Mustafa Everdi Söyledi…

Mustafa Bey söyleşinin başında direkt konuya girmek istiyorum müsaadenizle. Sosyal medyayı çok aktif kullanıyorsunuz. Genel kabullerin aksi birçok düşünce ve tezleriniz var. Biz hep “Batı’nın teknolojisini alalım, ahlakını almayalım” mottosunu duyduk. Siz tam tersine “Batı’nın ahlakını mı alsaydık yoksa” diye kışkırtıcı bir soru ve temenni(!) cümlesi kurdunuz. Farkında mısınız bilmiyorum ama bu cümleniz değişik platformlarda değişik kişilerce dile getiriliyor. “Batı’nın ahlakını mı alsaydık yoksa” cümlesi ne diyor ya da nasıl anlamalıyız bunu?

Ahlak bireysel olmaktan çok toplumsaldır. Hatta siyasaldır. Sistem insanlara hukuki haklarını, özgürlüklerini tanır, istikrarlı bir süreç sağlarsa ahlakı bozan etmenler azalır.

Türkiye’de dolandırıcılık, üçkâğıt ve gıda sahtekârlıkları nereden kaynaklanır?

Bir; kısa vadede yüksek menfaat vaadiyle,

İki; devletten zarar geleceği tehdidiyle. Kooperatifçilik süreçlerini, banker facialarını, yeşil holdingleri hatırlayın. Darbeler döneminin tutuklama ve gözaltılarını.

Her beş senede siyasette bir kesimi şeytanlaştırma sürdükçe devletten zarar geleceği tehdidi ile insanlar ikiyüzlü, yaranmacı, postu deldirmeden netameli dönemleri atlatma tedirginliği ile ahlaksızlığı sonradan edinirler. Yaşayabilmek için ya susmalı, bana dokunmayan yılan bin yaşasın demelisin. Ya da her dönemde yükselen linç seslerine katılıp haykırmalısın. Bu coğrafyada yaşayabilmenin doğal refleksi buna benzer hallerdir.

Batılı insanlar, hıristiyanlar, Japonya’da Şintolar Müslümanlardan daha ahlaklı doğmadılar. Oralarda toplum oturmuş, istikrarlı ve herkesi yasalara uygun davranmaya zorlayan hukuki düzen vardır. Bizde olduğu gibi sürekli af kanunları çıkmaz. Yasalar güçlüleri bağlamaz, halkı yönetmenin aracıdır yasalar. Maske takma ve sokağa çıkma yasağı ihlallerindeki uygulamalarda yeni şahit olduk bunlara. Mali denetimler tehdit unsuruna dönüşür nedense. Devlet gücüyle zenginlikler dağıtılıp iktidara aykırı düşenleri iflasa zorlayan baskı ve uygulamalar her dönemde söz konusudur. 28 Şubatta köftecilere uzanan irtica listelerine, daha sonra holdinglere uzanan tasfiyelere bakınız. Siyasal iktidara karşı güçlü holdingleri ayakta tutmak mümkün değilken sıradan insanları korumak nasıl mümkün olabilir?

Ahlaksızlığın bir diğer nedeni ekonomik istikrarsızlık. Hatta sadaka kültürü ile insanları dilenci konumuna düşürmek. İnsanlar yarınlarından emin olmayınca çalıp çırpmayı, bir an önce köşeyi dönmeyi, her yetkiyi zenginleşme aracı kılmayı üstün değer haline getirir. Ganimet kültürü hala canlıdır Müslümanlarda.

Oysa istihdamın artması bile insanları şahsiyetli hâle getirir. Meslek sahibi olmak teşvik edilmeyince geçinmek için her yolu mubah gören bir anlayış yaygınlaşır. En şefkatli ve büyük işveren devlet olunca, kamu bütçesine dâhil olmak için torpil mekanizması ahlaksızlığa zorlar insanları. Yetenek, ehliyet değil yordamını bulan bir baltaya sap olur.

Irak ya da Suriye’de veya Afganistan’da, bir dönem IŞİD sonra PYD, rejim güçleri, Amerikan askerleri sırasıyla egemen olunca gelin bu topraklarda ilkeli kalın. Ahlakı ayakta tutun. Mümkün mü? Sadece yaşayabilmek içgüdüsü bütün değerleri ayakaltına almak için yeterlidir.

Onun için batının teknolojisinden önce ‘ahlakını alsaydık keşke’ diyorum. Sistem istikrarlı hukuk düzeni oluşturduğu sürece ahlaksızlığı doğuran sebepler ortadan kalkar. Kendisine saygısı olan insanlarla ahlak yaşar. Her vesileyle aşağılanma, tutuklanma, işsiz kalma, suçlanma korkusu yaşayan vatandaşlardan ahlaklı olmalarını beklemek muhaldir. Siyasal ahlaka hiç girmiyorum. Orası daha bir facia. Onun için ahlak siyasaldır diyorum. Siyasi sistemi batıda olduğu gibi istikrarlı bir süreç haline getirmedikçe ahlaksızlık bir hayat tarzı haline gelir.

Doğu adalet arar sürekli, Batı hakları ve özgürlükleri genişletmeyi… Adalet zulmün olduğu ortamlarda aranır. Hak ve özgürlükler ise insan olarak şahsiyetli bir yükselişin habercisidir.

Gelelim Doğu-Batı mevzuuna. Doğu neden Batıdan nefret ediyor? Batı gerçekten batıyor mu? Batı batınca Doğu ne olacak?

Ben artık Doğu-Batı ayrımını anlamlı bulmuyorum. Türkiye batılı bir toplumdur. Sadece sistemimiz, anlayış ve zihniyetimiz doğuya özgü. Hiç kimse sistemsel kusurlardan kurtulmayı istemiyor canı gönülden. Her gelen iktidar, önünde bulduğu sistemin, merkezi iktidara güç verdiğini anlayınca halkı güçlü kılacak, siyasal ahlakı üstün tutan bir devre geçiş yapmakta isteksiz davranıyor. Onun için Türkiye’de muhalefete düşen siyasiler doğruları söyler ancak.

Doğunun yaraları gizli ve derinde. Müslümanlar binlerce yıllık atalarının ruhları ile yaşıyorlar. Modern bedenlerine çağdaş ruh kazanmalarını engelleyen geleneksel bir formun içindeler. Oysa batının yaraları yüzeyde ve görünür. Bu nedenle sorunlarını, sistemin aksayan yanlarını tamir ve telafi ederek sürdürüyor gücünü.

Doğu Batının sunduğu teknolojiyi, insan hayatını kolaylaştıran, güzelleştiren imkânları kullanmaktan imtina etmiyor. Batının dünyevî imkânlarına ulaşmak istiyor ama kavramsal dünyasını inkâr etmeyi dindarlık-millilik zannediyor. Mevcut halini tartışmayı, eksik ve hataları, bozuk yanları ile yüzleşmeyi göze alamıyor doğu. Bu nedenle de batı batacak umut ve temennisini bırakmıyor hiçbir zaman.

Dünya medeniyeti bir ve bütündür oysa. Kültürler farklıdır. Jonas Edward Salk 7 milyar dolar kazanç sağlayabileceği çocuk felci aşısı için patent almadı, insanlığın hizmetine sundu, bu keşfini. Bu sayede dünyada çocuk felci vakaları %80-90 oranında azaldı. Doğunun bu anlamda bütün dünyaya sunduğu bir değer var mı? Müslüman kâfir ayırmadan.

Batıdan vazgeçmek mümkün değil dünyanın geldiği bu aşamada. Amerika uçak yedek parçalarını vermediği için İran hava yolları sıkıntıya düştü on yıllardır. Batının teknolojisine, silah sanayine, her icat ve keşfine ulaşmak için can atan doğunun, batının batması duaları da kabul olmuyor bir türlü. Komşusu için iki katı verilecek bir dilek sunulan adamın ‘benim bir gözümü çıkarın’ hasedine benziyor bu temenni. Batının standartları olmasa doğu kendi karmaşası, ilkesizliği ve despotları eliyle kan ve gözyaşında çırpınır herhalde.

Batının açgözlülüğü bu temennilere hak verdiriyor çoğu zaman. Batı kendi insanı için tanıdığı standartları diğer milletler için aramıyor. Doğru. Ancak doğuda iktidarların değişmesi kanla mümkün oluyorsa, batıya bu fırsatı veren yeteneksizliğimizi de sorgulayalım. Devlet, tebaa, reaya anlayışını sorgulayıp, devletin sultanın mülkü değil tüzel kişiliği olan bir organizasyon olduğu anlayışına ulaşabilelim.

Batının da sorunları var ama çare bulup çözümler üretme yolunu açık bırakıyor. Doğu ise din ve hamasetle siyasal yetersizliklerin üzerini örtme çabasında. Doğuyu dindar yöneticiler çok yönetti. Artık adil yöneticiler gelse, halkın talepleri bu yönde yoğunlaşsa doğuda da batıya benzeyen bir sistem kurabiliriz belki.

Doğu-Batı mevzuu sanırım hiç bitmeyecek. Biz daireyi daraltarak ve dairenin merkezine Mustafa Everdi’yi alarak konuşalım istiyorum. Sayın Everdi eğitim ve kültürel açıdan çok geniş bir yelpazeye sahip biyografiniz var. Öğretmen, yazar, yayıncı, dergici, avukat, noter… Anladığım kadarıyla uzmanlaşmaya ve formel kafaya da sempati duymuyorsunuz. Bu geniş perspektifin kazandırdıkları neler? Kitaplarınıza nasıl yansıdı bu yönleriniz?

Bir işte başarılı olsam diğerlerini dener miydim? Maymun iştahlıyım, ondan galiba.

Eskiden aydınlar her konudan anlardı. İbn-i Sina, Ahi Evren hekim, eczacı, filozof… Bunlara Rönesans aydını denir. Uzmanlaşma döneminin aydınları tek boyutlu kıldığının felsefesini Ortega y Gasset yazdı. Bir konuyu derinlemesine bilen ancak bütünü kuşatamayan, bir hale çevirdi zamanımız. O kadar yoğun bir bilgi var ki bir insanın hakim olması mümkün değil. Eskiden yüz kitap okuyan allame oluyordu. Ben on binlerce kitap okudum, evin yolunu bulamıyorum. Ben geçmişte kalan birisiyim. Soğuk savaştan artakalan. Umudumuz gençlerde. Ekip çalışması yapabilenlerde…

Edebiyatın hem kuramsal hem de yazınsal yanıyla ilgilisiniz. Genelde dindar edebiyatçı ve yazarlar yazılarına ayetlerle, hadislerle başlıyorlar. Bunun sebebi ne olabilir? Her ayetli, hadisli eserler “Müslümanca” mıdır?

Andre Gide, Nicos Kazancakis de dindar insanları anlatır. Dostoyevski de. Hayatın içinde karşılaştıkları olaylar karşısındaki her insan anlatıldığı gibi elbette dindarlar da yer alabilir edebi eserlerde.

Türkiye’de Vurun Kahpeye romanıyla başlayan bir kesim dindarları şeytanlaştırmıştır. Buna tepki olarak da Minyeli Abdullah, Şule Yüksel Şenler romanları ile başlayan hidayet romanları doğdu. İdeolojik her sanat gibi ayetli hadisli eserler vaaz verebilir ancak. Edebiyat-sanat olabilmesi için önyargıları aşmak gerekir. Edebiyat bir başkası ile empati kurabilmekle mümkündür. İnsanları yargılayan bir bakışla ortaya konan eserler faydadan hali değil diyenler çıkabilir. Ancak karşı düşüncede ve yaşayışta olan insanları kategorize eden, onları yargılayan bir bakışa da yol açmıştır. Oysa hikâyesi olan insanlar güzeldir. İyi ve kötü yanlarıyla.

Delfi Tapınağında bile ne yazıyordu:

“Kum tanelerinin sayısını ve denizin boyutlarını bilen sen,

dilsizleri anlıyor ve susanları işitiyorsun,”

“Kılçıklı Hikâyeler ve Metropol Mücahidi” kitaplarınız Türkiye’deki dindar/muhafazakâr edebiyatın klasik anlayışının çok dışında. Bizim kesimde roman ve hikâyeler genelde hidayete erdirme amaçlı, insani zaaflardan arındırılmış, gerçek hayatta olmayan idealist tipleri barındıran, nostaljiye takılıp kalan bir yapıya sahip. Everdi de ironi var, mizah var, iyiyle kötü var, hayatın basit yönleri var. Ne söylersiniz bu hususlarda?

Kendi kitaplarımı değerlendirmek bana düşmez. Sadece digital edebiyat yönüyle öncü olduğunu söyleyebilirim. Hasan Boynukara ile birlikte. Bütünüyle sosyal medyada yayınlanan, okuyucu yorumları ile bütünleşen yeni bir dönemin habercisi. Yazar Fildişi kuleden yazıp okuyucuya seslenmeyecek artık. Karşılıklı etkileşimle yeni bir çağ başlıyor. Okuyucu tepkisine hazır olmayan yazarlar kitap yazmamalı bundan böyle. Yazardan bilgili okuyucular var artık.

Kıymetli Hocam, hukukçu kimliğinize dayanarak bir soru sormak istiyorum: Bu memlekette gerçekten mazlum ve mağdur var mı? Kimdir mazlum ve mağdur?

Hepimiz mazlum, hepimiz mağduruz aslında. Zihniyetimiz, anlayışımız, önem atfettiğimiz değerler adına mazlum ve mağduruz.  Bu coğrafyada yaşayabilmek bile bir başarı. Böyle olunca bizi şahsiyetli insan kılacak hak ve özgürlüklere ulaşmak, insanca yaşanacak bir sistem kurmak yeteneğinden mahrumuz. Her zaman vatanda yaşama bilinci ile şehit gazi veya kahraman olmak çabasındayız. Oysa sıradan insan olmanın kıvancı hukukun üstünlüğü ile mümkündür.  O nedenle bizi zalim kılacak bir konuma/makama ulaşamayınca mecburen mağdur ve mazlum oluyoruz.

Hikâyelerinizde, yazılarınızda hep yaşadıklarınızı mı anlatıyorsunuz? Kurgu yazı dünyanızın neresinde?

Yazar yaşadıklarından oluşan birikimle yazar ama her yazdığı gerçek hayattan alınmaz. Kurgu edebiyatın yolu ve yöntemidir. Madam Bovary kurgu bir karakter ama gerçek kızlardan uzun yaşayacak. Kurgudaki karakterin gücüyle edebi ve klasik olur eserler. Don Kişot gibi, mankurt gibi deyimler gerçek hayatı tanımlayan mecaz olmaya başlar.

Bizde belli dönemlerde ortaya çıkan ve düşünceyi, düşünmeyi kendiyle başlatan insanlar var. Batılı düşünürler yüzlerce yıl öncesinde şair, yazar ve filozoflara atıfta bulunarak düşünceyi yeniliyor ve diri tutuyorlar. Bu bağlamda bizde yukarıda söylediğim gibi oluyor. Bir düşünce geleneği oluşmuyor. Her yazar çözümlemeyi ve yorumlamayı neden kendiyle başlatıyor?

Fikir üretilmeyen toplumlarda kahraman üretilir. Her yeni günde istiklal savaşı verilir, yeni kalkınma paketleri açıklanır. Her şey kurtarıcılar üzerine kurgulanırsa sükûnet içinde düşünce üretilmez. Düşünce birbirini eleştiren, çoğaltan silsile olmaktan çıkar, yeni baştan başlar. Ülkeye her seçimde binlerce yıllık tarihine rağmen Yeni Türkiye ile tanımlanırsa her hevesli yeni bir treni harekete geçirir. Bu yüzden hiçbir yere varamıyoruz zaten. Her kurtuluş reçetesi tek duraklı yollardır.

Düşünce özgürlüğü ise bizlere lükstür. Biz bilmeyiz başımızdakiler bilir.

Sorularınızla düşüncelerimizi dillendirme imkânı vermeniz dolayısıyla teşekkür ederim.

Biz teşekkür ederiz. Samimi cevaplarınız ve ayırdığınız değerli zamanınız dolayısıyla… 

Muaz Ergü Sordu Mustafa Everdi Yanıtladı.

2 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: KOPYALANAMAZ!.. Dibace.Net yayınlanan tüm fikir ve yazıları korumaktadır! Lütfen site editörüne başvurunuz...