Mesut Şen Bey’le Türkçenin Dünü Bugünü Üzerine…

Mesut Bey söyleşimize öncelikle dil nedir sorusuyla başlamak isterim. Dil nedir ve bir millet için neyi ifade eder? Millet olabilmenin vazgeçilmez koşullardan biri midir dil?

Dili en basit şekilde şöyle tanımlayabiliriz: Dil bir iletişim aracıdır. İletişim kelimesi İngilizce communication karşılığı olarak dilimizde türetilmiş bir kelimedir. Bazıları communication kelimesinin içinde haberleşme kavramı da olduğu için iletişim yerine bildirişim kelimesini tercih etmektedirler. Tabii dil için iletişim aracıdır demek yeterli değildir. Dil aynı zamanda bir milleti diğer milletlerden ayıran bir araçtır. Her Türkçe konuşan Türk değildir ama Türkler Türkçe konuştukları için Türk’tür. Bir başka deyişle Türkçe konuştuğu için biz bir insana Türk deriz. Bu durum diğer diller için de böyledir. Şu hâlde dil bir milleti diğer milletlerden ayıran en önemli araçtır. Millî varlığın en temel ögesidir. Millet olmanın vazgeçilmez koşullarından birisidir. Çünkü dil unutulursa millî kimlik muhafaza edilemez. Gerçi istisnaları vardır. Amerika Birleşik Devletlerinin vatandaşları millî kimlik olarak Amerikalı adını kullanırlar, İngilizce karşılığı ile American… Amerikalılar, iletişim aracı olarak İngilizceyi kullanırlar. Yine Brezilyalılar Portekizceyi, Arjantinliler İspanyolcayı… İletişimde İngilizceyi kullandıkları için Amerikalılara İngiliz diyemeyeceğimiz gibi Arjantinlilere de İspanyolca konuştukları için İspanyol diyemeyiz. Yani Amerikalıların millî kimliğinin adı İngiliz, Arjantinlilerin de millî kimliğinin adı İspanyol değildir. Bunlar neticede geneli kapsamayan istisnaî durumlardır. Bu istisnaî durumlara bakarak dil için millet olabilmenin vazgeçilmez koşulu değildir diyemeyiz.

Hocam “Türk Dilinin Dünü ve Bugünü” kitabınızın birkaç yerinde “İstanbul Üniversitesi Ekolü” geçiyor. Siz de kitabınızda dille ilgili konuları bu ekole bağlı olarak yorumluyorsunuz. “İstanbul Üniversitesi Ekolü” hakkında bilgi verir misiniz?

Ben İstanbul ekolü tâbiriyle şunu kastediyorum. Türkçe diğer dillerden farklı olarak yüzyıllar içerisinde pek çok aşamadan geçmiş, pek çok kola ayrılmış. Bu kollardan birkaçı zamanla yazı dili olmuş. Türkçeye özgü bu durumu İstanbul Üniversitesi hocaları (Reşit Rahmeti Arat, Ahmet Caferoğlu, Muharrem Ergin, Faruk Kadri Timurtaş) şöyle tasnif etmişler: Karanlık dönemde Türkçeden ayrılmış kollara lehçe adını vermişler. Bugün Çuvaşça Türkçenin lehçesi konumundadır. Genel Türkçeye en uzak kol budur. Yakutça karanlık dönemde Türkçeden ayrılmış bir kol olmasa da Kuzey Sibirya bölgesinde konuşulan bir dil olduğu için o bölgedeki başka dillerden de etkilenmiş, bu nedenle Yakutça da büyük çapta değişikliğe uğramış. Bu nedenle onu da lehçe kapsamında değerlendirmişler. Türkçenin Çuvaşça ve Yakutça dışındaki kollarına şive adını vermişler. Çünkü bu kollar Türkçenin bilinen tarihî seyri içinde ayrılmışlardır; Özbek Türkçesi, Kırgız Türkçesi, Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi gibi. İşte bu kollara da şive adını vermişler. Türkçenin içindeki en küçük dil ayrılıklarına ise ağız adını vermişler, Trakya ağzı, Karadeniz ağzı, İstanbul ağzı, Fergana ağzı gibi… Bence bu ayrım çok doğru bir ayrım, Türkçenin kendi durumunu ortaya koyan bir ayrım. Bu sebeple ben bu tasnife İstanbul Üniversitesi ekolü adını verdim. Ankara Üniversitesi hocaları şive ve lehçe ayrımına gitmediler, her ikisine de lehçe dediler. Bazıları Çuvaşça ve Yakutçaya uzak lehçe adını verdiler.

Lehçe, şive ve ağız kavramlarını açıklar mısınız?

Yukarıda da belirttiğim gibi bu ayrımlar Türkçenin durumuna özgü ayrımlardır. Sözlük anlamı itibariyle lehçe, şive ve ağız kelimelerinin her üçü de İngilizce dialect karşılığında kullanılmaktadır. İstanbul Üniversitesi ekolünü kuran hocalar bu üç kelimeyi özel dilbilgisi terimi olarak kullanmışlardır. Buna göre Türkçenin karanlık döneminde ayrılmış koluna lehçe adını vermişlerdir. Çünkü Türkçenin hem karanlık dönemde ayrılmış kolu vardır hem de bilinen tarihî seyri içinde birbirinden ayrılmış kolları… Bu ayrımı belirtmek gerekir. Hem Çuvaşçaya hem de Özbekçeye lehçe diyemeyiz. Çuvaşça karanlık dönemde ayrılmış bir koldur, bazı yönleriyle Genel Türkçeden belirgin farklılıklar gösterir. Örneğin Genel Türkçede, içinde z sesi geçen kelimeler, Çuvaşçada r şeklindedir. Meselâ Genel Türkçede geçen kız kelimesi Çuvaşçada hir şeklindedir. Bu ayrımı ayrıca belirtmek gerekir. İstanbul Üniversitesi ekolünü kuran hocalar bu nedenle Çuvaşçaya lehçe demişlerdir.

Türkçe bir dil adı olarak ilk defa hangi tarihte ve kimler tarafından kullanılmış? Türkçenin menşei hakkında neler söylersiniz?

Türkçe dil adı olarak ilk kez 9. yüzyılda yazılmış Maytrısimit ve 10. yüzyılda yazılmış Altun Yaruk adlı Budist Uygur metinlerinde geçmektedir. Altun Yaruk adlı eseri Çinceden Uygur Türkçesine çeviren kişi Şingko Şeli Tutung adlı Uygur Türküdür. Şingko Şeli Tutung’un Türkçeyi dil adı olarak kullanan ilk Türk yazarı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Türkçenin kökeni hakkında farklı görüşler vardır. En yaygın görüş Finlandiyalı Mongolist Ramstedt tarafından geliştirilmiştir. Ramsedt Türkçeyi bazı ses denkliklerinden hareketle Moğolcanın da bulunduğu Altay dil birliğine dâhil etmektedir. Altay dil birliği teorisine göre üç bin yıl önce Altayca adı verilen bir dil olmalıdır. Moğolca, Türkçe, Korece, Mançu-Tunguzca, hattâ Japonca bu dilden doğmadır. Tabiî Altayca adı Türklerin ilk yaşadıkları bölgede Altay dağları bulunduğu için bilim adamlarının verdiği bir addır. Yoksa hiçbir metinde Altayca ismi geçmez. Yani Altayca adı Sanskritçe, Latince gibi tarihî bir isim değildir. Altayca üç bin yıl önce var olduğu düşünülen bir dile bilim adamlarının taktıkları bir isimdir. Altay dil birliği teorisini kabul etmeyen bilim adamları vardır. Bunun nedeni Türkçe, Moğolca, Korece, Mançu-Tunguzca, Japonca arasında aynı kökenden geldiklerini kanıtlayacak çok az verinin bulunmasıdır. Bilim adamları bu diller arasında sadece ses denklikleri ile bir ilgi kurabilmektedirler. Ancak yine de bu dillerin yapı bakımından eklemeli, yani bitişken diller olduklarını unutmamak gerekir.

Türk adının, Türkçenin kabile, boy, aşiret adını ve dilini aşıp bunların üzerinde bir milletin adı ve dili olarak ortaya çıkma süreci nasıl gerçekleşmiştir? Bu arada Türk adı kendi tarihi sürecinde hangi anlamlarda kullanılmıştır? Kısaca Türk deyince ne anlaşılıyordu?

Türk adının kökeni üzerinde birkaç farklı görüş bulunmaktadır. Bazı bilim adamları Türk adını Türkçede ‘yaratılmak’ anlamına gelen töri- fiiline dayandırmaktadırlar. Bazı bilim adamları Türk Bilge Kağan, Türk Bögü Kağan gibi unvan öbeklerinde Türk adının ‘güçlü, bilgili, olgun’ gibi anlamlara geldiğini iddia etmektedirler. Uygur metinlerinde ‘güç, kudret, bağımsızlık’ anlamlarına gelen erk kelimesinden sonra pekiştirici bir unsur olarak erk türk şeklindeki bir ikilemeye türk kelimesinin gelmiş olması bu görüşün doğruluğuna delil olarak gösterilebilir. Kâşgarlı Mahmud’un Dîvânü Lügâti’t-Türk adlı eserinde de Türk kelimesi kavim adı olmak yanında, ‘(meyve için) olgun, olgunlaşmış’, ‘(zaman için) orta’ manalarında da geçmektedir. Meselâ türk üzüm öḏi ‘olgun üzüm zamanı’, türk kuyaş öḏi ‘öğle vakti, gün ortası, güneşin en parlak olduğu zaman’, türk yigit ‘gençlik çağı’ gibi… Türk isminin Türkçe kökenli olmadığını ileri süren fantastik iddialar da vardır. Çin yıllıklarına dayandırılan bu iddiaya göre Altın Dağ’a güneyden bakılınca dağ bir miğfere benzemektedir. Altın Dağ’ın güneyinde yaşayan halk dağı miğfere benzettiği için ona kendi dilinde *türküt adını vermiştir. Zamanla türküt adı Altın Dağ eteklerinde yaşayan halk için de kullanılmıştır. İşte bu bölgede yaşayan halka Türk denilmesinin sebebi budur. Şu hâlde bu iddia sahiplerine göre Türk adı Türklere başka bir halk tarafından takılmıştır, miğfere benzettikleri dağın etrafında yaşadıkları için… Macar bilim adamı Róna-Tas’a göre şimdiye kadar Orta Asya dillerinde ‘miğfer’ anlamına gelen böyle bir kelimeye rastlanmamıştır. Ancak Hoten Sakacasında ‘kapak’ anlamında ttruke kelimesi bulunmaktadır. Bu kelime Çin yıllıklarında geçen ‘miğfer’ anlamındaki kelimeye işaret ediyor olabilir. Türk adı ‘boylar birliği’ anlamında ilk kez II. Kök Türk (681-745) devleti döneminde yazılmış metinlerde karşımıza çıkmaktadır. Gerek Tonyukuk gerekse Bilge Kağan diktirdikleri yazıtlarda bolca Türk bodun kavramından söz etmektedirler. Yazıtlarda geçen bod kelimesi ‘boy, kabile’ anlamına gelen bir kelimedir, aslında boy kelimesinin en eski şeklinden başka bir şey değildir bod. Bodun da ‘boylar’ demektir. Ancak +n eki çokluk eki olmasına rağmen bodun kelimesini ‘boylar’ şeklinde değil ‘kavim, halk’ şeklinde günümüz Türkçesine çevirmek yerinde olur. Prof. Dr. Muharrem Ergin söz konusu kelimeye ‘millet’ karşılığını vermiştir. Tabiî modern anlamda nation, yani ulus kavramı 1768 Fransız İhtilâli’nden sonra ortaya çıkmıştır, elbette bodun kelimesine modern anlamda ‘millet, ulus’ anlamını veremeyiz. Yine de yazıtlarda bodun kelimesinin ‘millet’ kavramını çağrıştıracak bir anlamda kullanıldığını da göz ardı edemeyiz. Yani bodun kelimesine ‘millet, ulus’ anlamını vermek de bana göre yanlış olmaz. Şu hâlde son sorunuza gelirsek Türk deyince onu rahatlıkla büyük bir halkın adı olarak anlayabiliriz. Çünkü Bilge Kağan’ın Türk adını verdiği halkla karşılaşan Çinliler de onlara topluca tuçue adını vermişlerdir ki bu doğrudan doğruya Türk kelimesinin Çincedeki söylenişidir. Yine Türklerle karşılaşan Araplar da bu halka topluca Türk adını vermişlerdir. Esasen Türk adını meşhur eden de Araplardır denebilir. Tabiî şunu da ilâve etmek yerinde olur: Kök Türk yazıtlarına göre hem Tonyukuk hem de Bilge Kağan, Oğuz, Kırgız, Uygur, Karluk, Töles, Türgiş gibi boyların tümünü Türk adı altında birleştirmeye çalışmışlardır. Yazıtlarda sürekli Türk bodun kavramına vurgu yapılmasının sebebi budur. Adeta modern anlamda millet olma şuuru verilmek istenmiştir.

Türkçe “Ön Türkçe”, “Eski Türkçe”, “Orta Türkçe”, “Yeni Türkçe” gibi dönemlere ayrılmaktadır. Bu dönemler hakkında neler söylersiniz?

Bir dilin karanlık dönemi için ön kelimesi kullanılmaktadır. Ön burada İngilizcedeki pre- takısının Türkçe karşılığıdır. İngilizceden gelme çeviri ögedir ön kelimesi. Şu hâlde bir dilin bilinen tarihinden önceki karanlık dönemini ifade ederken ön kelimesini kullanmaktayız. Ön Türkçe demek karanlık dönemdeki Türkçe demektir. Ön Türkçe hakkındaki değerlendirmeler, ortada somut metinler, yani yazılı metinler olmadığı için varsayımsaldır. Meselâ ne diyoruz? Ön Türkçe döneminde Türkçe iki lehçeye ayrılmıştır diyoruz. Dillik ölçütlerden yola çıkarak Çuvaşçanın Ön Türkçe döneminde Genel Türkçeden ayrıldığını söyleyebiliyoruz, bir metne dayanarak değil… Bir dilin yazılı en eski kaynakları için ‘eski’ kelimesi kullanılır. Meselâ İngilizcenin en eski yazılı kaynaklarına Old English adı verilmektedir. Bunun gibi Türkçenin en eski yazılı kaynaklarına da Eski Türkçe adını veriyoruz. Dilbilimsel tasnife göre Kök Türk ve Uygur dönemlerinde yazılmış (8. yüzyıl-11. yüzyıl) eserlerin diline Eski Türkçe denir. Türklerin Müslüman olduktan sonra yazdıkları eserlerin diline ise Orta Türkçe adı verilmektedir. Ancak Orta Türkçe tâbiri herkesin üzerinde anlaştığı bir tâbir değildir. Bazı bilim adamları Orta Türkçe tâbiri ile Türkçenin farklı dönemlerini kastediyor olabilirler. Ben sadece Karahanlılar döneminde, yani 11-12. yüzyıllar arasında yazılmış eserlerin diline Orta Türkçe adını veriyorum. Bazı bilim adamları Karahanlı döneminde yazılmış eserleri de Eski Türkçe dönemine ait görebilmektedirler. Bazı bilim adamları da Orta Türkçeyi, Türkçenin 13. yüzyıldan 16. yüzyıla kadarki dönemi için kullanmaktadırlar. 16. yüzyıldan sonraki döneme Yeni Türkçe adını vermektedirler. Ben Yeni Türkçe dönemini 13. yüzyıldan başlatırım. Bana göre Türkçemiz esasen iki ana devreye ayrılmaktadır: Cengiz Öncesi Devre ve Cengiz Sonrası Devre… Neden böyle bir ayrıma gidiyorum? Şu sebeple: Moğol istilâsı Türk boylarını yerinden oynattı, büyük göçler oldu, boylar birbirine karıştı. İşte bu karışıklık dile de yansıdı. Cengiz’den sonra yeni yazı dilleri ortaya çıktı. Yazı dillerinin içinde yeni gramatikal unsurlar kendisini göstermeye başladı. Meselâ şimdiki zaman kipi hem Doğu Türkçesinde hem de Batı Türkçesinde bu dönemde karşımıza çıkmaktadır. İşte ben bu nedenle 13. yüzyıldan sonraki Türkçeye Yeni Türkçe adını veriyorum.

Türkçe’nin “Eski Türkçe” döneminde “Kök Türk” alfabesiyle yazılmış kitabe ve yazmalar söz konusu. Bunların en çok bilineni “Orhun Abideleri/Kitabeleri” Bu abideler/kitabeler dışında onlarca abide/kitabe var. “Orhun Abileri/Kitabeleri” Türk dili, kültürü, sosyal yaşamı, siyaseti için ne anlama geliyor? Neden bu kadar önemliler?

Orhun abideleri şunun için çok önemli eserlerdir. Orhun abidelerinde âdeta modern anlamda bir millet tasavvuru vardır. Bir hükümdar milletine hesap vermektedir. Milletinin geçmişteki tarihini anlatmaktadır. Tüm Türk kavmini tehdit eden bir millî tehlikeden söz etmektedir. Türklerin nasıl yok olmaktan kurtarıldığı anlatılmaktadır. Orhun abidelerini Atatürk’ün Nutuk adlı eseri ile karşılaştırabiliriz. İkisinin de ortak yanları çok fazladır. Bu nedenle Orhun abideleri çok önemli eserlerdir. Orhun abidelerinin bir diğer önemi ilk yazılı Türkçe metinler olmasıdır elbette… Türkçemizin en eski yazılı kaynağıdır. Türkçenin varlığının tapu senedi gibidir. Seslerin, eklerin, kelimelerin en eski şekillerini önce bu metinlerde görürüz. Orhun abidelerinin bir diğer özelliği, moda deyişle söyleyeyim, yerli ve millî bir alfabe ile yazılmış olmalarıdır. Kök Türk harfleri dediğimiz harfler Türkler tarafından bulunmuşlardır. Muhtemelen Türk damgalarından evrimleşmişlerdir. Bu harfler resimsel özelliklere de sahiptir. Meselâ B2 harfi eve benzer. Ev kelimesi o dönemde eb şeklinde söyleniyordu. Yine Y1 harfi yarım aya benzer.

Türkçenin “Orta Türkçe” döneminde, yani Hakaniye Türkçesi döneminde yazılan “Kutadgu Bilig”, “Dîvânü Lügâti’t-Türk”, “Atabetü’l-Hakayık”, “Divan-ı Hikmet” gibi eserler söz konusu. Bu eserlerin önemi hususunda neler söylersiniz?

Öncelikle Türkçenin tarihinden haber veren eserlerdir. Türkçenin 11-12. yüzyıllardaki durumunu bu eserlerin dilinden takip edebiliyoruz. Kutadgu Bilig Yûsuf Hâs Hâcib tarafından 1069 yılında yazılmış 6645 beyitlik bir mesnevidir. Bu eser önemli bir dil malzemesi olmak yanında Türklerin devlet yönetimi hakkında da fikir vermektedir. Bir siyasetnamedir. Kutadgu Bilig ismi “Mutluluk Bilgisi” anlamına gelir. Bir devlette hükümdar ve vezir nasıl adaleti ve mutluluğu sağlarlar sorusuna yanıtlar aranmaktadır. Alegorik tarzda yazılmış bir eserdir. Yani dört ana kavram kişileştirilerek anlatılmaktadır. Bu ana kavramlar bir devlette olmazsa olmaz kavramlardır. Bu kavramlar adalet (doğru kanun), mutluluk, akıl ve hayatın sonudur.

Kâşgarlı Mahmud’un yazdığı Dîvânü Lügâti’t-Türk ise ilk Türkçe sözlüktür. Dünyada eşi ve benzeri yoktur. Çünkü bir dil konuşulan bütün şiveleriyle bir sözlüğe yansıtılmıştır. Kâşgarlı Mahmud bu eserinde Araplara ve Farslara Türklerin egemenliği uzun asırlar sürecektir der. Bu nedenle Arapların ve Farsların Türkçe öğrenmelerini ister. Hattâ bu hususta bir hadis rivayet eder. Bu hadise göre peygamber, Türkçeyi öğreniniz, çünkü onların egemenliği çok uzun sürecektir demektedir. “Türkçeyi öğreniniz” sözü bir peygamber buyruğu olduğu için Kâşgarlı’ya göre bütün Müslümanların Türkçeyi öğrenmesi dinen vaciptir. Dîvânü Lügâti’t-Türk adlı eserde sekiz bin civarında Türkçe kelime bulunmaktadır. Eser Arapların Türkçe öğrenmesi için yazıldığı için kelimelerin karşılıkları Arapçadır. Bu husus Türkçeyi anlam açısından yabancı bir dille karşılaştırmak bakımından da son derece önemlidir. Bu eserle birlikte ilk kez Türkçe bir kelimenin yabancı dildeki karşılığını öğrenmiş oluyoruz. Bunun yanında eser o dönemin Türk edebiyatı antolojisi gibidir. Eserde hemen her kelimenin anlamı Arapça olarak verildikten sonra kelimenin içinde geçtiği örnek bir şiir, atasözü, cümle de yanında yazılmıştır. Eserde kelimelere örnek olarak verilen 764 dize, 289 atasözü bulunmaktadır. 

Atebetü’l-Hakâyık adlı eser Edib Ahmed Yüknekî adlı bir tasavvuf şairine aittir, muhtemelen 12. yüzyılda kaleme alınmıştır. Dil malzemesi bakımından bu eser de çok önemli bir eserdir.   Divân-ı Hikmet ise ünlü Türk mutasavvıfı Ahmed Yesevî’nin hikmet adını verdiği şiirlerini içermektedir. Hikmetler dil bakımından Karahanlı Türkçesi Harezm Türkçesi arasında yazılmış görünümü vermektedir. Dil malzemesi ve Ahmed Yesevî’nin hikmetlerini bilmek bakımından önemli bir eserdir. Yunus Emre’nin şiirlerinin ilk izlerini Yesevî’nin hikmetlerinde görürüz.

Hocam bir de bu “Orta Türkçe” döneminde “Satır Altı Kur’an Tercümesi” yapılmış ve yazılmış. Bu konudaki yorumlarınızı öğrenebilir miyiz?

Türkler 10. yüzyılda Müslüman olunca 11. yüzyıldan itibaren Kur’an’ı da Türkçeye çevirmeye başladılar. Elimizde bu dönemde yazılmış üç adet Kur’an tercümesi vardır, biri Türkiye’de, biri Özbekistan’da, biri de İngiltere’de bulunmaktadır. Bu eserler de her şeyden önce Türkçenin tarihî açısından çok önemli dil malzemesi içermektedir. Diğer taraftan kutsal kitabımızın ilk çevirileridir. Eser incelendiğinde Türklerin Arapça dinî terimlere Türkçe kelimelerle karşılıklar buldukları görülmektedir. Örneğin Allah için Tanrı, resul için yalavaç, vahiy için yarlıg denmektedir. …

Özellikle Rus tarihçileri ve genelde dünya tarihçilerinin kahir ekseriyeti Türkleri göçebe, barbar, keçi çobanı olarak değerlendiriyor. Hocam göçebe bir millet nasıl oluyor da “Orhun Abideleri/Kitabeleri” gibi muazzam kültür ürünleri meydana getiriyor, büyük devletler kuruyor, dünya kültür ve medeniyetini derinden sarsabiliyor?

Wilhelm Barthold gibi ciddî Rus tarihçilerinin Türkler için barbar diyeceklerini pek sanmıyorum. Ancak Türkler genellikle atlı göçebe topluluklar olarak görülüyorlar. Atlı göçebeler yayılmacıdır, tarım toplumlarının şehirlerini yağmalayabilirler. Bu nedenle barbar diyebilirler. Barbar kelimesi Latincede ‘yabancı’ anlamına gelen bir kelimedir. Genel anlamda bütün istilacılar için kullanılmıştır. Ancak şehir toplumları da istilacı olabilirler. Nitekim Çinliler de kuvvetli olduklarında Türklerin yaşadıkları bölgeleri istila etmişlerdir. Türkler kendilerine mahsus alfabe yaratacak kadar gelişmeye açık bir toplum idi. Bu gelişmeye, yeniliklere açık olma, keşfetme özelliklerinden dolayı Türkler birkaç kez din değiştirmiş, birkaç faklı alfabe ile yazmışlardır. Barbar bir toplumun hükümdarı Orhun abideleri gibi bir eser vücuda getiremez, mümkün değil…

Osmanlı Dönemi Türkçesi hakkındaki değerlendirmeleriniz nelerdir? Türkçe’nin Farsça, Arapça karşısında gerilediği, önemini kaybettiği iddiaları var. Hocam çoğu kez eski harflerle yazılan yazılar Arapça olarak değerlendiriliyor. Bu doğru mu? Arapça ya da harflerle yazılmış Türkçe metinler deniyor. Bu hususta siz ne diyorsunuz?

Oğuzlar 13. yüzyılda kitleler hâlinde Anadolu’ya göç edince bu yeni yurtta Oğuz şivesi ile yazmaya başlamışlardır. Biz bu yazı diline Eski Türkiye Türkçesi adını veriyoruz. Çünkü bu dil bugünkü Türkiye Türkçesinin de atasıdır. Osmanlılar döneminde 16. yüzyıldan itibaren bu dile Osmanlı Türkçesi adı verilmiştir. Osmanlı Türkçesi dile yoğun olarak giren Arapça ve Farsça kelime ve tamlamalar ile adeta üç dilin karışımı bir dil görüntüsü vermiştir. Ancak Osmanlı Türkçesinin grameri Türkçedir. Gramer, varlığını korumuştur. Bu nedenle Osmanlı Türkçesi elbette bir Türkçedir. En ağır Osmanlıca metnin diline bile Türkçe demek doğru olur. Niçin? Çünkü Arapça ve Farsça unsurlar kelime ve tamlama olarak dilimize girmiştir. Gramer ise Türkçe kalmaya devam etmiştir. Türkiye’de alfabe değiştirildikten sonra yeni nesil Arap harfleri ile yazılı her metne Arapça adını verdi. Arap harfleri de Latin harfleri gibidir, nasıl Latin harfleri ile İngilizce, Fransızca, Almanca, Türkçe yazılabiliyorsa Arap harfleri ile de Türkçe, Farsça, Urduca yazılabilir. Osmanlıca metinlerin Arapça olarak değerlendirilmesi insanların bilgisizliğinden kaynaklanmaktadır.

Cumhuriyetin ilk dönemlerinde Türkiye’de Dil İnkılâbı yapıldı. Daha önce kullanılan alfabenin yerine Latin alfabesine geçildi. Aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen bu konu bütün sıcaklığıyla tartışılıyor.  Buradan birbirine muhalif gruplar derin ayrışma mevzuları çıkarıyor. Bir gecede bir millet cahil bırakıldıdan, dedelerimizin mezar taşlarını okuyamıyoruza, önceki dönemlerde halkın ancak yüzde biri okuma yazma biliyordudan asıl dil devrimiyle okuma yazmanın arttırıldığına dair tartışmalar. Siz ne düşünüyorsunuz bu hususta? Aklıselim bir değerlendirme istesek…

Dil İnkılâbı Türkçenin özgürlüğüne kavuşturulması için yapılmak zorunda idi. Osmanlıca Türkçenin doğal yapısını bozmuştu. Tanzimat Dönemi’nde bile aydınlar Fransızca terimlere Arapça kalıplardan kelime türetiyorlardı. Kimsenin aklına Türkçe kök ve eklerden kelime türetmek gelmiyordu. İşte Dil İnkılabı bu anlayışı ortadan kaldırdı. Bugün yabancı kelimelere karşılık ararken Türkçe kök ve eklere başvuruyoruz. Türk vatanını olduğu gibi Türk dilini de bağımsızlığına kavuşturduğu için Büyük Atatürk’e ulusça minnettarız. Arap kökenli Osmanlı harfleri meselesine gelince… Atatürk bu harfleri neden değiştirdi?.. Osmanlı harflerini yazmak kolay ama okumak zordu. Türkçede sekiz ünlü olmasına rağmen Osmanlı imlasında bunlar genellikle gösterilmiyordu. Bu durum da okuma güçlüğüne yol açıyordu. Osmanlılar döneminde okuma yazma oranı çok düşüktü. Çünkü toplumun büyük çoğunluğu köylerde yaşıyordu. Harfleri değiştirince bir gecede cahil kaldık diye bir şey yok… Çünkü zaten toplumun çoğunluğu köylerde yaşadığı için okuma yazma bilmiyordu. Ayrıca Azerbaycanlılar, Türkmenler, şimdi de Özbekler, hatta Kazaklar Kiril harflerinden Latin harflerine geçtiler/geçiyorlar… Bunlar alfabe değiştirdikleri için cahil mi kaldılar?.. Elbette değil… Bu saçma bir iddiadır.

Bugünkü Türkçeyi nasıl görüyorsunuz? Türkler, Türkçeye gereken özeni gösteriyor mu? Türkçe düşünüp konuşabiliyor muyuz? Sokaklara çıktığımızda tabelaların hep yabancı dillerde yazılmış olduğunu görüyoruz. Ne diyorsunuz bu gidişat hakkında?

Dil İnkılâbı sayesinde Türkçemiz çok güzel bir yola girdi, emin adımlarla da ilerliyor. Ancak toplumumuzun tarihten gelen genetik hastalığı maalesef ortadan kalkmadı. Eskiden beri kendi değerlerine burun kıvıran, yabancı hayranlığı olan bir toplumuz. Bilge Kağan yazıtlarda bu hususa çok güzel dikkat çeker. Bence Türkçeye gerekli özeni göstermememiz bu yabancı hayranlığından kaynaklanıyor. Ancak Türkçeyi bozmak eskisi kadar kolay olmayacak diye düşünüyorum.

Çoyr Yazıtı (687-692)

Hocam bir de Türk dili tarih boyunca çok geniş bir coğrafyada konuşulmuş, farklı kültürlerle ilişkide bulunmuş, dünyanın en büyük beş dilinden biri. Bu dili konuşanlar arasında bir siyasi/kültürel birlik göremiyoruz. Aynı dilin mensupları birbirlerini tanımıyor. Neler söylersiniz?

Siyasi birlik biraz ekonomik durumla alakalıdır. Ruslar Türkistan’daki Türklere yeni yeni ulusal kimlikler verdiler. Türklerden birçok ulus imal ettiler. Neredeyse Türkistan’dan Türk adını sildiler. Çinliler de Doğu Türkistan’dan Türk adını sildi diyebiliriz. Uygur, Özbek, Kırgız, Kazak, Azerbaycanlı, Türkmen, Tatar onlara Rusların dayattığı yeni ulusal kimliklerdir. Yeni yeni uluslar ortaya çıkınca siyasî birliği tesis etmek zorlaşıyor elbette… Kırgızlar ile Özbekler savaşınca bu durum ülkemizde ve dünyada Kırgızlar ile Özbekler arasında etnik çatışmalar diye duyuruldu. Yeni kimlikler siyasî birliğin kurulmasını zorlaştırsa da eninde sonunda Türk siyasî birliği tesis edilecek diye düşünüyorum.

Son olarak neler söylersiniz?

Görüşlerime yer verdiğiniz için teşekkür ederim.

Hocam bütün yoğunluğunuza rağmen sorularımızı cevaplama nezaketiniz dolayısıyla biz teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Prof. Dr. Mesut ŞEN

    • 1961’de Bodrum’da doğdu
    • 1982’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünün Eski Türk Dili kürsüsünden mezun oldu.
    • 1987’de Marmara Üniversitesinde yüksek lisansını, 1993’te yine aynı alanda doktorasını tamamladı.
    • İ.Ü. Edebiyat Fakültesinden mezun olduktan sonra, 1982 yılından 2008 yılına kadar 26 yıl Deniz Kuvvetlerinin okullarında Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak çalıştı.
    • 2008 yılında kendi isteği ile emekli oldu.
    • 2000 yılından itibaren M.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsünde Eski Türkçe, Orta Türkçe, Çağatay Türkçesi ile ilgili lisansüstü dersleri verdi, yüksek lisans ve doktora düzeyinde tez danışmanlık görevleri üstlendi.
    • 2009 yılında M.Ü. Atatürk Eğitim Fakültesi Ortaöğretim Sosyal Alanlar Eğitimi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Anabilim Dalına öğretim üyesi olarak atandı.
    • Hâlen bu üniversitede Orta Öğretim Sosyal Alanlar Eğitimi Bölüm Başkanı ve Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Anabilim Dalı Başkanı olarak görev yapmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir