Hangi Doğu, Hangi Batı?

Kendine özgü tarzıyla, tevazusuyla, derin birikimiyle öne çıkan Hasan Boynukara Bey’le muhtelif konularda söyleştik. Doğu-Batı, Ne olacak hâllerimiz? Batı batacak mı? Hasan Bey’e çok teşekkür ediyoruz.

Hocam gerçi bu mevzu temcit pilavına döndü. Yıllardır da tartışılıyor ama bir türlü netice alınamıyor ya da alınmak istenmiyor. Çünkü bütün paradigma Batı uygarlığını eleştirme, bütün kötülükleri bu uygarlık üzerine yükleme etrafında oluşturulmuş. Bir yandan kıyasıya ona düşmanlık ediliyor ama diğer yönden de hayatımıza Batı normları yön veriyor. Bu sıralar bütün hararetiyle yine gündemimizde; Batı, Batı Uygarlığı… Batı’yı gerçekten tanıyor muyuz? Yekpare bir Batı var mı? Attilâ İlhan’ın bir kitabının adı “Hangi Batı?” idi. Yoksa birden fazla Batı mı var?

İlker Canikligil’in bir TV programı var, adı “Bunu Herkes Bilir”. Konuşacağımız konuları bu memlekette herkes az çok biliyor. Neredeyse modası geçmiş tartışmalar. Çünkü yaklaşık iki yüz yıllık bir serüvenden söz ediyoruz. Şimdiye kadar anlaşılmadıysa, bundan sonra anlaşılmasına gerek de yok, çünkü bütün bu tartışmaları geride bırakacak yeni bir çağ başlıyor. Biz sadece maddeler hâlinde bazı hatırlatmalar yapalım, malumu ilan etmeyelim.

a. Batı yekpare bir Batı değil. Attilâ İlhan’ın ifadesiyle “Hangi Batı?”diye sormak lazım. Politik, ekonomik, kültürel, felsefi, teknik…

b. Bizim serüvenimiz üç başlık altında gerçekleşti: Batılılaşma, modernizm ve çağdaşlaşma. Bu kavramları bazen aynı bazen de ayrı anlamlarda kullandık. Birçok konuda olduğu gibi, bunları yüzümüze gözümüze bulaştırdık. Cefasını çekmediğin bir kavramı, ithal ederek sağlıklı bir sonuca ulaşmak mümkün değildir. Aynı zamanda bu kavramlar bağlamından kopartılarak çabucak tüketilebilir de…  

c. Batılılaşma yanlış başladı ve bir türlü yerli yerine oturmadı. Kalkış noktası yanlıştı, başlama işareti yanlış verildi. İlk düğmesi yanlış iliklenmiş bir gömleğin düğmeleri gibi… Duygusal, reaksiyoner, aceleci bir anlayış dolayısıyla mevzuyu isteyen istediği tarafa çekti. Bir kısmımız Batı’yı bütün kurum ve kuruluşlarıyla transfer etmeyi, kimimiz de “Batı’nın ahlakını değil ilmini ve tekniğini alalım.”ı savundu. İkisi de tutmadı. Bunun yerine belki çağdaşlaşma daha uygun bir tutum olabilirdi. Bu anlamıyla modernleşme ile örtüşen yanları var ve bu akım sadece bizde değil bütün dünyada etkili oldu. Modernleşme ile kasıt ise aslında sekülerleşmeydi (seküler: Laik yaşama ait, dinden bağımsız olan). Kullandığımız kavramların her birinin ayrı ayrı tanımlanmasına ihtiyaç olduğunun farkındayım. Hayatın her alanını kapsayan bir hayat ve düşünce akımı olarak modernizmi kabul edenlerimizin sayısı yüzde beşi geçmez ancak görüntü, yani yeme-içme- giyinme-eğlenme gibi konularda yüzde doksan modern olduk. Bu yönüyle de modernliğimiz, Batılılaşmamız, çağdaşlaşmamız daha çok dış görünüşle sınırlı kaldı. Gelenek, inanç, ahlaki normlarımız her aşamada bunlara eşlik etti.

ç. Modern birey dediğimizde akla gelen çoğunlukla “Batılı gibi düşünen” değil, “Batılı gibi yaşayan” bireydir. Dolayısıyla Batılılaşmanın ya da modernleşmenin ne demek olduğunu bilmeden, daha çok öykünmeye dayalı bir “kaos”un ortasında bulduk kendimizi. Doğal olarak ateşli taraftarları ve karşıtları oluştu: ilericiler ve gericiler. Buraya fazla girmeyelim.

d. Batı’ya düşmanız çünkü onu, her anlamda, “sömürgeci”, “tek dişi kalmış canavar”olarak gördük. Bu toptancı ve vukufiyetsiz yaklaşım söyledikleriyle yaptıkları birbiriyle çelişen çarpık tipler çıkardı ortaya. Onun ürettiği her türlü imkândan yararlanan sonra da dönüp reddeden, lanetleyen küfreden tipler… Batılılaşmayı uygarlaşmanın yegâne “model”i olarak görenler de toptancı davrandılar. Zaman içinde “Batılılaşmanın” çok da matah bir bakış açısı olmadığını gördüler.

Diğer bir yanlışımız daha doğrusu Batı’yı yanlış değerlendirmemizin sonucu ise hayatımızı düzenleyecek ve herkesçe kabul edilecek normlar, kurallar geliştirmemiş olmamız. Siyasetin, bürokrasinin, ticaretin seküler bir alan olduğunu ve buraların somut kurallarının olması gerektiğini dikkate almadık. Batı’ya kızgınlığımız ne yazık ki kurallara mesafeli durmamızı getirdi. Sonuçta somut, nesnel kuralların olmadığı yerde din de gelenek de birilerinin elinde dünyevi kurumları, siyaseti istismar bir enstrüman oldu.

e. Düşmanız çünkü yenildik, dostuz çünkü yenildik. Oysa bu dostlukla, düşmanlıkla, karşıtlık veya taraftarlıkla yürütülecek bir macera değildi. Bana göre her iki taraf da ciddi olarak yanıldı. Gerçi burada en çok yanılan Doğu oldu. Yenilmişliğin travması, ezikliği mevzuları aklıselim değerlendirmenin önündeki en büyük engel olarak yerini aldı. Neyse ki Yeni Dünya bunları diskalifiye edecek, yarış dışı bırakacak bir dünyadır. Bu kez herkesi içine alan bir gelişmenin eşiğindeyiz. Travmaları, ezikliği bir tarafa bırakan; kendine güvenen, ayakları yere basan, diyaloğa açık gençler adım atabilecek bu eşikten. Korkularla, komplekslerle, nefretlerle yaşayanlar değil…

f. Batı ve Doğu başlığı altında bir tartışma ya da çözümleme“militanlıkla” anlaşılacak bir durum değildir. Ne Doğu her şeyiyle baş tacı edilecek niteliklere sahip, ne de Batı… Ne Batı, Doğu’nun sandığı gibi her şeyiyle kötü; ne Doğu, Batı’nın ileri sürdüğü gibi beş para etmez, ilkel! Her ikisi de kendi birikimleriyle insanlık uygarlığına katkıda bulunmuşlardır.

g. Batı’nın yıkılmasının Doğu’ya, Doğu’nun yıkılmasının Batı’ya bir yararının olmadığı görüldü. Çok kültürlülük ve çok etnikyapılılık, eski anlayışların onarılması için bulunmuş çarelerden biridir.

Herkesin her yerde olduğu, yani Batı’nın doğuda, Doğu’nun batıda olduğu, herkesin biraz Batılı biraz Doğulu olduğu bir zamanda, hâlâ “Şunlar bunlar çökse de kurtulsak!” anlayışı kadük olmuştur, değerini yitirmiştir; kimseye bir yararı yoktur.

ğ. Batı’yı hâlâ haçlı seferleri, “islamofobya” veya sömürü ile anmak bizi bir yere götürmez. Tarihi eşelerseniz sadece düşmanlık bulursunuz. Felsefede, sanatta, bilim ve teknolojide bütün dünyada öncü rol oynayan bir “uygarlığı” duygusal veya tarihsel nedenlerle yok saymak ya da düşman ilan etmek, kimseye yarar sağlamaz.

Özetlersek, hâlâ Doğu’nun Batı’dan; Batı’nın Doğu’dan öğrenecekleri var. Yanlış başlamış bir süreci ve sonrasında ortaya çıkan yanlış anlayış ve yorumları sürdürmenin hiçbir anlamı yoktur.

Uzunca bir süredir zihinlerimizi meşgul eden, bizi yoran Batı antipatisi hatta Batı düşmanlığı hakkında neler söylersiniz? Bu olgu aynı zamanda düşünce dünyamızı kilitleyen bir duruma da yol açıyor. Sizce, Şark zihni Batı’dan niye nefret ediyor? Bu nefretin altında yatan psikoloji ve bunu besleyen olgular hususunda neler söylersiniz?

Buna kısmen de olsa cevap vermeye çalıştık sanırım.

Kısaca Şark, Batı tarafından sömürüldüğünü düşünüyor, dolayısıyla da bugünkü geri kalmışlığının müsebbibi olarak Batı’yı görüyor.

İkincisi, “ahlakımızı ifsad eden” bir mekanizma olarak görüyor. Bu konudaki yakınmaları anlayışla karşılamak gerek çünkü Batılı hayat tarzı adı altında, Batı’dan ithal ettiğimiz büyük ölçüde çerden çöpten ibarettir. Fikrî hiçbir temeli olmayan, olmasını da gerektirmeyen çoğunlukla yeme, içme, giyim ve eğlenme gibi konularla sınırlı kalmıştır.

Üçüncüsü Batı’nın “ekonomik ve teknolojik zaferi karşısındaki yenilmişlik” duygumuzdur. Bu duygu bir kısmımızı sahip olduklarımızdan vazgeçmedikçe “gelişemeyeceğimiz” kanaatine, bir kısmımızı da “Batı’dan gelen her şeyin kötü olduğu” sabit fikirliliğine sürüklemiştir.

Bir yandan bize ait olanla övünme, diğer yandan bunu önümüzde bir engel olarak görme! Bu çelişkili ruh hâli bizi “bizim oğlan bina okur” sığlığına sürükledi. Antipatimizi en fazla besleyen konu “sömürü”dür ancak sömürü ne Batı’yla başlamış ne de Batı’yla sınırlıdır.

Duygularımız, ezberlerimiz ve klişelerimiz yerine aklıselimle değerlendirdiğimizde körü körüne düşmanlığın da, dostluğun da bir yararı yoktur. Batıcı olmakla, Batı’ya karşı olmak aynı oranda hastalıklı bir bakış açısıdır.  

Bu aralar bütün dünya başına bela olan koronavirüs salgınıyla uğraşıyor. Birkaç gündür de ABD çok karışık. Bir polisin zenci bir vatandaşın ölümüne sebep olması dolayısıyla ortalık gerginleşti. İnsanlar sokaklara döküldü. Buradan hareketle o meşhur “Batı Çöküyor, Batıyor, Amerika bitti, battı” söylemi yeniden yankılanmaya başladı. Gerçekten Batı çöküyor mu, batıyor mu? ABD yıkılıyor mu? Batı batınca Doğu ne olacak? Siz nasıl değerlendiriyorsunuz olan biteni?

Batı’nın çöktüğü Doğu’nun da şaha kalktığı yok. Temenni ile peynir gemisi yürümüyor. Var olmak için kendimiz çaba göstereceğimize, başkasının helak olmasına umut bağlıyor olmak tam “şarki”,  Doğu’ya özgü olan bir tutumdur.

Amerika’da olup bitenleri anlamak için sistemi tanımak lazım. Ama bu bizim için bir “oh olsun”dan ibarettir. Siyah öfke sadece etnik bir öfke değil; ekonomik adaletsizlik, vahşi kapitalizm, politik magandalık, domestik entrikalar… Sadece bir nedene bağlanamaz. Yaklaşan seçimler, işin içinde seçimler öncesi politik tezgâhlar olabileceğini de akla getiriyor. Amerika dağılacak! Nereye, nasıl dağılıyor? Zaten 52 ayrı devlete bölünmüş durumda. Buradan da şehir ya da kasaba devletlere mi bölünecek? Amerika Trump değil ki! Tıpkı Obama‘nın olmadığı gibi! Ancak beyaz Anglosakson Protestan yapının bir egemenliği var. Buradaki olayın etnik bir kalkışma olmadığını görmemiz lazım. Şu anda olan, bozulan dengelerin çıkardığı seslerdir ve restorasyon için bir uyarıdır. Venezuela’da, Libya’da, Suriye’de aylardır, yıllardır kan gövdeyi götürüyor; onlar yerinde duruyor. Virüs salgınını kötü yönetti diye ülkelerin yıkılacağını sanmak bana biraz saflık gibi geliyor. Dahası bu sadece Amerika’nın değil bütün dünyanın sorunudur. Buna benzer olaylar, her an her yerde yaşanabilir.        

Bizim modern dünyayla barışık olamamamızın sebepleri neler olabilir? Modern dünyayı sevmiyoruz ama onun nimetlerini tepe tepe kullanıyoruz. Modern kitle iletişim araçlarını kullanmaktan geri durmuyoruz. Hem onu sevmiyoruz hem ondan vazgeçemiyoruz. Bu da ikircikli bir psikoloji yaratıyor. Rahat olamıyoruz. Nedir bu?

Ne demiş Sakallı Celal“Türkiye durmaksızın doğuya giden bir gemidir, bazıları bu geminin güvertesinde batıya doğru koşarak Batı’ya gittiklerini sanırlar.” Ya da “Tanzimat ilan ettik, olmadı. Meşrutiyet ilan ettik, olmadı. Cumhuriyet ilan ettik, olmadı. Yahu biraz da ciddiyet ilan etsek!”.  Kemal Tahir “Bizi ters çevirirseniz Batı, Batı’yı ters çevirirseniz biz oluruz” der.  Cemil Meriç de “Batı’ya doğru giden bir gemide, panik içinde Doğu’ya doğru koşan yolcularız” der.  Hâlimiz budur. Ne onunla ne onsuz.

Hocam din ve kalkınma arasındaki bağ ya da bağlantısızlık hep tartışılan bir konu. Weber, İslam dünyasına baktığında feodal toplum yapısını ve hedonizmi görüyor. Bir başka ekonomist bunlara fatalizm anlayışını da ekliyor. Ne söylersiniz bu hususta? Sizin din ve kalkınma arasındaki bağ hakkındaki görüşleriniz…

Daha önce çeşitli vesilelerle bu konudaki fikrimi söyledim. Ekonomik kalkınmanın dinle diyanetle ilgisi yoktur. Amaç maddi anlamda kalkınmaksa bunun için dindar olmaya gerek yok. Dünyadaki tablo ortada. Bizim geri kalmışlığımızın dinle ilgisi olmadığı gibi yeterince Batılılaşamamakla da ilgisi yok. Ekonominin kendine özgü kuralları var. Paganı da dindarı da kurallara uygun davrandığı sürece kazanır, zenginleşir. Dinler nasıl kazanacağımızdan çok, nasıl harcayacağımızla ilgilidirler ve hiçbir din, kazanmak için her türlü yolu mübah görmez.

Koronavirüs günlerinde neler  yaptınız, yapıyorsunuz?

Film izledik, okuduk, yazdık. Dışarı çıkma konusunda ciddi bir engelimiz olmadı. Tek sorunumuz şehirlerarası seyahat kısıtlaması oldu.

 Son olarak neler söylersiniz?

Kurulacak, kurulmakta olan Yeni Dünya’da yer almaya bakalım. Büyük insanlık ailesine ne gibi katkılarımız olabilir, bunlara kafa yormalıyız. Dünya tezgâhına özgün ne koyabiliriz, insanların huzur ve refahı için ne yapabiliriz bunu düşünmeliyiz. Ötekileştirmeden, ötekileşmeden…  Bu sefer de treni kaçırırsak bedeli çok ağır olur. 

Teşekkür ediyorum. Başarılar diliyorum.

Biz teşekkür ederiz kıymetli Hocam.

Muaz ERGÜ sordu Hasan BOYNUKARA yanıtladı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir