı katkıda bulunuruz. Türkiye Cumhuriyeti laik bir devlet, dolayısıyla politikalarını dinsel temellere yönelik yapamaz, mevcut tarihsel ve kültürel birikiminden faydalanabilir ama Safevi-Osmanlı ekonomi-politik çatışmasının Şiilik-Sünnilik üzerinde takip ettirmesinin anlamı yok, İran bir İslam devleti olduğunu iddia ediyor, bunu yapabilir ve yapıyor, Suud İslam devleti olduğunu iddia ediyor, Selefilik üzerinden Vahhabi öğretiyi güncelliyor ve devam edebilir, üstelik bunlar birbirlerini tekfir ediyorlar. Öyle gözüküyor ki, dediğinizin yani Müslüman toplumlar arasında toplumsal barışın gerçekleşmesi mezhepler üzerinden ekonomi politik manevralarına alt yapı oluşturmaları yakın zamanda gerçekleşmeyecek. Arap Baharı denilen operasyonlar sırasında Yemen Sanaa üniversitesinde görevliydim. TRT muhabiri aradı, oraya demokratikleşme geliyor değil mi diye mülakata başladı, oradan öyle mi gözüküyor bilemem ama burada öyle bir şey yok ve sivil itaatsizlik eylemlerini önemsiyorum ama gittikçe durum giriftleşerek ve içinden çıkılmaz hale gelecek durum deyince, konuşmayı yarıda kesmişlerdi. 10 geçti bunun üzerinden ve Yemen ve bölgede durumun vahameti gittikçe artıyor.

Türkiye bu açıdan İslam dünyası için bir şans, çünkü demokratik laik bir devlet ve dini değerleri önemser ama din üzerine politika kuramaz, kurmaya çalıştığı zaman da neler olduğunu yakın dönemde gördük. Neyse, soruyu dağıtmadan cevaplamaya devam edeyim, Batı’da Rönesans, yani bilimsel diriliş ardından reform yani dini ıslahatlar, Aydınlanma ve pozitivist tasavvurlar süreçlerini bilmek gerekiyor. Tabii bunların ortaya çıkardığı sorunlarda var ve bunlara çözüm önerileri üreten felsefi kurgular da var.  Ama 1789 da Fransız ihtilaliyle dünya ekonomi politik paradigmanın değiştiği, Çok uluslu devletten ulus devlete, din merkezli yapıdan laikliğe, monarşiden cumhuriyete geçiş süreci hızlandı. Osmanlı da aidiyet ve asabiyetini korumaya çalışarak bir takım düzenlemeler (Tanzimat) ve Islahatlar yapmaya çalıştı.

Devlete Üç Farklı Bağlılık dediğim  “Üç Tarz-ı Siyaset” ile çözümler aradı. İlk ikisi belirli sürelerle başarılı oldu, Türklüğe Üç Meslek-i Siyasi’nin sonuncusu olarak vurgu, ilk defa, Yusuf Akçura ve arkadaşlarınca yapıldı. Ve Türkiye Cumhuriyeti laik, sosyal bir hukuk devleti olarak ilan edilerek yeni dünya düzenine uyum sağlanmaya çalışıldı. Bu hususta son olarak günümüzde tekrar tartışma konusu olan Andımız, “Cumhuriyetinin Türk Kimliğini”nin yeni dünya düzenine uygun bir şekilde ulus devletin ve yeni milli kimliğin ilanıdır aslında. Bu çerçevede “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözü A. İlhan‘ın deyişiyle, Ulusal kültür bileşimi içinde (laik ve demokratik) bulması ve geliştirmesi için muazzam Osmanlı kültürü ile Kemalist Türk Devrimini birbiriyle ilintili olarak okunmasıdır. Türkiye Cumhuriyeti kuran Türkiye halkına Türk denir diyerek, çok uluslu bir yapıyı tevarüs eden yeni devletin varoluş kaygısını ifade eder. Bir zamanlar Ahmet Özcan‘ın nezaretinde çıkan “Yarın” diye bir dergi vardı, orada “bütün ülkeyi sarıp sarmalayacak var olan tüm kimliklerin bir hasılasını yapacak, ortak noktalarını öne çıkartacak bir üst idea-kimlik-hedef” vurgusu yapılmıştı, geldiğimiz nokta ise belli. Ama ben yine umutluyum, çünkü Arap dünyasında Ürdün ve Yemen’de nispeten uzun süreli kalmış bir kardeşiniz olarak Türkiye’nin laik ve sosyal demokrasi üzerine kurulu yapısını, muasır medeniyet seviyesini aşma gayretinin son derece önemsendiğini söyleyebilirim.

Mevlut Bey hem siyasi hem dini hem askeri açıdan çok hareketli bir coğrafyada yaşıyoruz. Bir çok devlet kurulup yıkılmış. Hatta dünyanın en büyük emperyal devletleri (Akadlar, Sasaniler, Bizans vb.) buralarda kurulmuş. Biz Türklerde Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu ve dünyanın son büyük imparatorluğu Osmanlı ve en sonunda Türkiye Cumhuriyetini kurmuşuz. Siz kurulan bu devletlerin birbirinin sentezi ve yeni bir tarihi terkibi olduğunu söylüyorsunuz. Yaygın anlayış ise bu devletleri birbirlerinden kalın çizgilerle ayırıyor. Özellikle Osmanlı ve Cumhuriyetin birbirine düşman olduğu propagandaları yapılıyor. Ne dersiniz bunlar birbirinin alternatifi ve birbirlerinden tamamen farklı oluşumlar mı? Hocam bir de Türkler devlet kurulurken canla başla çalışıyor, savaşıyor. Devletin kurucu unsuru Türklük. Ama devlet güçlenince ve merkezileşince Türkler ve Türklük tasfiye ediliyor. Ne dersiniz bu hususta?

Ne diyeyim ki, Oğuz Han’ın çocuklarının dünya tarihindeki izlerini takip edince bunun cevabı ortaya çıkıyor. Türkistan Türkiye irtibatını ve bunların kültürel kodlarını araştırırken göç yollarımızı toplumsallaşma sürecimiz olarak görüyoruz. İbn-i Haldun’un asabiyet kavramını toplumsal bilinçlilik, bir arada yaşama kültürünü oluşturmak bağlamında nesep (Irk), sebep (din ve yorumları) olarak görüyoruz. Türk Düşünce tarihinin ilk dersine iki harita ile giriyorum, ilki Büyük Selçuklu Devleti haritası, orada Gazneliler’i, Karahanlılar’ı gösteriyorum, gençler görüyor atalarının sosyo/politik güçlerini, ardından ikinci haritayı çıkartıyorum. Burada Büyük Hun ve Batı Hun imparatorluğunu gösteriyorum. Türkistan-Türkiye derken sadece Anadolu’yu da kast etmediğimi, dönemin Batı’sı olan Avrupa ve kültürünü de önemsediğimizi belirtiyorum. Türkiye Cumhuriyetini kuran askeri ve sivil bürokratların Cumhurbaşkanlığı forsundaki yıldızları (sayısının niçin 16 ile sınırlı kaldığı ayrı olduğu ayrı bir tartışma konusu) söylüyorum. Sonra uygulanan yanlış politikalarla bunların kesin hatlar şeklinde ayrılmasının tutarsızlığı üzerinde duruyorum. Bu dediğiniz bağlamda Türk Yurdu’nda yapılan tartışmalar, yazılan yazılara bakılabilir, Türkiye cumhuriyeti kurulmadan önce yapılmaya başlamıştı bu tartışmalar. Sonra Anadoluculuk bağlamında bir çok farklı tasavvurlar ortaya çıktı ve bu dediğiniz ayrışmaları öne çıkartmayı öncelediler. Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak: Türk Felsefesine Giriş (Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir 2020) bu hususlar ayrıntılı tartışılıyor, fakat Osmanlı’da bir çok önemli bürokratın “uktulu’t-Turke velevkane Ebake” zihniyetinde olduğunu söylemekten geçemeyeceğim. Yani “Babanız da olsa Türkü öldürün”. İşin doğrusu Osmanlı’da yaşadığı travmalardan sonra Oğuzluğunun farkına varan çalışmaları önemsedi ama… İşte aması var. Türkiye Cumhuriyeti bu anlamda Türkçe düşünüşün, Türk Felsefesinin resmi anlamda başlamasıdır, fakat bu sürecin tarihsel temelleri Osmanlıda “Yeni İnsan: Yeni İnsan” arayışlarına ve Kanun-i Esasi ile Türkçenin resmi dil olmasına kadar gider. Türklüğün tasfiyesi mümkün değil, tarih, coğrafya bunu dayatıyor, herkesin gözüne sokuyor kardeş. İşte bu nedenle Nermi Uygur, Ahmet İnam ve Mehmet Bayraktar hocalarımı takip ederek Türk Felsefesinin iyiliği dileyen herkesin gücü oranında felsefe öğretenler ile felsefe öğrenenlerin, usta ile çırağın felsefesinin gelişmesine en elverişli biçimde birlikte yetişebileceği bir ortam oluşmasına katkı sağlamaya çalışıyoruz.

Türk Medeniyeti ve Felsefesine dair görüşlerimi anlatmama vesile olan bu söyleşi dolayısıyla teşekkür ederim size.

Bizi kırmayıp bütün yoğunluğunuza rağmen söyleşimizi kabul etme nezaketiniz dolayısıyla biz teşekkür ederiz. 

Muaz ERGÜ

Mevlüt UYANIK

    • 1962 yılında Çorum’un Sungurlu İlçesinde doğdu.
    • 1980 İlköğretim ve Liseyi Sungurlu’da bitirdi.
    • 1985 Lisans, 1989 yüksek lisans ve 1994 doktorasını Ankara Üniversitesi’nde tamamladı.
    • Ürdün, Yemen ve Kırgızistan’da eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bulundu.
    • Halen Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.

2 Yorum

  1. Avatarmetin kazan Cevapla

    Aydınlamanın en belirgin özelliklerinden birisi şöyle ifade edilmiştir: “Şüphe bilimin başlangıcıdır; hiçbir şeyden şüphe etmeyen bir insan, hiçbir şeyi tetkik edemez; hiçbir şeyi tetkik edemeyen hiçbir şeyi keşfedemez; hiçbir şeyi keşfedemeyen kördür ve hep kör kalır…”
    Alışkanlık ve geleneğin “statik” bir hal aldığı Anadolu topraklarında, kültürel anlamda, “Anadolu’ya felsefeyi kazandırmak”, son derece zorlu bir yolculuktur. Geleneğin kutsandığı yerde, bunu tartışmaya açmak, yani işin felsefesini yapmak, yüzyıllardır devam eden Türk adet ve örflerine ‘savaş açmak’ anlamına gelmektedir. Her şeye rağmen çalışmalarınızdan dolayı sizi yüreklendirmek, bizlere düşen bir borçtur. Ancak alınması gereken kültürel mesafe, bir hayli uzundur. Başarılar dilerim.

    1. Avatarmevlüt uyanık Cevapla

      Metin Kazan hocam, evet yol uzun meşakkatli; ama zaman ve mekan farklılıklarının engel olamadığı bir yoldaşlık var, sizin gibi yüreğiyle düşünen arkadaşların teşvikleri var, “karınca kaderince” çalışmaya devam edeceğiz hep birlikte. Bu bize düşen bir görev, Anadolu’yu yurtlandıran seçkin zekaların eserlerini yeniden okuyup,, onlarla birlikte felsefeye yamevlpmaya devam ettiğimiz sürece, engellerin aşılacağı kanaatindeyim. esenliğiniz daim olsun, katkılınız/teşvkiniz için teşekkür ederim. Mevlüt Uyanık

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir